Yaşayan Makinelerin Olağanüstü Düşleri – Minsoo Kang

 

“2000 yılı aşkın bir süredir bizimle birlikte yaşayan, tekinsiz olduğu kadar cazip bir kavram: Otomat. Yaşayan Makinelerin Olağanüstü Düşleri: Avrupa İmgeleminde Otomatlar, tekniğin, düşüncenin ve edebiyatın yollarının kesiştiği bu büyüleyici konuya dair en kapsamlı metinlerden biri. Minsoo Kang, çok sayıda önemli felsefe ve edebiyat yapıtının ışığında bizleri Yaşayan Makinelerin Olağanüstü Düşleri’ne davet ediyor…” Avrupa İmgeleminde Otomatlar: Yaşayan Makinelerin Olağanüstü Düşleri’nden Giriş bölümünü paylaşıyoruz.

Giriş

 

“Sana kendimi, yani YAPAY OLAN’ı ve onun tadılmamış hazlarına uzanan bir yolculuğu sunuyorum.”
Villiers de l’Isle Adam – Tomorrow’s Eve [Yarının Havva’sı]

“Ah! Tanrı’nın kudreti bende olsaydı
Yaşam üflerdim cansız yeryüzüne,
Ama biz kim oluyoruz ki yeniden yaratalım insanlığı?”
Ovid, Metamorphoses [Dönüşümler]

“Benim hikâyem seninkiyle pek benzer ama benimki robotlarla ilgili olduğu için daha ilginç.”
Fox televizyon kanalının Futurama çizgi dizisinden, Bender isimli robot karakter

Bu kitap, Avrupa düşüncesinde bir kavram olarak “otomaton”, yani “canlıyı taklit eden makine” kavramı üzerine tarihsel bir incelemedir. Benim amacım, modern öncesi dönemlerden yirminci yüzyıla kadar uzanan zaman diliminde, söz konusu kavramın gerek hayali gerekse fiili formlarda belli başlı tezahürlerini anlatmak, onun kalıcı varlığını ve sembolik gücünü açıklamaktır. Kitapta eski bir mühendis olan İskenderiyeli Heron’un tarif ettiği icatlar, Jacques de Vaucanson’un 1730’larda ortaya koyduğu meşhur aletler ve modern robot gibi tarihsel süreçte rastladığımız işleyen otomatları ele almış olmama rağmen, bu incelemenin esas konusu, kavramsal bir nesne olarak otomattır. Tarihin farklı devirlerinde Avrupalıların, kendi kendine hareket edip yaşamı taklit eden makineler hakkında ne düşündüklerini, bu makineleri zihinsel ve edebi süreçlerde nasıl ele aldıklarını irdeledim.

Elinizdeki kitap için araştırmalara başladıktan birkaç ay sonra, ele aldığım düşüncelerin gerçekte ne denli karmaşık olduğunu fark etmemi sağlayan bir hadiseye tanık oldum. Bir cumartesi akşamı, arkadaşımla birlikte California eyaletinin Santa Monica şehrindeki Üçüncü Cadde’de yürürken, bir grup insanın toplanmış bir şey izlediğini gördük. Gümüş rengi bir takım elbise giymiş, yüzü ve ellerini de aynı renge boyanmış bir sokak performansçısı, robot taklidi yapıyordu. Kolları, bacakları, kalçaları ve kafasıyla yavaş, mekanik hareketler sergileyerek kalabalığı eğlendiriyordu, ancak birdenbire hareket etmeyi bırakıp, taş gibi donup kaldı. Meraklı küçük bir kız karşısına geçip somurtana kadar sanatçı hareketsiz kaldı. Küçük kızın tepkisine karşılık sanatçı canlanınca çocuk sevinçli bir çığlık atarak kaçmaya başladı ve onu gören seyirciler de bu sahneyle epey eğlendiler.

“Adam işinde iyi,” dedi yanımdaki dostum, “ama yaptığı şey bir yandan da tüyler ürpertici, değil mi?”

O dönemde otomat fikrine kafa yorduğumdan, doğal olarak bu manzara çok ilgimi çekmişti. Bu sokak gösterisinin içeriği üzerinde düşünmeye başlayınca, aklımda hemen üç fikir belirdi. Birincisi; kavramsal açıdan bakacak olursak sanatçının performansı karmaşık bir düzene sahipti: sanatçı, aslında insanı taklit eden bir makineyi taklit ediyordu. İkincisi; ağır sanayi için üretilenlerden kolaylıkla taşınabilir olanlara varıncaya dek, makinelerin gündelik yaşamda yaygın ve gerekli olduğu günümüz toplumunda bile, makineyi taklit etmek insanları hâlâ büyüleyebiliyordu. Ve üçüncüsü; sanatçının performansı seyircilerin nezdinde büyük ilgiyle ve törensel bir iştirakle gerçekleşiyordu.

Seyirciler gösteride, insan hareketlerini kopya eden bir makinenin, bir insan tarafından taklit edildiğini pekâlâ biliyorlardı. Zaten o anda ancak bir çocuk sanatçının gerçek bir robot olduğunu ciddi ciddi düşünebilirdi. Buna rağmen seyirciler oyunun keyfine varabilmek için gerçeğe dair bilgilerini kasten askıya aldılar ve sanatçı ile küçük kız karşı karşıya geldikleri an, gösterinin ne denli iyi sergilenebileceğini seyre koyuldular. Sanatçı hareketsiz kaldığında performansı başka bir seviyeye yükseldi, çünkü onun şimdi hareketsiz bir nesneyi (sanatçı aslında –insan hareketlerini kopyalayan– bir robotu taklit ediyordu, ancak hareketsiz kaldığı an, bir robotun bir heykeli taklit edişini canlandırıyordu) taklit ettiğini bilen seyirciler, birisinin ona yaklaşmasını beklediler. Böylece adam tekrar canlanıp, kendisine yaklaşan kişiyi korkutma numarası yapacaktı. Bu sahne, karanlık ve kötücül güçlerin robotlar, heykeller ve oyuncak bebeklerle tasvir edildiği, insanları ürküten bilim kurgu ve korku filmlerindeki sayısız sahneyi hatırlatır. Dolayısıyla sanatçının söz konusu gösterisi zararsız bir eğlenceydi ama hem küçük kızın korkmuş numarası yapmasında hem de yanımdaki dostumun gösteriyi “tüyler ürpertici” bulmasında, alttan alta rahatsız edici bir şey vardı. “Canlı bir varlığın özelliklerine bürünen hareketsiz bir nesne” düşüncesine karşı sergilenen bu tür endişe ifadelerine yalnızca çağdaş popüler kültürde değil, eski edebi eserlerde de rastlanabilir.

Söz gelimi Aleksander Puşkin’in “Bakır Atlı” (1837) isimli meşhur şiirinde, akli dengesini yitirmiş bir adam, dönemin Rus Çarı Büyük Petro’yu tasvir eden atlı heykelin canlanıp, şehrin sokaklarında kendisinin peşine düştüğünü hayal eder.

“Ve her nereye adımını attıysa,
Bütün bir gece boyu sefil deli,
Ardı sıra hep koşuyordu Bakır Atlı
Dolu dizgin, uğuldayan nal sesleriyle.
O günden sonra ne zaman
Yolu onun aynı meydana düşse
Yüzünde çizgileniyordu karmaşa
İfadesi. Yüreğinin üstüne
İvedi elini bastırıyordu,
Zaptediyor sanılır ıstırabını,
Aşınmış kasketini ezip büzüyordu,
Utangaç bakışlarını yerde sürüyordu
Ve dolanıyordu ötelerden.”

Prosper Mérimée’nin 1837 tarihli “The Venus of Ille” (Ille’li Venüs) hikâyesinde, bazı insanlar, genç bir adamın sebebi anlaşılamayan ölümünden, pagan bir tanrıçanın heykelini sorumlu tutarlar. E.T.A. Hoffman’ın 1816 tarihli “The Sandman” (Kum Adam) adlı öyküsünde de sevgilisinin kurma bir bebek olduğunu anlayan âşık, çıldırır. Don Juan anlatılarının birçoğunda, sefahatin lanetlenişi, öldürdüğü kurbanın heykelin kendisiyle el sıkışmak üzere canlanması şeklinde aktarılır.

Ne var ki Üçüncü Cadde’deki performansa dair bu çelişik duygular (bir yandan eğlendirmesi ve diğer yandan rahatsızlık verip, ürpertici olması) yalnızca canlanan bir nesnenin temsil edilmesiyle ilgili değildir. Bir diğer unsur da bir makine gibi davranan bir insanın –ki bu da seyircide çelişkili duygular uyandıran bir etkinliktir– gösterisidir. Verilen tepkilerin karışık olması, kimi insan tiplerinin gündelik hayatta mekanik terimlerle tarif edilmesiyle de açıklanabilir. Konuyu açarsak, bazen bir insandan makine diye söz etmek bir hayranlık ifadesi olabilmektedir. Zira böylece onun bir işte ne denli üretken, şaşmaz bir doğruluğa sahip ve işinin ehli olduğunu dile getirmiş oluyoruz. Son yıllarda medyada rastladığım bazı örnekleri vermek gerekirse, üretken yazar Stephen King’in “yazı makinesi”, basketbol yıldızı Michael Jordan’ın “smaç makinesi” ve hatta Başkan George W. Bush’un “bağış toplama makinesi” diye nitelendirildiğini görüyoruz. Öte yandan bir insandan “otomat” veya “robot” diye söz etmek, genellikle, hareketlerinde veya konuşmasında katı ve beceriksiz olduğunu ima etmesi bakımından küçültücü bir anlam içermektedir; burada hayal gücünden, duygudan, doğallıktan veya mizah anlayışından yoksun, kuralların ve düzenlemelerin fanatik bir takipçisi, eleştirel ve bağımsız düşünme becerisinden yoksun olduğu için kolaylıkla yönlendirilebilen, sosyal veya siyasi bir konformist söz konusudur. American Historical Association [Amerikan Tarih Kurumu] kurumunun dergisi Perspectives’in son sayısında bir tarih öğretmeni, Amerikan tarihinin “kurmaca değil gerçek” olduğunu öne süren Florida eyaletinin eğitimle ilgili kanun teklifine itiraz ederek öğretmen, öğrencilere analitik beceriler kazandırmadan ezberci eğitim vermenin onları “küçük robotlar”a dönüştürmekle bir olduğunu beyan etti.

Dolayısıyla insanların bu denli çelişkili düşünmelerine rağmen yaygın mekanik tarifler kullanmaları, bir yandan dijital çağın her nevi makinesine olan bağımlılığımızın yarattığı endişelerden (insanın makineleşmesi fikrine karşı beslediğimiz içgüdüsel tiksintiden), diğer yandan bu makinelerin randımanına ve üretkenliğine öykünmemizden kaynaklanan zamanımıza özgü kültürel ifadelerdir. Fakat insanın makine olarak betimlendiği edebi örnekler üzerine yapacağımız bir inceleme, bunun uzun geçmişe dayanan bir gelenek olduğunu açığa vurmaktadır. Charlotte Brontä’nin Jane Eyre (1847) adlı romanında Jane, Bay Rochester’a şu sözlerle çıkışır: “Beni bir makine mi farzediyorsunuz?… Hissiz bir makine mi?” Keza Honoré de Balzac, Goriot Baba (1834) adlı romanında polis muhbiri Poiret’i “bir çeşit makine… bizim büyük sosyal fabrikamızın ağır işçisi… kamu işi makinesinde bir dişli” diye betimler. Öte yandan makineyi olumlayan örneklere değinecek olursak; Arthur Conan Doyle’un “Bohemya’da Skandal” (1891) adlı öyküsünde, Dr. Watson, Sherlock Holmes’u “dünyanın gördüğü en kusursuz akıl ve gözlem makinesi” diye betimler. Keza T. H. Huxley, “A Liberal Education; And Where to Find It” [Özgür Bir Eğitim; Nerede Bulacağız Onu?] (1868) adlı denemesinde iyi eğitim almış insanı, bedenini sıkı kontrol altına alan, “bir makine gibi işini kolayca ve keyifle yapabilen” kişi olarak açıklarken, insan zihnini de “berrak, serinkanlı ve mantıklı bir motor” diye betimler.

Bu çelişik duruma daha ilginç bir örnek verelim. Henry James’in The American [Amerikalı] (1877) adlı romanında Christopher Newman kendi kendini yetiştirmiş bir adamdır. Amerika’dan Paris’i ziyarete geldiğinde Fransız aristokrat Valentin de Bellegarde ile Noémie Nioche üzerine konuşurlar. Nioche yoksul bir ressamken gözünü yükseklere diken ahlaksız birine dönüşmüştür. Valentin bu kadından söz ederken, “Çok nadir ve becerikli bir makine; onu çalışırken görmek hoşuma gidiyor,” der. Gerçek makinelere aşina bir sanayici olan Newman, Valentin’in metaforunu benimsemekle birlikte Noémie’nin kişiliğinin acımasız yanına işaret etmekten de geri durmaz: “Ben de çok nadir bazı makineler gördüm… bir kere bir iğne fabrikasında şehirli bir beyefendi o makinelerden birinin yanına çok yanaşmıştı, sanki bir çatala takılmış gibi makine tarafından güzelce havaya kaldırılıp büsbütün yutuldu ve paramparça edildi.” Burada bir kişinin makineye benzetilerek övülmesinin hemen ardından aynı metaforla ilgili uyarı söz konusudur.

Binlerce yıldan beri Batılılar makineleri inşa ediyor, onlarla ilgili fikir yürütüp hikâyeler anlatıyor. Nitekim antik zamanlardan günümüze değin makinelerin gerçek veya hayali çok sayıda kışkırtıcı örneğine rastlayabiliyoruz. Otomaton bir kavram olarak düşünce dünyasında büyük bir rol oynamış, yapay nesne fikri asırlar boyunca farklı bağlamlarda temsil edilmiş ve Batı düşüncesinde merkezi bir yer işgal etmiştir. Sokak performansçısıyla karşılaşmam bu kitapta işlenen iki ana temayı açıkça anlatmama olanak tanıdığı için kaderin bir cilvesiydi. Söz konusu temalardan birincisi, gerçek bir nesne olarak otomatın doğası ve onun insanlarda güçlü ama çelişik duygular uyandırabilme kapasitesinin kaynağı. İkinci tema ise insanları makine olarak tahayyül etmek ve bunun doğurduğu çelişkili tepkiler. Bir tarihsel dönemden diğerine çok değişik anlamlara bürünebilmesi nedeniyle otomaton, bir tarihçi için bilhassa zengin ve ayrıntılı bir inceleme konusudur. Batı düşüncesinde kalıcı bir yer işgal etmesinin yanı sıra bir dönemden diğerine çok değişen fikir ve tutumları ifade etmesi yüzünden, bir tür kavramsal bukalemuna dönüşmüştür. Kavramsal açıdan kısa süreler içerisinde geçirdiği değişikliklerin etkisiyle, çelişkili ve karşıt anlamlar yüklenmiştir. Bu değişken yapıya dair bir ön fikir oluşturmak için aşağıdaki iki örneği verebiliriz.

Rönesans döneminde Cornelius Agrippa ve John Dee gibi Hermetik filozoflar makineyi bir merak nesnesi, harika bir nesne, “doğal büyü” dedikleri şeyin kullanılması ve hatta dünyadaki gizemli güçlerin yönlendirilmesiyle gerçekleştirilebilecek bir mucize olarak görüyorlardı. On yedinci yüzyılın seyri içinde, bilimsel devrime imza atmış birçok doğa felsefecisi rasyonalist dünya görüşleriyle sihir fikrine karşı çıktılar. Otomat ise René Descartes, Gottfried Leibniz ve Robert Boyle gibi şahsiyetler tarafından tam da düzenli evrenin imgesi olarak değerlendirildi. Tek bir yüzyıl içinde otomat, panteist dünyadaki doğal sihrin harikulade nesnesi olmaktan çıkıp, mekanikçi evrenin merkezi simgesi haline geldi.

Ayrıca Descartes’in insanı, maddi beden, yani Tanrı’nın inşa ettiği bir “otomat” ile manevi ruhun birleşmesi olarak tarif etmesinden itibaren mekanikçi insan anlayışına genellikle olumlu bakıldı. Çünkü bu anlayışta Yaratıcı, beden gibi incelikli, verimli ve güzel bir makineyi tasarladığı için sık sık övülüyordu. Ne var ki 1740’lardan itibaren otomat-insan (makine-insan) kavramı geç dönem Aydınlanma yazarlarının çoğu tarafından olumsuz anlamda kullanılmaya başlandı. Buna göre otomat-insan, dışsal baskılar veya düşüncesiz konformizmle zihnen ve ruhen güdük kalmış, özgürlük ilkesinden yoksun kişiyi işaret ediyordu. Çeyrek yüzyıllık süreçte Tanrı’nın muhteşem sanatının bir örneği olarak makine-insan imgesi değişim geçirerek, yalnızca acınmayı veya küçümsenmeyi hak eden, son derece kusurlu bir insanı temsil eder oldu.

Otomaton üzerine tarihsel bir inceleme için yapılacak en kolay iş, gerek bir fikir gerekse bir nesne olarak otomatın tarih boyunca sayısız tezahürlerini sıralayarak Batı düşüncesindeki sürekli varlığını ortaya sermektir. Öte yandan meselenin önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için merak uyandıran dört temel konuyu aydınlatmak gerekir. Bunlardan birincisi, bir büyüleme nesnesi ve “mekanikçi insanlık” anlayışının bir temsili olarak otomatın iki ana temasının kökenleri ve dönüşümleri. İkincisi, otomat-insan fikrinin uyandırdığı, büyülenme ve keyif alma hissinden, küçümseme ve korku duygusuna uzanan ve bir arada yaşanabilen çelişik duygular. Üçüncüsü ve tarihçi için en önemlisi, söz konusu fikrin belli dönemlerde nasıl işlediği ve anlamının bir bağlamdan diğerine niçin değiştiğidir. Dördüncü konu ise otomat-insanın sahip olduğu gücün iki yönü arasındaki bağlantılar; süreğen (yani tarihin bütün dönemlerinde kalıcı bir ilgi nesnesi olmasının temel nedeni) ve tarihsel (belli bir dönemde söz konusu nesnenin gücüne ve bu gücün etkisine insanların nasıl tepki verdikleri ve bu etkinin açıkça nasıl ifade edildiği). Bütün bu konuları birbirine bağlayan şey, kavramsal bir araç olarak otomatın değeridir. Zira bu kavramsal araçla, Batı kültürü normalde karşıt kategoriler (canlı ve cansız, doğal ve yapay, yaşayan ve ölü) arasındaki ayrımı yıkmanın doğurduğu imkânlar ve sonuçlar üzerinde kafa yormuştur.

Otomaton üzerine yapılacak tarihsel bir incelemenin karşılaşacağı zorluklardan biri, tarih boyunca bir dizi değişimler geçirip, günümüze kadar çeşitli anlamlar kazanmış sözcüğün kendisinden kaynaklanmaktadır. Eski Yunanca’daki automaton kelimesi çok genel anlamıyla “kendi kendine hareket eden” anlamına gelir ve dışarıdan bir kuvvetin tesiri altında kalmadan hareket etme kapasitesine içkin olarak (kendiliğinden/potansiyel olarak) sahip bir varlığı veya nesneyi işaret eder. Bu kelimenin özellikle mekanik araç gereçlere gönderme yaptığı örnekler vardır ama klasik metinlerde yaygın bir kullanımı söz konusu değildir. Kitaplarında hareket eden pek çok insan ve hayvan figürünü betimleyen İskenderiyeli Heron bile bu figürlerden otomat diye bahsetmeyip, onun yerine zoan (imge) sözcüğünü kullanır. Otomatın başlangıçta nadir olarak rastladığımız “kendi kendine hareket eden makine” anlamında kullanımı, bu sözcüğü De Occulta Philosophia adındaki 1533 tarihli kitabında kullanan Cornelius Agrippa tarafından Rönesans döneminde canlandırılmıştır.

On yedinci yüzyılın ikinci yarısında yani otomaton düşüncesi tarihinin en önemli döneminde, “kendi kendine hareket eden makine” kavramı, bilimsel devrim ve Aydınlanma sürecinde felsefi, bilimsel ve tıbbi söylemlerde önemli bir rol oynamaya başladı ve böylece Avrupa literatüründe öne çıktı. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında nispeten daha dar kapsamlı bir tanım ortaya çıktı: Salt fayda sağlayan bir işleve karşıt olarak canlı bir yaratığı taklit etmek gibi özel bir amaçla yapılmış, kendi kendine hareket eden makine olarak otomat. Bu gelişme, Vaucanson’un üç eserinin (iki müzisyen figür ve bir ördek) muazzam bir başarı kazanması ve aynı yüzyılın sonuna kadar sürecek olan otomat çılgınlığının ortaya çıkması sayesinde gerçekleşti. Bu dönemden sonra söz konusu kelime, kültürel bağlamda ve daha net bir ifadeyle, bir insan veya hayvan şeklinde olup kendi kendine hareket eden makine anlamını kazandı. İki tanım arasındaki farklılığı açıklamak gerekirse; taktığım kol saati kendi kendine hareket etse de canlı bir yaratığın eylemlerini taklit etme amacıyla yapılmadığı için artık bir otomat olarak görülmez ama on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda olsaydı görülürdü. Söz konusu kelime on dokuzuncu yüzyılda her iki anlamda da kullanıldı ama yeni tanım baskın hale geldi.

En yeni sözlükler “otomat”ın üç tanımını veriyor: daha eski ve daha genel tanımıyla kendi kendine hareket eden makine (kol saatim ve saat mekanizmasıyla çalışan diğer cihazlar dahil); daha yeni ve daha dar kapsamlı tanımıyla özellikle canlı bir yaratığı taklit etme amacıyla yapılmış, kendi kendine hareket eden makine ve bir şekilde makine gibi hareket eden insan. Son tanım karmaşık bir anlam taşıyor, çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, otomat diye adlandırılan kişi genellikle bireysel iradesi ve düşüncesi olmadığı için kolaylıkla yönlendirilebilen kişidir. Bu da bir bakıma kelimenin ilk iki tanımıyla çelişiyor (bağımsız eylemde bulunma kapasitesine sahip bir makineye karşı bağımsız eylemde bulunma veya düşünme kapasitesinden yoksun insan). Nitekim Mark Seltzer de bu garip duruma işaret ederek “otomat”ın böyle zıt fikirleri ifade ettiğine dikkat çekmiştir. Bu çelişkili anlamlar on sekizinci yüzyılda, insan doğasına yönelik tutumların değiştiği bir ortamda –4.Bölüm’de ayrıntılı bir şekilde irdeleyeceğim– ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyılda söz konusu kelime büyük ölçüde modern “robot”un gölgesinde kaldı (Aşina olmayan insanlara araştırma konumu anlatırken, çoğu zaman, “otomat, robot için kullanılan demode bir terimdir,” diye açıklamada bulunmak zorunda kalıyorum).

Değişik tanımların ortaya çıkışını açımlayacağım çünkü söz konusu nesneye atfedilen anlamların rağbet görmesi ve gözden düşmesi konumuz açısından önem taşıyor. Yine de benim asıl ilgi alanım, “kendi kendine hareket eden” makinelerin en kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı formu olan, canlı bir yaratığı taklit eden makinelerdir. Öyleyse bu kitabın ana konusu, kendi kendine hareket eden ve yaşamı taklit eden makinelerin tarihi ve bir kavram olarak Avrupa tarihinde oynadıklerı roldür denilebilir.

Birinci bölüm otomatın sembolik gücünün uzun ömürlü yanını tespitle başlayıp, onun Batı düşüncesindeki cazibesini ve insanlarda uyandırdığı güçlü ve çelişik duyguları anlatarak devam ediyor. Otomatın sembolik gücünün kaynağına dair ileri sürülmüş bazı düşünceleri ortaya koyduktan sonra, otomatı hem bu kadar cazibeli hem de bu denli rahatsız edici bir nesne kılan şeyin tam olarak ne olduğunu açıklamak için tarih, antropoloji, psikoloji ve sanat tarihi alanlarından eserlere başvurarak yeni bir kuram ortaya atacağım. Benim fikirlerim insan zihninin bir gerçeklik resmi çizerken doğal olguları nasıl sınıflandırdığına ve o resmin, yerleşik bir kavramsal şemaya uymayan anormal bir durumun etkisiyle bozulması halinde ne olacağına dayanmaktadır. Teorime kitap boyunca tekrar tekrar değinip, somut örneklerle olan ilgisini aydınlatacak ve otomatın esrarengiz cazibesinin temel ve tarihi nedenleri arasındaki bağlantıları açığa çıkaracağım.

İkinci bölüm otomatın Ortaçağ ve Rönesans dönemlerindeki iki büyük tezahürüne ayrıntılı bir bakışla birlikte modern öncesi otomata genel bir bakışı içermektedir. Daha eski dönemler için sihirli “konuşan kafa”yı işledim. İster şeytani sihirbazlık isterse de doğal büyü yoluyla olsun, kehanette bulunma amacıyla yapılmış bu harika alet, söylencelerde, Aurillac’lı Gerbert (Papa II. Sylvester), Albertus, Magnus, Robert Gros seteste ve Roger Bacon gibi entelektüel figürlerle ilişkilendirilir. Otomatın antik kaynaklarına kısaca değindikten sonra simya, astroloji ve büyü gibi aykırı bilgi alanlarına yönelik Ortaçağ tutumlarında otomatın yerini açıkladım. Rönesans dönemine gelince analizim Cornelius Agrippa, John Dee ve Tommaso Campanella gibi otomatı doğal büyünün etkisini göstermek için kullanan Hermetik düşünürlerin eserlerinde rastladığımız ünlü otomatların kayda değer listelerine odaklanmaktadır.

Üçüncü bölüm ise tarihteki en ünlü otomat yapımcısı olan Vaucanson’un hayatı ve eserleri üzerine genel bir değerlendirmeyle başlıyor ve on sekizinci yüzyıldaki otomat çılgınlığını ele alarak devam ediyor. Hem popüler hem de düşünsel bir olgu olarak Vaucanson’un çalışmalarının başarısını, on yedinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa düşüncesine hâkim olmuş mekanikçi dünya anlayışı bağlamında inceledim. Otomat o dönemde dünyanın, devletin ve bedenin doğasına dair düşüncelerin merkezi bir simgesi olarak işlev görmüştür. Keza kendi kendine hareket eden makine fikri, söz konusu dönemin ileri düzeydeki felsefi, bilimsel, siyasi ve tıbbi yazılarında çok bariz ve önemli bir rol oynamıştır. Zikrettiğimiz yazılarda otomat sıklıkla, enikonu işlendiği için bu dönemin, otomatın altın çağı diye nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Dördüncü bölüm otomat-insan imgesinin köklü bir değişim geçirerek kusurlu insanlığın oldukça olumsuz bir temsiline dönüştüğü 1740 sonrası döneme göz atıyor. Jean-Jacques Rousseau, Denis Diderot, Paul Henri Thiry d’Holbach ve Louis-Sebastien Mercier gibi radikal düşünürlerin eserlerinde, mekanikleşmiş insan kavramı, baskı veya konformizm yüzünden özgürlüğünü yitirmiş insanın zavallı halini anlatmak için kullanılıyordu. Bu bağlamda mekanikçi metafor bedenin çalışmasını açıklamaktan çok kimi kişilik türlerini nitelendirmeye kaymıştır. Bu değişimi o dönemde aydınların kültüründe yaşanan duygusallık devrimiyle birlikte dirimselci düşüncelerin yükselişi bağlamında analiz ettim.

Beşinci bölüm anlatıyı on sekizinci yüzyılın sonları ve on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki Romantik dönemine getirmektedir. Söz konusu dönemde Jean Paul (Friedrich Richter), E.T.A. Hoffman ve Ludwig Achim von Arnim gibi çoğunlukla Alman yazarların kurgu metinlerinde otomat, sıklıkla göze çarpmaktadır. Bu yazarların karanlık öykülerinde, mekanik işlevleri doğaüstü özellikler taşıyan, belirsiz bir yapıya sahip yaşayan bir makine olarak, “tekinsiz” otomatın edebi ikonunu görürüz. Geç Aydınlanma döneminin mekanik insanı saçma veya acınası bir figürken, kurgu metinlerdeki tekinsiz versiyonu bazen okurun akıl sağlığına bir tehdit teşkil eden, endişe uyandırıcı bir figür olarak karşımıza çıkar. Ben bu imgenin ortaya çıkışını, Romantik doğa felsefesi, fantastik edebiyatın yükselişi ve mekanik nesneye atfedilen sihirli havanın dirilişi bağlamlarında inceledim.

Altıncı bölüm, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve yirminci yüzyılın başlarında, özellikle de Sanayi Devrimi’ne verilen kültürel tepkiler bağlamında, otomat fikrinin yeniden kurgulanışına göz atıyor. Romantik edebiyattan kalan canlı makinenin tekinsiz doğası, Auguste Villiers de l’Isle Adam, Alfred Jarry, F. T. Marinetti ve Raymond Roussel’ın eserleri dahil olmak üzere, bu dönemde yazılmış otomat metinlerinde yoğunlukla işlenir. Bizler yine aynı dönemde modernitenin gelişmesine yönelik karmaşık tutumlardan kaynaklanan yeni temalar ve düşüncelerle de karşılaşıyoruz. Yeni teknolojinin Avrupa’da toplumsal ve ekonomik yaşamı hızla dönüştürmesiyle birlikte makinelerin baştaki, insanlığa hizmet etme amacının ötesine geçip kendi yaşamlarını üstlendiklerine dair bir anlayışa daha geniş kültürel bağlamda rastlıyoruz. Bu anlayış, makineleri, akıldışı iradeyle hareket eden insanüstü canlı varlıklar olarak tarif etme gibi yaygın bir eğilimi doğurdu.

Yedinci bölüm, Karel Čapek’in oyunu R.U.R.: Rossum’s Universal Robots [Rossum’un Evrensel Robotları], Romain Rolland’ın senaryosu The Revolt of the Machines [Makinelerin İsyanı] ve Frizt Lang’in klasik filmi Metropolis gibi eserlerde “robot” kavramının ortaya çıktığı iki dünya savaşı arasındaki döneme eğiliyor. Bu öyküler, endüstriyel ortamlarda geçen ve tüm uygarlığı yıkma tehdidi taşıyan büyük felaketleri işleyen, insanlığın mekanikleşmesine dair karamsar anlatılar olmaları bakımından önceki bölümde yer alan öykülerden farklıdırlar. Makine çağında insanlığın akıbetine dair bu ürkütücü uyarılar, I. Dünya Savaşı’ndaki teknolojik savaş deneyimi, Bolşevik Devrimi ve onun bir ileri teknoloji ütopyası tesis etme çabası ve nihayet Avrupa’daki fabrikalarda tartışmalı Taylorcu idarelerin benimsenmesi gibi olaylardan alınan derslerin ürünüdür. Bu dönemin havası gereği adamakıllı ilmi çalışmalara son verildi, çünkü insanlıktan çıkma, makine toplumu ve canlı/yaşayan makinenin en uç fantezileri, asırlardır otomat saplantısı içindeki Batı’nın en karanlık vizyonları işte bu dönemde üretilmişti.

Sonuç bölümünde, özellikle çağdaş kültürün yapay insan kavramını nasıl değerlendirdiğini inceleyerek, otomatla ilgili bazı güncel temaları ele alacağım. Günümüzde Dijital Çağ’daki geleceğimize ilişkin birbirine zıt fikirler seslendiriliyor. Yaklaşan otonom makineler çağına dair hem umutlar hem de endişeler dile getiriliyor. Robotların ve sibernetiğin hâkim olduğu geleceğe dair arketipsel anlatılara çağdaş popüler kültürde rastlanabiliyor. Bu tür yapıtlara örnek vermek gerekirse, Blade Runner, Terminatör ve Matrix gibi filmleri ve Isaac Asimov, Philip K. Dick, William Gibson ve diğer birçok yazarın bilim kurgu romanlarını sayabiliriz. Sonunda, sihirli otomat, rasyonal otomat, akılsız otomat, tekinsiz otomat, insanüstü otomat ve isyancı otomat gibi canlı makinenin eskiden beri süregelen türlerinin, çağdaş tahayyülde çok canlı olduğunu gösterip, hayatı taklit eden cihazın sembolik gücünü bir kez daha gözler önüne seriyorum.

Otomat üzerine yapılmış önceki çalışmalar ya nesnenin teknolojik yanına (Alfred Chapuis ve onun birçok meslektaşının eserlerinde olduğu gibi) veya belli bir döneme veya olaylara, özellikle de Vaucanson’ın yapıtlarının kaydettiği başarıyla başlayan on sekizinci yüzyıl otomat furyasına odaklanmıştır. Ben otomat kavramının, tarihin geçiş dönemlerinde uğradığı çeşitli anlam kaymalarına özellikle dikkat çekerek, otomat literatüründeki –bir kavram olarak bu nesne üzerinde yapılmış uzun vadeli ilmi çalışmalardaki– yeni bir şeyi sunmak için bahsettiğim eserlere başvuracağım. Konuyu antik zamanlardan yirminci yüzyıla kadar uzanan panaromik bir bakışla irdelerken, tek bir kitapta yapılması imkânsız olan, otomatın ansiklopedik tarihini sunma gayesini gütmeyeceğim. Bunun yerine, otomatın belli bir dönemdeki kavramsal kullanımını genel bir bakışla sunup, düşünsel ve edebi metinlerdeki tezahürünün en önemli örneklerinin ayrıntılı analizlerini yapmaya çalışacağım. Kitabın büyük bir kısmı erken modern dönem ve sonraki modern dönemlere yoğunlaşmaktadır, çünkü otomatın Batı’da öne çıkan bir kavram olması on yedinci yüzyıla denk düşüyor.

Bu kitap ayrıca iki farklı okur kesimine hitap etmektedir. Akademik tarihçiler, özellikle de Avrupa’nın kültürel ve düşünsel tarihini araştıranlar ve bunun yanı sıra bilim ve teknoloji tarihçileri için otomat kavramı üzerine geniş kapsamlı bir incelemede bulunma amacını güttüm. Bu ilmi alanın bin yıllık geçmişi göz önüne alınırsa, bu kitabın oylumu içinde birçok kavram ve temayı büsbütün aydınlatma olanağına sahip olmadığım kabul edilecektir. Fakat benim umudum odur ki başka bilim adamları da konuyu daha dar kapsama yerleştirip daha derinlemesine işleyerek söz konusu kavramları ve temaları ele alacaklardır. Nitekim ben de gelecekte bunu yapmaya niyetliyim. Sanırım benim en büyük katkım, konuya dair daha ayrıntılı araştırmalar için bir temel oluştursun diye, kendi kendine hareket eden makine kavramının asırlar boyunca izlediği belli başlı yörüngelerin genel bir açıklamasını tarihçilere sunmak oldu. Özellikle robotbilim, yapay zekâ ve sibernetik gibi çağdaş meselelere ilgi duyan genel okur için, her bir tarihsel dönemde otomatın kullanımı, otomata dair düşünceler ve fanteziler konusunda bilgiler veren tarihsel ve düşünsel bağlamları kısa ve öz bir biçimde anlatarak, Batı’nın otomata duyduğu içkin hayranlığın geniş kapsamlı bir anlatımını sundum. Bu noktada amacım, Batı uygarlığının ilk dönemine kadar uzanan otomat hayranlığını gözler önüne sermek ve yapay varlıklara beslenen çağdaş ilgi ve endişenin, çok uzun zamandır devam eden bir tutkunun son tezahürü olduğunu göstermektir.

Elinizdeki kitap esasında bir düşünce tarihi çalışmasıdır. Ama gerek gerçek bir nesne gerekse popüler edebiyat ve sinemada yer alan bir karakter olarak otomatın halka sunumunu analiz ederek, kültür tarihine önemli akınlar yaptım. Ayrıca en genel anlamıyla –insanların hayalini kurdukları şeylerin tarihi diye tanımlayabileceğim– tahayyül tarihi diye yeni bir alanın imkânlarını yoklamayı da umuyorum. Benim bu kitapta pratiğe döktüğüm gibi, tek bir varlığın veya düşüncenin önemi, belli bir tarihsel bağlamdaki düşünsel, kültürel ve popüler ifadelerin incelenmesi suretiyle ortaya çıkarılır. Böylece o varlığın veya kavramın taşıdığı anlamların düşünce, tahayyül ve duygusal tepkiler ağı içinde, dönemin zihniyetine dair neleri açığa vurduğu aydınlatılmış olur. Böyle bir amaç, liberal sanatlar ve bilim dallarındaki eserlerin yanı sıra popüler anlatılar, polemikler ve mitler arasında kavramsal ve tematik bağlantıları ortaya çıkarmanın peşinde olduğu için disiplinlerarası bir yaklaşım gereklidir.

Neticede, otomat fikrinin asıl önemi kavramsal bir araç olarak oynadığı hayati rolde yatmaktadır ki Batı, bu kavram üzerinden insanın doğasına ve sınırlarına dair kafa yormuştur. Sonradan canlanan ve aslında cansız olan nesnelerin yer aldığı antik mitlerden modern yaşam için vazgeçilmez olan mekanik cihazların geliştirilmesine kadar filozoflar, bilim insanları, yazarlar ve sanatçılar, kendi kendine hareket eden makinenin gündeme getirdiği baştan çıkarıcı sorular silsilesiyle boğuşmuşlardır.

İnsan bir çeşit makine midir? Mekanik, bizim gücümüze ve kusursuzluğumuza giden yolu mu, yoksa insanın biricik yaşamsal özelliğinin kaybedilmesine ve böylece onun alçalmasına giden yolu mu temsil etmektedir? Mekanikleşmiş insan imgesi bir üstüninsan veya tanrı imgesi midir yoksa bir köle veya canavar imgesi mi? İnsan üstün bir güç tarafından yaratıldığı gibi yeniden yaratılabilir mi? Bunu yapmak için neden garip bir istek taşıyoruz? Zinhar bu istek bizi ne doğal ne de insani olan karanlık bir âleme götürecek kibrin tehlikeli bir isteği midir, yoksa bilmeye, yaratmaya ve sevmeye dönük içsel özlemimizin doğal bir ürünü müdür? Kendimizin yeniden kurgulanmış versiyonlarıyla varlığımızı sürdürmeye dönük bu fantezilerde ebedi ve sonsuz olanının peşinde miyiz, yoksa bizi aşıp yerimizi alabilecek bir şeyi yaratarak felaketimizi mi hazırlıyoruz?

İşte bunlar hayatı taklit eden mekanik nesne imgesinden önce insanlığı meşgul etmiş bazı sorulardır ve bu sorular, yaşayan makinelere dair görkemli düşlerle bizleri hâlâ meşgul etmektedirler.

Çevirmen: Orhan Düz
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Minsoo Kang, 1967 yılında, Güney Kore’de doğdu. Missouri-St. Louis Üniversitesi’nde Tarih Bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.