“ ‘Öteki’nin umudu…”

 

“Habil’in soyu, senin kurbanın

Büyütüyor İsrafil’in burnunu!

Kabil’in soyu, çektirdiğin azabın

Hiçbir zaman gelmeyecek mi sonu?”

Baudelaire

Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları kitabını derleyen Yasemin İnceoğlu’yla o güzel ışığını yansıttığı evinde, 2,5 yıllık bir emeğin ürünü kitap üzerinden, nefret suçuna giden süreçleri, olması gerekenleri ve insanlık durumumuzu konuştuk.

Hangi isimler, Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları’nı hangi bağlamda değerlendirdiler? Kitabın içeriğinden söz eder misiniz biraz?
Sevgili Fethiye Çetin, Hrant Dink Davası’nın avukatı. Aynı zamanda da Dink’in çok yakın dostu. O, “Hukukun Hakikati” adlı makalede, Hrant Dink Davası sürecinde yargının söylemini, sürecini, bunu yorumlayışını anlattı. Dink’in yanlış yorumlanan “Türk’ün zehirli kanı” sözü üzerinden Hrant Dink’in katliamıyla sonuçlanan o süreci, yargının bu konudaki ihmallerini çok güzel yazdı.

Belma Akçura’nınki de çok ilginç bir makale. Çünkü Sabahattin Ali’den Hrant Dink’in öldürülmesine kadar uzanan süreci ve devletin, bu cinayetleri ortaya çıkaramaması ve en önemlisi de, hep, “kim vurdu” üzerine yoğunlaşmasının cinayetleri ve gerçek suçluları örttüğünü irdeleyen bir makale.

Cengiz Alğan, Sosyal Değişim Derneği’nin, onun öncesinde de Irkçılığa Dur De Girişimi’nin öncülerinden. 2009 yılından beri Sosyal Değişim Derneği’nin nefret suçlarıyla mücadelelerini, Sosyal Değişim Derneği (ben de bu derneğin danışma kurulu üyelerindenim) örneği üzerinden bir makale yazdı. Nefret suçları yasasının hazırlanma sürecindeki hedefleri çok güzel değerlendirdi. Neden nefret suçları yasasına ihtiyaç var? STK’lerin bu suçlarla mücadeledeki önemini, dünyadan da bazı örnekler vermek suretiyle kaleme aldı.

Yine Avukat Taner Kılıç’ın makalesi; ABD menşeli Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi’nin nefret suçlarıyla mücadelede nasıl çalıştığını anlatıyor, Türkiye’ye de bir örnek, bir emsal oluşturması açısından yine başarılı bir makale.

yasemininceoğlu1 yasemininceoğlu2

Türkiye Barış Meclisi’nin anlatıldığı metin de öne çıkıyor…
Barış Meclisi bir sivil toplum kuruluşu. Hakan Tahmaz bu makalede, Kürt sorununun barışla çözüleceğine inanan ve buna destek veren birtakım aydın, sanatçı, akademisyen, düşünür ile sıradan insanların katıldığı bu meclisi yazdı. Orada, özellikle Kürtlere yönelik nefret söylemi üzerinden örnekleri, bu sorunun tarihsel süreçler içinde nasıl geliştiğine dair geçmişten günümüze bir seyir defteri gibi sundu.

Galatasaray Üniversitesi’nden meslektaşım Ceren Sözeri, “Yazılı Basında Nefret Söylemi ve Mücadele Yolları” başlıklı yazısında, Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nda, nefret söylemi kriterleri oluşturarak, bunları kategorize etti. Özellikle medya üzerinden; simgeleştirme, aşağılama, anlam yükleme, yaftalama konularını irdeledi. Savaş söylemi üzerinden ötekileştirdiğimiz belli kesimleri çok güzel bir haber analiziyle anlattı.

Keza yine Sercan Gidişoğlu ve Galatasaray Üniversitesi’nde Doç. Dr. Kerem Rızvanoğlu iki akademisyen; internette yükselmekte olan Türk milliyetçiliği, Türk milliyetçisi siteler ve ağ yapısı üzerine çok güzel bir çalışma yaptılar. Karşılaştırmalı bir çalışma. Onlar da birtakım ölçütler, kategoriler benimsedi. İnternet çok uçsuz bucaksız bir alan ve kontrolü zor. 4651 sayılı İnternet Kanunu da var, diğer adıyla “Sansürcü Yasa” kapsamında çocuk pornografisi; alkole, fuhuşa yönlendirme; Atatürk’e sövmek… Bunlar katalog suçlar ama ırkçılık, ayrımcılık, nefret söylemini engelleyici hiçbir ölçüt yok. Dolayısıyla, orası çok geniş bir maden. Kötü anlamda kullandım tabii bu kelimeyi. Çok kötü örneklerle karşılaştığımız için ve “yeni medya” dediğimiz alanda da, “kitap eksik kalmasın” dediğim için, arkadaşlardan böyle bir makale rica ettim. Çünkü böyle bir kitapta olmazsa olmaz, olması gereken birtakım başlıklar var. Yani, benim düşüncem, çıkış noktam oydu. Dolayısıyla internet de önemli bir konuydu.

Futbol medyasının dili hakkındaki yazıdan da söz edelim…
Türkiye’de özellikle “futbol medyası”nda, Türkiye’de “spor medyası” diye bir şey yok, yüzde doksan beş futbola yer ayrıldığı için ve ciddi anlamda ırkçılığı, milliyetçiliği, şovenizmi, çoğu zaman cinsellikle beraber, katkı payı da sağlayarak, hep, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şiarından hareketle, “Göster şu Avrupalı”ya Türk’ün kim olduğunu” gibi, “Hindi hindi dediniz, nasıl yedirdik size” gibi hep böyle bir kendini ispat tarzında verildiği için bu başlık da önemliydi. Bu belki Tanzimat’tan günümüze gelen süreçte Batı’yı taklit, Batı’ya özenme ve kendinin ne olduğunu, artık dışlanma mı deriz, aşağılanma mı neyse, psikolog değiliz ama birtakım bastırılmış duygular, dışavurum tarzı, gazete, yazılı basın üzerinden gidersek, ciddi anlamda bir tiraj canavarına yenik düşme hali ve bir popülizm var. “Halk benden bunu bekliyor. Madem bunu istiyor, ben bunu vereyim. Böylece daha çok satarım” düşüncesiyle hareket eden “futbol medyası”na çok güzel örnekler verdi akademisyen Ahmet Talimciler.

LGBTT bireylerin ve örgütlenmelerin çalışmaları da dikkat çekiyor…
Kaos GL’nin “Nefret Suçları Kimin Sorunu?” adlı makalesi var. Hepimiz biliyoruz ki, en son Maltepe’de, kılıçlarla hunharca işlenen trans cinayetinde de görüleceği gibi, onlara karşı ciddi anlamda bir nefret var. Hunharca saldırılıyorlar, vahşice öldürülüyorlar ve aileleri cenazelerini bile kaldırmak istemiyor. Ve medyada biz bunları göremiyoruz. Görünürlük problemleri yaşıyorlar. LGBTT’ler de keza öyle. Kaos G Lezbiyen grup ve Trans Bireyler, ki, bunlar çok iyi aktivist gruplar. Bu konuda Kaos GL ve Pembe Hayat’tan makale rica ettim, çok sevindirici olarak iki grup da kabul etti. Çünkü trans bireylerin durumu lezbiyen ve geylerden daha vahim Türkiye’de. Baktığınız zaman suç haritasına, daha çok zayiatları var.

Bir başka grup da, HIV ve AIDS’le mücadele edenler. Bir dönem “AIDS’li” deniyordu ama artık öğreniyor insanlar. Bu hassasiyetin makalede de özellikle altı çiziliyor. Doğrusu: HIV ve AIDS’le mücadele edenler ya da yaşayanlar. LGBTT için “Onlar sapkın. Onlar toplum dışında kalmış marjinal gruplar, ahlak dışı davranıyorlar ve sonunda başlarına geleni de hak ediyorlar” gibi bir algı oluşturulmuş. Medyanın bunu haberleştirme süreci de başlı başına sorunlu. Ama toplumun ve devletin algısı da böyle ki, “Eşcinsellik bir hastalıktır” diyen aileden ve kadından sorumlu devlet bakanımızın çok talihsiz, yanlış ve dezenformasyon diyebileceğimiz bir açıklaması var. 1990 yılında Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Psikiyatri Derneği eşcinselliği hastalık sınıflandırmasından kaldırdı. Bu bir hastalık veya iddia edildiği gibi bir tercih de değil, bu bir yönelim. Bu anlamda, Murat Köylü’nün kitapta çok güzel bir makalesi yer aldı. Murat şu anda, Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platform koordinatörü aynı zamanda. 26 Ocak’ta Türkiye’de 62 tane STK’yi de çatımız altında buluşturduğumuz platformun koordinatörü. “Mücadelede en büyük sorun önyargı” diyor. Hakikaten önyargıyı kırmak o anlamda zor. Çünkü artık AIDS’ten ölmek diye bir şey kalmadı. Bunun ilacı var. Hele de erken teşhis edildiği takdirde ömür boyu onunla, gayet stabilize de ettiğiniz zaman, yaşayabiliyorsunuz.

Havva Yılmaz, başörtülü kadınlara yöneltilen nefret söylemi üzerine yazdı. Hakikaten başörtü sorunu Türkiye’de çok tartışıldı, bir dönem başörtülüler okula gidemediler, mesleklerini icra edemediler.

Cezaevleri ve nefret söylemi konusunu da koyduk kitaba. Sevgili Zafer Kıraç İnfaz Derneği’nin yönetim kurulu başkanı. Onun daveti ve eşliğinde birkaç akademisyen ve kadın aktivist, Bakırköy Tutukevi/Cezaevi’ne gittik. Bir gün boyunca, tabii bize gösterilen bölümünü görebildik. Pilot bir cezaevi, hiçbir zaman Türkiye’deki kadın tutukevi ve cezaevlerinin bir yansıması olarak düşünülmemeli. İçerdekiler ile dışardakiler arasında çok kaygan bir zemin var. Yani, bugün içeride olan, bir umutla dışarı çıkabilir ama biz de her an içeri girebiliriz. O kaygan geçiş içerisinde onları çok da ötekileştirmemek gerektiğine dair bir yazı oldu.

Bahattin Ulusoy Romanlar, Çingeneler üzerine bir yazı yazdı. Kimileri Roman diyor, kimi de diyor ki: “Bize Çingene deyin.” Son Manisa Selendi’de yaşanan çirkin, üzücü olayı biliyorsunuz. “Çingene’ye burada çay vermiyorum” dendi, olay çıktı ve zorunlu göçe gidildi. Bu, sırf Türkiye’ye ait bir sorun değil. Biliyoruz ki, Fransa’da, Almanya’da zorunlu göç havasında Çingeneleri ülke dışına atıyorlar. AİHM’de bir sürü bununla ilgili dava var. Yanılmıyorsam 216, nefret söylemini içeren madde, Manisa Selendi’de de iyi neticeleniyor. Keza gene 216’dan, “Lezbiyenlere tecavüz edelim, onları topluma kazandıralım” gibi “patolojik” bir kampanya vardı. Sitesi de vardı, ama galiba kaldırıldı. Yine, “Kürtleri kısırlaştıralım, nüfus artışlarını durduralım” tarzı bir kampanya daha vardı.

Yani özetle 19 yazarın desteğiyle böyle bir çalışmaya imza attık.

yasemininceoğlu6

Bu konu üzerine çalışmalarınızın yoğun olduğunu biliyorum ama bu kitap için bir hedef belirlemiş miydiniz? Ve soracağım soru alt metinde önyargı içeriyor olabilir. Hep, bu tip çalışmalarda düşündüğüm şu: Bu tip çalışmalara sadece ötekileştirilenler sahip çıkıyor. Bu kitabı, nefret söylemine sahip birinin okuma durumu ya da okuduktan sonra kendini tartma, düşünme, farklı bir bakış açısına sahip olma, gözlerinin önünde başka bir pencere açılma ihtimali nedir? Biraz ütopik olabilir ama hep istediğim ve olmasını beklediğim bir şey bu.
Sorunuzu anlıyorum. Bu yerinde bir soru esasında. Kimilerinin fazla iyimser olarak niteleyebileceği biçimde bakmaya çalışıyorum bu olaya. Gerçekten bu kitabı yazma amacım şu: Kamuoyunda farkındalık, bir nebze olsun bir bilinçlenme yaratmak. Tabii ki kolay değil. Nefret söylemi üreten bir kişiyi, dediğiniz gibi, “a, ben bundan vazgeçeyim, bu kötü bir şeymiş” gibi, sil baştan kodlayamıyorsunuz belki ama başka bir şey bu. Size yakınımdan iki örnek verebilirim. Tartışmaya bile sebep oldu. Çok canlı bir örnektir. Yakın bir arkadaşımla şöyle bir konuşma geçti aramızda. Bana çok öfkeli bir halde, “Ya, Yasemin, sen sürekli nefret deyip duruyorsun. Nefret kötü bir şey değil ki. Bu tıpkı aşk gibi bir duygu” dedi. Düşünün, bunu söyleyen yüksek tahsilli biri. “S           en benim nefret etme hakkımı elimden alamazsın! Ben bir insanı nasıl sevebiliyorsam, evet, belli bir kesimden de nefret ederim, kimse de buna karışamaz” dedi. Nefret doğal bir duygudur, her insanda açlık, susuzluk gibi vardır, tamam ama o nefret bir süre sonra başka bir şeye dönüşüyor. O nefret, bir şiddet eylemine, bir aksiyona dönüşüyor. Tabii ki nefret etme hakkın olabilir ama nefret çok ağır bir duygu. Nefret etmek öyle kolay da bir şey değil.

Ben hep, bir şeyden nefret etmenin ilkellik olduğunu düşünürüm. Aşırı uçlarda gidip gelme ve en önemlisi, onun bir şiddete dönüşme hali. Bu, duygudan öte bir şey. Bu bir tutum. Bir davranış ve sistematik bir davranış. Nefret suçu piramidine baktığın zaman; önce ilişmiyorsun, görmezden geliyorsun, sonra, “insanlardan hoşlanmam” diyorsun, ama en tepede insanlık suçuna varıyorsun. Soykırıma giden yol o. Önce ayrımcılık, önyargı tatlı tatlı ama en tepesinde nefret suçları, insanlık ve savaş suçlarına varıyorsun. Platformda 60 küsur farklı STK var ve hepsi bir tür nasibini almış. Ya da potansiyel, nasibini alacak gruplar bunlar. Türkiye’de nefret suçuna maruz kalmamış bir grup yok gibi. Ha! “Müslüman, Sünni, heteroseksüel, geleneklerine bağlı dindar kesim maruz kalmaz. Egemen ideolojinin, o bizlik tanımı içerisinde en sağlam olanlar onlar, çünkü çoğunluk onlar” diyeceksiniz belki ama o bile belli olmaz.

Bu kitabı yazarken benim çıkış noktam şuydu: Ciddi bir tehdit var ve insanlar bundan haberdar olmak durumunda. Bir de sevindirici olarak, çoksatarlar listesinde kitap üçüncü sırada. Yani, sadece nefret söylemine uğrayanların bu kitabı satın aldığını sanmıyorum. Okulda biz öğrencilere ders kitabı aldırmakta zorlanıyoruz ama ilginç bir biçimde ellerinde bu kitap var. Çok farklı kesimlerden bizi toplantılara çağırıyorlar. Dolayısıyla, artık uyanış mı diyeyim, toplumda bir hareketi motive edebildiysek ne mutlu. Ben inançlıyım bu anlamda. Bir şeyler olacak. Ama yasa Meclis’ten geçer geçmez, o sonraki aşama. Bunun için de uğraş veriyoruz. Ne kadar başarılı oluruz, bunu bilmiyorum. Ama hiç olmazsa nefret söyleminin ne olduğunu duyuyor insanlar. Son 15 günde 10 kez televizyona çıktım. Farklı kanallara çıkmayı tercih ediyorum. Yani yaygın medya CNN Türk, NTV bizi izliyor ama İMC Televizyonu’na da çıkıyorum, Hayat TV’ye de bir yandan da Samanyolu TV’ye ya da Kanal A’ya. Her kesime anlatmaya çalışıyorum. Ama tabii kızanlar olmuyor mu? Oluyor. “Böyle bir yasaya gerek yok” diyen insanlar çıkıyor. “Gayet güzel yaşayıp gidiyorduk niye kurcalıyorsunuz?” diyenler oluyor. Tepkiler olacak tabii. Herkesi memnun edemezsiniz ama çoğunluk bundan memnun. Kitabı çıkarırken tek amacımız, kamuoyunda farkındalık, bilinçlenme yaratmak ve tabii bir baskı grubu oluşturmaktı. O baskı grubu sonucunda da, böyle bir yasanın Türkiye’deki mevzuata girmesi.

Ne tür suçlar nefret suçu kapsamında değerlendirilmeli? Nefret suçu nasıl teşhis edilir?
Teşhisi görece zordur nefret suçlarının. Çünkü nefret suçunu normal bir suçtan ayırt eden iki özellik var. Bir tanesi Ceza Kanunu’nda da yer alan, gasp, yaralama, cinayet, kundaklama, aklınıza gelebilecek bütün şiddete dayalı eylemler. Mobbing’i bile koydular artık. Çünkü sistematik bir şekilde psikolojik şiddet uyguluyorsunuz birilerine. Fakat bir suçun nefret suçu olabilmesi için Ceza Kanunu’nda yer alan suçu oluşturması ve de önyargı saikiyle işlenmiş olması gerekiyor. Bir kasıt aranıyor. Burada hangi kriterler var? Irkı, dili, dini, etnik kökeni, inancı veya inançsızlığı, cinsel yönelimi… Biz bu yeni kavramlar üzerinde çalışıyoruz. Kadın kimliği üzerinden sırf namus bahanesiyle işlenen kadın cinayetleri var. “Kıskançlık cinayeti” deniliyor. Bu da çok ikiyüzlüce bir şey. Güneydoğu’da olunca “töre”, Batı’ya doğru geldikçe bir anda “kıskançlık cinayeti”! Veya engellilik durumu… Ya da sosyal statüsü yüzünden… Bir kişi ya da bir gruba değil bir mala veya mülke de zarar vermek nefret suçuna girer. Mesela, bir cemevine gitmişsiniz, bir sinagoga gitmişsiniz diye, tamamen o gruba aidiyetiniz yüzünden, o gruba ait karakteristik özellikler yüzünden işlenen suçları nefret suçları olarak tanımlıyoruz. Hrant Dink cinayetini hatırlayınız. Ogün Samast vurduktan sonra ne dedi? “Bir Ermeni’yi öldürdüm.” Orada tamamen deşifre ediyor. ABD’de istatistik yasası var. Polisler de eğitiliyor. Polis suç mahalline ilk gittiği zaman, suçlunun suçu ifa ederken, öncesinde, suç işleme esnasında ve sonrasında, o, sarf ettiği sözleri raporluyor. Tespit için en önemli unsur bu. Dolayısıyla, bu yasanın çıktığı ülkelerde kolluk kuvvetleri, devlet ciddi anlamda bir eğitim alıyor. Çünkü tespit edip, rapor edecek kişiler onlar.

Kitapta sık sık değinildiği gibi, nefret suçuna giden sürecin çıkış noktası olan, nefret suçunun önünü açan, onu teşvik eden, tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışavurumu olan nefret söyleminde, hedef alınan gruplara “seni istemiyorum” deme lüksü nereden geliyor?
Bu lüks şuradan geliyor: Doğduğumuz andan itibaren Türkiyeli vatandaşlara, resmi devlet ideolojisinin dayattığı bizlik tanımı var ve biz onu evde, okulda, tüm toplum hayatımızda içselleştiriyoruz. Egemen ideoloji de bunu sürekli pompalıyor ve siz de bunu gayet güzel bir şekilde kanıksıyorsunuz. Sırf medya değil, okul, aile ve dil, Althusser’in dediği gibi “devletin ideolojik aygıtı” size tamamen zerk ediyor ve siz bunu çok normal olarak görüyorsunuz. “Ben TC’de, bu sınırlar içerisinde yaşayan bir Türk’üm” zaten, “Ne mutlu Türk’üm diyene”! Bu söylem sizin için normalleşiyor, sıradanlaşıyor, kanıksıyorsunuz ve bunu hak ettiğinizi düşünüp, diyorsunuz ki: “Ben burada ev sahibiyim ve benim dışımda kalanlar da misafir. Ya benim kitabıma uygun bir biçimde, onlara gösterdiğim hoşgörüye uygun sınırlar içerisinde yaşayacaklar veyahut da burayı terk edecekler.” Hep bir ev sahibi olma havasında hissediyor kendini sıradan bir vatandaş. Ve ne yapıyor? Şimdi görmüyorsunuz tabii gazetelerde veya toplum içerisinde, Yahudi cemaatinin yaptırdığı bir çalışma var, yakın bir zamanda yapılan. “Komşunuzun Yahudi olmasını ister misiniz?” diye soruluyor, yüzde 74’ü “İstemem” diyor. Muhtemelen hayatında hiç Yahudi komşusu olmamış çoğunun, Yahudi tanımamış. Bilmemekten doğan bir fobi bu… Yine aynı şekilde LGBTT komşu da istemiyorlar. Önyargıyı kırmak hakikaten çok zor. Sizin birey olarak önyargıyı kırabilmeniz için en azından onlarla bir arada olmanız ve vakit geçirmeniz lazım. Gençliğimizde, ne kadar güzel bir mozaik vardı. Ermeni, Rum, Yahudi arkadaşlarımız… Benim ilkokulda en iyi arkadaşımlarından biri Yahudi’ydi mesela. Yani bu etkileşimler belki de birtakım önyargıların kırılmasında etkili olabilir.

yasemininceoğlu7

Nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki sınır ne?
Nefret söylemi dediğimiz şey, yabancı düşmanlığı, ırkçı şiddet, antisemitizm ve belli gruplara karşı her türlü hoşgörüsüzlüğe, tahammülsüzlüğe dayalı nefret içeren sözlü veya yazılı ifadeler. Homofobi filan da eklendi şimdi. Ayrıştırıcı, ötekileştirici, şeytanileştirici, simgeleştirici vs. Yani karşıdakini pasifize eden, dışlayan, “senin burada yaşamaya hakkın yok” diyen tüm mesajlar… İfade özgürlüğü tamam çok önemli bir şey. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 19. maddesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 1. fırkasında “ifade özgürlüğü vardır” deniliyor ama 2. fırkasına gelince, “tamam” diyor, “ifade özgürlüğünü kullanabilirsin, ifade özgürlüğünün içerisine sert eleştiri de girebilir” ama demin saydığımız kesimlere karşı ötekileştirici hususlar olduğu zaman “dur” diyor. “İfade özgürlüğünü korurum ancak sıraladığım alanlara sıçramadığın, onları rahatsız etmediğin müddetçe korurum” diyor.

İfade özgürlüğü ve nefret söylemi bağlamında AİHM üç yere çok büyük sorumluluklar yüklüyor. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin de bu yönde kararları var. Üç alana dikkat çekiyor: siyasiler, kamu ve devlet otoriteleri ve medya. “Siz dikkatli olun” diyor. “Çünkü sizsiniz arkanızdaki o güruhu, arkanızdan yürüyecek kalabalığı manipüle eden, etkileyen.” “Sizin özellikle nefret söylemi üretmemeniz gerekir” diye de altını çiziyor. Medyayla ilgili bir yerde daha alt çizme var: “medyanın var olan bir nefret söylemini haberleştirmesi başkadır”, bir de “medyanın kendisinin, çalışanlarının, köşe yazarlarının özellikle nefret kusmaları farklıdır” diyor. O da sonuçta ayrıştırıcı bir şey. Son örnek, Engin Ardıç’ın milletvekili Şafak Pavey için, “Hem CHP’li hem de özürlü” demesi. “Özürlü” kelimesini artık kaldırdık, “engelli” diyoruz. Orada “engelli” demesi nefret söylemini hafifletmez ama “özürlü” kelimesini özellikle kullanmamak lazım. Sonra da biliyorsunuz, “Ben ona söylemedim ki, CHP’nin bakış açısını ifade ettim” diyerek daha çok hakaret etti. Nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasında böyle bir ince sınır var. AB ülkeleri bu konuda çok titizler. Kesinlikle müdanaları yok. Nefret söylemi çok daha ağır cezalandırılıyor. Türkiye’nin de örnek alacağı, AB’ye yakınlığımız dolayısıyla, Avrupa ülkeleri olacak, onların mevzuatları olacak.

Hakan Ataman’ın makalesindeki gibi Habil ile Kabil’e kadar gitmenizi istemeyeceğim ama insan olma durumumuzu biraz sorgulatacağım: Her “öteki” kendi “ötekisi”ni yaratmakta neden bu kadar başarılı?
Ne diyebilirim ki? Bazı kişiler proaktif, kimileri de reaktif davranır. Proaktif davrananın her zaman A, B planları vardır. Daha sistemli gider. Reaktif davrananın ise son anda yediği gole istinaden verdiği bir hazırcevaplık vardır. Kanımca Türkiye toplumunda, eğitim, yetiştirilme tarzı, baskıcı eğitim dolayısıyla, zamanında argümanını doğru dürüst ortaya koyamama ve koysa bile karşı taraf tarafından dinlenmeme durumu var. Bu, küçüklükten başlayan bir süreç. Bunu ben birey olarak görülmemeye bağlıyorum. Ayrıca biz toplum olarak kavga etmeyi çok seviyoruz, tartışma konusunda son derece zayıfız. Herkes aynı anda konuşuyor. Herkes aynı anda bağırıyor. Mutlaka bir mutabakata varmak gerekmez ama en azından birbirini dinlemek, birbirini anlamaya çalışmak denen bir şey var. Yurtdışında bu böyle oluyor. Bizde otomatikman, tepkisel, refleksif bir şey olarak, “ben zaten ötekiyim” diyoruz. Dünyaya karşı tavır almamızda bile böyle. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”, “Onlar zaten bizi sevmiyor”, “Ne zaman bizi kolladılar ki?” gibi, yine bir önyargı mevcut. Yanlış olmayabilir önyargı. Avrupa’nın bize bakışı, imajı böyle de olabilir. Ben psikiyatr değilim ama gözlemlerime dayanarak böyle bir cevap verebilirim. Çok kolaylıkla ötekimizi yaratabiliyoruz. Yani, ötekine, sizin yarattığınız ötekine, o sınırları doğru anlatayım değil de, “Vay! Sen mi beni tanımıyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum” reddiyle yaklaşıyoruz. Zaten başbakanımızın Davos’ta, “daha da gelmem, one minute”ine bakarak, Türkiye’de yüzde 50’nin oy verdiği kitlenin dışavurumu ve yansımasını anlayabiliriz.

Toplumun bir bölümüyle ters düşme, hatta nefret söylemine maruz kalma, “ötekileştirilme” pahasına, düşüncesini açıklamaya ya da yaşam tarzını –ne kadar korunmasız olduğunu bilerek– sürdürmeye çalışmak gerçekten cesaret işi mi? Cesaret, cesaret isteyen bir iş olduğu için mi “öteki”ler azınlıkta?
Sonuçta evet. Bu bireyler kendi kimliklerini çok açık bir şekilde, açık yüreklilikle ortaya koydukları zaman gerçekten cesur olmuş oluyorlar ama bu cesaret her zaman iyi sonuçlanmıyor. Verdikleri savaş uğruna aktivistler, sanatçılar, aydınlar, Türkiye’nin bu savaş haritasına baktığın zaman, ya hapse giriyor ya da öldürülüyor. Ya da hâlâ bir türlü çözemediğimiz faili meçhullere kurban gidiyor. Dolayısıyla evet, cesur yürekliler var. Ama böyle olması gerekir mi? Niye bu insanlar, niye böyle bir cesarette diretsinler? Niye bizim ülkemizde bu insanlar öldürülsün? Kendilerini deşifre etme cesaretini göstersinler? Bir sürü de gösteremeyen var. Kendini bastırmış ve kimliğini açıklamayan bir sürü insan tanıyorum. Alevi, Kürt, gey, lezbiyen… Söylemiyorlar. Mahalle baskısı dediğimiz şeyin sonucu. Yani demek ki, bir şeyler yanlış bu ülkede. Birtakım gruplar rahatlıkla, onurlu bir şekilde ben de şu kimliğe aidim diye ifade edemiyorsa kendini, demek ki, ülkede bir şeyler ters gidiyor. Ben işin daha çok, o bölümünün sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bu nasıl bir baskı? Nasıl otoriter bir düzendir ki, yıllardır süregeliyor? Bunun hükümetle alakası yok. Ama şöyle bir de tenakuz var: Bu hükümet, saydığımız gruplara karşı açılım girişimlerini ilk başlatan hükümet. Böyle bir paradoks var. Yani, “Kürt açılımı” yapalım, “Roman açılımı” yapalım tamam ama hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Umutla bakıyoruz, bir şeyler değişecek diyoruz ama burada biz Türkiyelilerin sorgulaması gereken: Yanlış yapılan ne? Bu, ötekiler dediğimiz sessiz azınlığın, cılız da olsa seslerini çıkarmaya çalışan grubunu engelliyor bizim bu iklimimiz. Medya iklimi, siyasal iklim, toplum iklimi… Bence dönüp, buraya bakmak ve bir özeleştiri yapmak lazım…

Sokrates’in söylediği gibi, kötülüğün bilgisizlikten kaynaklandığını ve bilgiden nefret etmek ile insanlıktan nefret etmek arasında bir fark olmadığını bilmemiz nefret suçlarının işlenme nedenlerini anlamamız için yeterli mi sizce?
Bilgiden nefret etmek dediği şey, tamamen yine önyargıyla ilgili… Çünkü hiçbir enformasyona ulaşmayan, ulaşmak istemeyen insan diyor ki: “Bırakın ben o nefretimle yaşayayım.” Bu, çok iptidai bir duygu ama “Ben ondan besleniyorum” diyor. “Sen bana” diyor, “doğru bilgiyi vereceksin, doğru enformasyonu vereceksin, benim o inancımı, nefretimi, verdiğin bilgiyle çelmeye çalışacaksın. Bunu ben reddediyorum. Bütün alıcılarımı kapatıyorum. Ben bu kendi nefret dağarcığımda boğulacağım, gömüleceğim, nefret suçlarımı işleyeceğim” diyor. En basit haliyle böyle… Dolayısıyla da enformasyona karşı, bilgi edinmeye karşı kapılar kapalı bu kişilerde. Ve bence nefret suçlarına giden yolda da bunlar tam donanımlı, tam teçhizatlı, “hurra” gidiyorlar.

yasemininceoğlu3

Nefreti birçok şekilde tanımlayan ve açıklamaya çalışanlar olmuş tarihte. Sendrom olarak, “duygusal bir tutum olarak” vs. Benim kitapta asıl takıldığım, René Descartes’ın yorumu. Descartes Ruhun İhtirasları adlı eserinde, nefretin her halükârda zarar veren bir şey olduğunu belirtiyor. Kötülüğe ve nefretle sürüklendiğimiz hareketlere sevgiyle olanlardan daha fazla sürüklendiğimizi iddia ediyor. Buraya kadar tamam ama nefretin kederle birlikte hareket ettiği fikri için ne söylersiniz? Baruch Spinoza da en önemli eseri Etika adlı kitabında, “Sevgi bir dış nedenin fikriyle birlikte olan sevinçten başka bir şey değildir. Kin de (nefret) bir dış neden fikriyle birlikte olan kederden başka bir şey değildir. Bundan sonra seven kimsenin sevdiğiyle birlikte bulunmaktan zevk duyduğunu, onu elinde tutmaya çalıştığını, tersine kin (nefret) duyan kimsenin de kinin (nefretin) konusunu uzaklaştırmaya ve onu yok etmeye çalıştığını görürüz” diyor.
Burada tabii iki uç var. Bir yanda nefret, sevgi ama bir yanda da keder var. Nefreti, gerçekten olumsuz bir duygu olarak kabul edersek, kederin de, hüzün, melankoli durumunu; acı, umutsuzluk gibi yananlamlarını düşündüğünüz zaman, nefret ve kederin bir arada yürümesi, birbirinden beslenmesi, birbirini provoke etmesi kaçınılmaz diye düşünüyorum. Şahsi fikrim bu…

Nefret söylemi ve/veya nefret suçunu ideolojilerle nasıl ilişkilendirirsiniz?
Nefret söylemine bir örnek: “Hem komünist hem eşcinsel!” Komünizm ideolojisi ama ne şekilde? “Hem özürlü hem CHP’li” gibi. Siz orada kalıp yargılarla, belli birtakım grupları tamamen aşağılayıcı, hedef gösterici bir şekilde sunuyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz, dil, kendi içinde kurgulanan ve toplumsal kökenli bir ideoloji. Söylem derken, Yasemin’in Sibel’e hangi mesajı, hangi çevreleyen koşullar altında ve hangi kasıtla verdiği çok önemli. Dolayısıyla orada o ifade biçimi, söylem ile bağlamın bir arada işlerlik göstermesi çok ayrı bir şey. Nefret söylemini teşhis ederken oralara da çok iyi bakmak lazım…

İfade özgürlüğünün genel ahlak, devlet güvenliği, çocuk pornografisi gibi gerekçelerle sınırlandırılmasını savunan bir hukuk düzeninin, konu nefret söylemine geldiğinde pasif kalmasını ya da yanlı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu çok yanlış bir şey. Hem internete hem de Ceza Kanunu’na bakın, var olan ama işlemeyen şeyler var. Hep böyle katalog suçlar üzerinden gidiliyor. Bütün uğraşımız, çabamız bu yüzden. Sırf bu yüzden bu yasaya ihtiyaç var. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Yani siz 75 milyon, Boşnak’ı, Arnavut’u, Zaza’sıyla vs. bir arada yaşayacaksınız ve hep, birtakım ötekiler olacak ve hep, birtakım suçlar işlenecek. Yani, bu yasanın bugüne kadar görmezden gelinmiş olması en büyük sorun. Demin de dediğim gibi, Anayasa’da 216. madde dışında nefret söylemini kapsayan hiçbir madde yok. Türkiye’nin, nefret suçları mevzuatına kavuşması şart! Türkiye’de daha uygulanabilir olan, daha pratik olan ve üzerinde düşünülen, beraberinde bir sürü zorluk getireceği için özel yasa değil, Ceza Kanunu’na bazı maddelerin ilave edilmesi. Bizim platformun önerileri var. Şu anda Anayasa hazırlıkları, tartışmaları var. Biz diyoruz ki: Çok kimliklilik ve çok kültürlülük Anayasa’nın girişine, özellikle bir koruyucu madde olarak, ötekileştirilmiş grupları korumak üzere konsun. Bunu gerekli mercilere de ilettik.

Peki, devletin ideolojik aygıtı olan medyada durum ne? Bu konuda medyanın işlevi ve sorumlulukları neler? Ve internette de tabii ki. Orada durum biraz daha vahim gibi görünüyor. Gerek haberlerde, gerek haberlere yapılan yorumlarda, gerekse çeşitli ırkçı sitelerde…
Medyayı dördüncü kuvvet olarak adlandırıyoruz. Yani, yasama, yürütme, yargıyı denetlemesi gereken, eleştirmesi gereken, muhalif duruş sergilemesi gereken ve hatta Batı demokrasilerinde, “watchdog” dediğimiz, bekçi köpeği rolü üstlenmesi gereken ve kamunun bilgi edinme hakkından doğan bir erk, güç. Ama günümüzde bakıyorsunuz ki, medyanın hiç böyle bir derdi yok. Tamamen medya patronlarının kendi, diğer alanlardaki, sırf medya endüstrisinde değil, farklı endüstrilerdeki faaliyetlerini, bir tür tanıtımını yaptığı, propaganda bakanlığı gibi çalıştığı, çıkarlarını kolladığı ve büyük sermayenin siyasetle çok sıkı fıkı ilişkiler içerisinde olduğu bir medyayla karşı karşıyayız. Türkiye’de de aynı şekilde, ABD’de de Tanzanya’da da. Tamam, bazı ülkelerde otoriter düzenle bire bir ilişkili, otoriter düzen içerisinde daha otoriter bir medya rejimi görmek mümkün. Ama diğer Batılı demokrasilerde özgür bir medya var demek değil bu. ABD’de medyaya otosansür uygulandığını görüyorsunuz. Türkiye’de de çok yaygın şimdi. Gazetecinin kendi kendine uyguladığı sansür ki, bir gazeteci için en acıklısı bu. Ama ne yazık ki, bu şartlar altında gazetecilik yapan bir sürü gazeteci var.

Medya okul, din, aile gibi devletin ideolojik aygıtı olarak egemen ideolojinin, resmi ideolojinin yeniden üretilmesinde, meşrulaşmasında çok önemli bir araç olarak hizmet ediyor. Hegemonik ideolojinin karşısında kamuoyunun, toplumun rızasının, toplumsal onayının üretiminde çok önemli bir etken. Ne yapıyor? Gündemi belirliyor. Gündemi belirlerken yatay bir şema içerisinde hangi konuların öncelikli olacağını bize dayatıyor. Ama bize sunulanın içerisinde biz sadece sunulanları görüyoruz. Sunulmayanı, arka planı bilmiyoruz. Türkiye’de okuma yazma alışkanlığı çok fazla gelişmediği için, gazete tirajları hâlâ 5,5 milyonları aşamadığı için, en çok televizyondan haberler alındığı için, bir eleştirel düşünme, bir arka plan sorgulama, “Niye bana bu haber verilmiyor?” ya da “Niye bana bu küçücük haber büyüteç altında gözüme sokula sokula veriliyor?” gibi bir, hani, iyi bir medya okuryazarı olamamanın getirdiği şeyle, size medyanın saçtığı o ideolojik zehre maruz kalıyorsunuz. Onu eleyebilmeniz için, biraz sorgulayıcı olmanız gerekiyor. Haberi iyi okumanız için tabii belli bir bilinç ve birikim gerekiyor. Haberlerde eksik bilgilendirme, haberi yönlendirme, çarpıtma, tahrif etmeye çok sık rastlanıyor. Belli gruplarla ilgili haberlere baktığınız zaman, onları kategorize eden, onlar hakkında kalıp yargılar kullanan, nefret söyleminde bulunulan birçok örnek görüyoruz. Belli grupları aşağılayan… Eskiden çok gördüğümüz manşetler, “pis Çingene”, “korkak Yahudi”, “Ermeni dölü” belki artık yok ama buna mukabil, köşe yazılarına, sütun aralarına taşınan nefret söylemi hâlâ var.

İnternet siteleri?
En kontrolsüz alan internet… Sosyal medyada müthiş bir ırkçılık, ırkçı şiddet, şovenizm, milliyetçilik, kadın düşmanlığı, yani aklınıza gelebilecek “öteki” dediğimiz kesimi vuran haberler var. Fakat en vahimi ve en çok içerik analizine tabi tutulması gereken, haberlere okurların verdiği yorumlar. Bir de, birtakım internet siteleri, Facebook siteleri açılıyor. Buraya baktığınız zaman, 15.000 site yasaklı ama hiçbirinde, demin söylediğimiz nefret söylemi, ırkçılık, ayrımcılık kriterleri yok. Hep katalog suç ya da çocuk pornografisi, fuhşa teşvik, kumara teşvik, Atatürk’e sövmek vs. Tamam bunlar anlaşılır şeyler ama bazı kırılgan kesimlerin her gün haklarının ihlal edilmesi ne? Bütün yurttaşlar ve devlet de buna seyirci. Devlet çocukları “ahlaklı” yetiştirmek adına birtakım önlemler alıyor. “Güvenli internet” adı altında ciddi bir sansürcü uygulama var. Dünyada başka hiçbir örneği yok. İnsanların evlerinde ebeveynleri varken, devletin size bunu zorla dikte ettirmesi olacak şey değil.

Peki neden diğer taraflara da aynı hassasiyeti göstermiyorlar? Soru bu. Çünkü susmak onay verdiğiniz anlamına geliyor. Siz bunları cezalandırmadıkça meşrulaştırmış oluyorsunuz. Meşru kılıyorsunuz. Herkes elini kolunu sallaya sallaya birbirine hakaret ediyor, biri diğerini töhmet altında bırakıyor. Burada da devletin çok büyük yükümlülükleri var. RTÜK’ün de aynı şekilde problemleri var. Birtakım kliplerin, “öpüşme sahneleri” yüzünden yasak edilmesi gibi. “Aile ahlakı” deniyor. “Türk aile yapısı” deniyor. Türkiye’de bir aile tipi var mı acaba? Siz de Türk’sünüz, ben de Türk’üm ama herkesin ayrı bir aile yapısı var. Böyle muğlak bir laf üzerinden insanlara nasıl “Türk aile yapısı” diye bir şey dayatabiliyor, radyo televizyon yayınlarını denetleyen bir kuruluş? Bu anlaşılır gibi değil mesela. Diğer ülkelerde RTÜK tarzı kuruluşlarda şiddeti öven, şiddete teşvik edecek yayınlar yasaktır. Bizde ise öpüşme sahnesine pornografi deniyor ve yasaklanıyor. Birtakım kavramlar, tanımlar yeniden gözden geçirilmeli. Eğitime çok inanıyorum. Ve eğitimin sürekliliğinin olması gerektiğini düşünüyorum.

Umutlu olduğunuzu biliyorum ama yine sormak istiyorum: Umutlu musunuz?
Umutluyum. Diyelim tersi. “Ben umutsuzum” deyip, şu kitabı ortaya hiç çıkarmasa mıydık? 2009’dan beri 22 tane çalıştay, 2-3 uluslararası konferans düzenledik. Daha dün bir davet aldım. BM Dünyadaki nefret suçları üzerine bir rapor hazırlıyor ve beni Floransa’ya, 26-27 Mart tarihleri için konuşmacı olarak davet ediyor. Demek ki, ses getiriyor. Kıvılcımlara sebep oluyor. Ha, diyeceksin ki, yaptın da nereye geldin?

Ben demem.
Diyen var. “Boşuna uğraşıyorsun, kendine yazık, sonuçta bu yasa çıkmaz” diyen çok. Ben elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Ben ve bu amaç için bir araya gelmiş tüm arkadaşlarım belki başarılı olamayız, sukutuhayale uğrarız ama bir mücadele veriyoruz. Türkiye’yi çok seviyorum ve hakikaten, insanların Türkiye’de iyi bir şekilde yaşamayı hak ettiğini düşünüyorum. Kendim de onlardan biriyim. Dolayısıyla ben elimden geleni ardıma koymadan bu işle uğraşıyorum. Ama sonucunda ne olur bilemem. Umutlu olmak zorundayım. Ben umutsuzum ama bununla uğraşıyorum dediğiniz an yenik düşersiniz. Bu, her savaşta böyledir. Bir kanser hastasının yakınlarına sorsanız, ben yaşadım babacığımda, son güne kadar umut hep var. Başka türlü ayakta kalamazsınız. Bu çalışmaya da hakikaten çok emek sarf ettik. 2,5 sene sürdü bu. Makaleleri topla, insanları topla, revize et o kadar insanın dili, bir sürü makale peş peşe, onların edit edilmesi vs. Ve ben, bunun boşa çıkmaması gerektiğine canıgönülden inanıyorum. İnanmak istiyorum. Ha, olmazsa şunu diyeceğim: Ben bana ve arkadaşlarım kendilerine düşen her şeyi yaptık ama olmadı. Bunu diyebilmek bile o kadar güzel ve iç rahatlatıcı bir şey ki. Önüne bir hedef koymuşsun. Bir adım öne atıp sonra geri dönemezsin. Üstüne gideceksin. Hayatta her şey öyle değil mi? Yoksa niye yaşıyoruz ki?

Son olarak: “Sadece umutsuzların hatırı için” mi size umut bahşedilmiş?
(Gülüyor) Bahşeden kim?

Bilmiyorum. Walter Benjamin…
Biliyorum. Biliyorum. Walter’ı çok severim. (Gülüyor) Güzel bağlamışsın. Siz bulmuşsunuz sorunuza yanıtı. Daha ne diyebilirim ki? Evet diyelim. Evet. Tebessüm edelim…

Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları/ Derleyen: Yasemin G. İnceoğlu/ Ayrıntı Yayınları/ 1. baskı 2012/ 384 Sayfa

Yasemin G. İnceoğlu; Yüksek lisans ve doktora derecelerini Marmara Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden alan Yasemin G. İnceoğlu üniversitenin aynı bölümünden “doçent” ve “profesör” unvanını aldı. İnceoğlu 2004 yılından bu yana Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Özellikle; “Medya-Savaş”, “Medya Etiği”, “Haber Medyasında Profesyonel Sorumluluk”, “Medyada Kadın İmajı ve İnternet”, “Çocuk Pornografisi” konularında çalışmalar yapan İnceoğlu, Nisan 2007′de oluşturulan Medya Gözlem Platformu’nun kurucu üyeleri arasında yer almaktadır. Yayımlanmış diğer eserleri ise şunlar; ‘Uluslararası Medya Medya Eleştirileri’ (Arş.Gör. Yeşim Korkmaz ile birlikte), ‘Dişilik, Güzellik ve Şiddet Sarmalında Kadın ve Bedeni (Altan Kar ile birlikte)’, ‘Metin Çözümlemeleri’ (Nebahat A.Çomak ile birlikte), ‘Medya ve Çocuk Rehberi:İletişim Araştırmaları İçin Rehber Kitap’, ‘Gazetecilik 24 Saat’, ‘Medya ve Toplum’

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.