“Bu kâğıda bağırmak gibi bir şey.”

 

“Yara! Ben derisi yüzülmüş bir yarayım. Seksen yıldır yüreğimde açılan bu yara bugüne kadar ne iyileşti ne de kabuk bağlayabildi. Bu yara öyle bir yara ki, kabuk bağlayıp iyileşeceğine, her geçen gün biraz daha büyüdü. Yara büyüdükçe ben küçüldüm, ben küçüldükçe yaram büyüdü. Öyle ki upuzun ömrümün sonunda ben bu yaradan ibaret kaldım. Yara! Kapkara bir yara!” Yavuz Ekinci, büyük ses getiren ikinci romanı Cennetin Kayıp Toprakları’yla tarihimizin yüzleşilmesi gereken acılarının yüz yıla yansıyan hayat hikâyeleriyle buluşturuyor bizi. Yavuz Ekinci, yaşadığı topraklardan kendisine miras kalan acıları anlatırken, coğrafyanın nasıl kadere dönüştüğünün de altını çiziyor. Yavuz Ekinci’yle Cennetin Kayıp Toprakları’nı konuştuk. Doğduğu topraklardan ötekileştirilerek uzaklaştırılan, kıyım ve yıkıma uğrayan insanların hayat hikâyesini…

Haticenin ipte sallanan oğlu Mirzaya bakan gözleri, acının dilsizleştiğini gösteren bir fotoğraf gibi. Coğrafya kader midir? Dilsiz acılar coğrafyası “ölüm” kokan yazgısını değiştirebilecek mi?
Evet, coğrafya kaderdir. İbni Haldun’un bu sözünü ilk okuduğumda bir sırrı bilmenin şaşkınlığını ve mutluluğunu yaşadım. Ölüm kokan yazgısını değiştirmesini umuyorum. Fakat bu coğrafyanın ölüm kokan yazgısı değiştirilse de bunun enkazı ve travmaları yıllarca sürecek.

Pepuk kuşuyla bir ironi mi yaratmak istediniz? Birbirlerini öldüren kardeş halklar pepuk kuşu gibi bir gün “ah” edip, kayıplarına birlikte ağlayabilecekler mi?
Pepuk kuşunu ironi olsun diye kullanmadım. Açıkçası niye kullandığımı bilmiyorum. O bölümü bir gece yarısı yazdım ve ansızın pepuk kuşu gelip metne kondu. Bu sorunuz bağlamında pepuk kuşunu düşününce iyi ki de o gece gelip metnime kondu diyorum. Kardeş kavgası deyince nedense Mahsun Kırmızıgül’ün “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye” parçasını hatırlıyorum. Şu an kulaklarımda çalınmaya başladı. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde, ya neden biri gidip ona “ilk cinayetin” iki kardeş olan Habil ile Kabil arasında olduğunu söylemiyor diye düşünürdüm. Bir gün pepuk kuşu gibi kayıplarımıza birlikte ağlayacağımızı biliyorum…

YAVUZ.EKİNCİ1

“Kuré min, dinya siya dareké ye” (“Oğlum, dünya bir ağaç gölgesidir”) diyor Hasan Dede. Ağaç gölgesi bilgeliği de temsil eder. Hasan Dede yaralı ruhunun ıstırabıyla mı söylüyor bu sözleri?
Doğayla iç içe büyüyenler aynı zamanda birer bilgeye dönüşürler. Aslında onların her söylediği binlerce yılın gözleminden ve çıkarımından gelir. Hasan Dede, bu sözle dünyanın geçici olduğuna vurgu yapıyor. Hasan Dede iyilik yaparak Almast’ı ölümden kurtarır. Fakat Almast’ın ruhunun yaralı olduğunu biliyor. Bu yüzden yaralı ruhunun ıstırabıyla bunu söylüyor.

Neden herkes hikâyesini bilmediklerine bu kadar düşman?
En çok hikâyesini bilmediklerimize düşmanız çünkü onu tanımadığımız gibi onun hikâyesine de eşlik edemiyoruz. Hikâyesini bilerek ona eşlik etmiş olsaydık, ona karşı bu kadar korkunç olmazdık. Bu yüzdendir ki idama götürülenlerin ve kurşuna dizilenlerin gözleri bağlanır. Katil maktulün hikâyesini görmekten korkar, çünkü bir insanın hikâyesini en çok gözleri anlatır.

“Düşünü kurduğumuz cennet her gün bizden biraz daha uzaklaştı ve en sonunda Kaf Dağının ardına düşen bir masala dönüştü. Bu yüzden, her geçen günün ardından içimden cennet tasvirini söküp yerine öfkemden yoğurduğum cenneti diktim…” Rüstem, yüreğini kin ve öfkeyle dolduran yolculuğu bu sözlerle özetliyor. Gündelik hayatın içinde kini büyüten olgular, savaşın kendisinden daha tehlikeli bir hale dönüştü. Bu durumun sonuçları nasıl tehlike yaratıyor? Bu durumu siz nasıl yorumluyorsunuz?
Kin ve öfke sokaklarda her gecen gün verimli bir toprakta filizlenmiş bir sarmaşık gibi boy atıyor. Bu durumun sonucu büyük delilik ve akıl tutulmasıdır. Bu akıl tutulmasının numunelerini son zamanda çok net görebiliyorum. Açlık grevleri için kamuoyu oluşturmak amacıyla yapılan basın açıklamalarının ardında sokak aralarına kaçışan göstericileri esnaf ve çevredeki halk dövmeye hatta linç etmeye kalkışıyor. İşte akıl tutulması ve büyük delilik burada yatıyor.

Hastane koridorunda otopsi raporunu bekleyen Rüstem, “Bu insanlar neden mutsuzluğun farkında değiller? Mutsuzluğu bilmeyen bunca mutlu insanın arasında yaşamak ruhuma ağır geliyordu” diyor… Başkalarının acılarına uzaktan bile bakamaz hale gelmek, insanlığımızdan ne kadar uzaklaştırıyor bizi?
İnsanlığımızdan çoktan uzaklaştık. Başkalarının acıları artık bizi ilgilendirmiyor. Bunu doğal afetlerde ve savaşlarda gördük. Çünkü büyük bir yalanın içinde yüzüyoruz. Bu büyük yalan artık aldığımız nefese dönüştü. Acıyı ancak biz yaşarsak algılayabiliyoruz. Onun dışındaki tüm acılara kör, sağır ve dilsiziz…

YAVUZ.EKİNCİ2 YAVUZ.EKİNCİ3

Bir ailenin tarihi özelinde bölgede yaşanan, ancak daha önce defalarca da işlenen pek çok acı olaya mercek tutuyorsunuz kitapta. Sizin kitabınızı diğerlerinden ayıran nedir?
Bu soruya benim cevap vermem çok zor. Bu soruya okurlar ve zaman karar verecek. Taraf Kitap Eki’ne “Bu romanı yazdım çünkü…” diye bir yazı yazarken bu soruyu çok düşündüm. Orda belirttiğim ve anlattığım bir hikâyeyi sizinle paylaşmak isterim. Bu hikâye benim yazarlık hayatımda Kutupyıldızı kadar önemli. Italo Calvino’nun Yeni Dünya Ne Kadar da Yeniydi! denemesinde Paris’te açılan “Avrupa’nın Gözüyle Amerika” sergisinde 1505 yıllarında yapılan ve Avrupa resim tarihinde resmedilen ilk Amerikalı’nın gösterildiği resimden bahseder. Ressam, Amerikalı’yı İsa’yı bebekken görmeye gelen bir kral olarak resmetmiştir. Amerikalı’nın başında bir telek tacı ve elinde de Tubinambalı bir ok vardır. O dönemde bulunan yeni toprakların Asya’nın, Uzakdoğu’nun bir parçası olduğuna inanılmaktadır. Bu yüzden ressam adamın sırtına Batı giysilerini ve ayağına da Batı pabuçlarını giydirtmiştir. Oysa ressamın bakarak resmini çizdiği adam çırılçıplaktır. Bana göre sorun ressamın o çıplak Amerikalı’yı Hintli olarak algılaması değildir, asıl büyük sorun daha sonra Amerikalı’nın da kendini Hintli sanmasıdır. Benim edebiyat anlayışım için bu hikâye Kutupyıldızı gibidir. Kürtlerin yaşantılarıyla ilgili romanları, hikâyeleri ve filmleri merak ederim. Okuduğum romanlarda ve izlediğim filmlerin büyük çoğunluğunda o ressamın bakışını gördüm. Bunun dışında Kürtlerin hikâyelerini anlattıkları eserlerde de ressamın çıplak Amerikalı’ya baktığı gibi kendilerine baktıklarını görünce üzüldüm. Romanımın bu iki bakıştan da uzak olmasını isterim. Yazarken de bunu hep düşündüm. Ama bu ayrımı benim yapmam çok zor.

“Yara! Ben derisi yüzülmüş bir yarayım. Seksen yıldır yüreğimde açılan bu yara bugüne kadar ne iyileşti ne de kabuk bağlayabildi. Bu yara öyle bir yara ki, kabuk bağlayıp iyileşeceğine, her geçen gün biraz daha büyüdü. Yara büyüdükçe ben küçüldüm, ben küçüldükçe de yaram büyüdü. Öyle ki upuzun ömrümün sonunda ben bu yaradan ibaret kaldım. Yara! Kapkara bir yara! Haticenin yani Almastın öyküsü, tarihin yüzleşilmesi gereken sayfalarını anımsatıyor. Kendinden olmayanı reddedip zulmetmek, bir kıyıma ortak olmak nasıl bir insanlık halidir? Bu yara nasıl iyileşir?
Kendinden olmayanı reddedip zulmetmek insanlık dışıdır. Ve tüm dinler ve düşünürler de bunu dile getirirler. Oysa insanlığın pratiği bu değil. İnsanların pratiği zulmetmek ve kıyımdır. İnsanlığın pratiği senden olmayanı ezme ve kendine benzetme üzerine kuruludur. Bu yara kolay kolay iyileşmez. “Bazı yaralar asla kapanmaz.” İşte Almast’ın ve torunlarının yarası böyle bir yaradır.

Yıllarca bastırılmış acılarını sese dönüştürenlerin savaşını nasıl değerlendiriyorsunuz peki? Acıları, yeni acılarla onarmak mümkün mü?
Bu kâğıda bağırmak gibi bir şey. Acıları yeni acılarla onarmak imkânsız. Acıyı acıyla ölçmek insanlık dışıdır. İntikam, ağrıyı dindirmek için kısa süreli yapılan bir ağrı kesici gibidir.

Kitabı üzüm, nar ve incir isimleriyle üç bölüme ayırma nedeniniz nedir? Bu meyveler, bu metinde neyi işaret ediyor?
Üzüm, nar ve incir. Bu üç meyve aynı zamanda cennet meyvesidir. Ve Kuran’da adları geçer. Onları seçmemin nedeni onlara yüklenen anlam ve algıdır. Üzüm salkım halindedir. Mutluğu ve birlikteliği simgeler. Birbirine benzerler. O yüzden birinci bölümü o salkımdaki bir üzüm tanesi olan Rüstem’e anlattırdım. İkinci bölüm “Nar”. Nar Ermenilerde kutsal sayılan bir meyvedir. Kırıldığında birbirine sarılı nar taneleri her tarafa dağılır. Sürgünü en güzel yere çakılıp etrafa dağılan nar taneleri anlatabilir. 1915 katliamından Ermeniler yere çakılan bir nar gibi her tarafa dağıldı. Bu yüzden bu bölümü o katliamda sağ kurtulan Almast’a anlattırdım. Üçüncü bölüm “İncir”. İncir saklamayı ve gizlemeyi temsil eder. Çünkü Âdem ve Havva cennetteki yasak meyveyi yediklerinde karşılarında Tanrı belirir. Âdem ve Havva çıplaklıklarını incir yaprağıyla örterler. Bu yüzden bu bölümü birinin ağzından anlatmak yerine resmettim. Mirza ve Rüstem annelerini gömmek için yola çıkarken aslında her tarafın bir mezarlığa dönüştüğünün farkında değiller. Oysa görmek istemediğimiz için üstünü sessizlikle örttüğümüz o coğrafya birer mezarlığa dönüştü.

YAVUZ.EKİNCİ5 YAVUZ.EKİNCİ4

Masal! Masalları hiç bilmeyen çocukların ülkesindeyiz. Cennetin Kayıp Toprakları, gerçeğin masala, masalın gerçeğe dönüştüğü Mişritanın masalı mı?
Masalsız büyür çocuklar. Günümüzün çocukları masallarını kaybettiler. Aslında masallar insanlığın hafızasıdır. Evet. “Üzüm” bölümü Mişrita’nın kayıp masalıdır.

Dengbejlere de değinmişsiniz kitapta küçük bir ayrıntı olarak. Dengbejler sadece acıyı mı söyler?
Hayır. Dengbejler sadece acıyı söylemiyorlar. Onlar aynı zamanda büyük anlatı ustasıdırlar.

Sözlü tarihin öneminde dengbejlerin önemi nedir? Dengbejlik geleneği hâlâ devam ediyor mu?
Dengbejliğin önemi sözlü tarih bağlamında çok önemlidir. Çünkü dengbejler duydukları ve tanık oldukları bir olayı büyük bir ustalıkla anlatıya dönüştürüyorlar. Dengbejlik geleneği var ama bence yavaş yavaş içi boşaltılıp turistik bir metaya dönüştürülüyor. Otantik bulunuyor. Yani mecrasından çıkarıldı. Böyle bir dengbejliğin kimseye bir faydası da olmaz.

Dedem günahının utancıyla yaralıydı” diyor Rüstem… Hasan Dede kıyıma ortak olup, Ermenilerin katledilmesine göz yumduğu için kendisini affetmiş miydi ölürken?
Bilmiyorum. Başkaları seni affedebilir ama insanın kendini affetmesi çok zor hatta imkânsız. Affedilememek ve suçluluk duygusu ayağının altına batan bir dikene benzer. Ne çıkarıp kurtulabilirsin ne de orada olmasına dayanırsın. Hareket ettikçe canın yanar ve uğraştıkça da diken derine iner.

Ebubekirin dağa çıkışını önceleri onaylamasa da, gizliden gizliye gurur duyuyor Mirza. Taraf olma zorunluluğu mu, yoksa bir güce çocuğu aracılığıyla sahip olmanın güveni mi?
Mirza oğluyla gurur duyuyor. Aslında içten içe her baba oğluyla gurur duyar. Taraf olmanın zorunluluğu değil bu. Kendini pısırık ve korkak buluyor, o yüzden oğlunun cesaretiyle gurur duyuyor. Mirza bir daha devlet dairesine gitmemek için ölen oğlunun kimliğini diğer oğluna veren bir adam. Bunun yanında Ebubekir devletten korkmayı bırak, ona başkaldırmış.

Hogirin öldürülüşüyle birçok genç topluca dağa çıkıyor. Kitapta efsaneleşmiş gerilla Hogire yer vermeniz bir tesadüf mü?
Hogir ismini seviyorum. Xalil Xamgin’in “Hogir” parçası çok dinlediğim, ezbere bildiğim nadir şarkılardan biriydi. Bilinçli olarak seçmedim, doğal olarak metne konuk oldu. Muhtemelen Xalil Xamgin’i çok dinlediğimden kaynaklanıyor.

Hogire kitabınızda yer vermeniz nasıl karşılandı?
Hogir’ı kimse sormadı. Kitapla ilgili konuşup Hogir’in adını ilk söyleyen siz oldunuz.

Öldürülen gerilla cenazelerinin aileler tarafından teslim alınmasına izin verilmediği dönemler geride kaldı diyebilir miyiz?
Hayır, geride kalmadı. Maalesef geride kalmadı. Hâlâ bile öldürülen bir gerillanın cenazesini almak büyük bir sorun. Çünkü devlet yetkilileri aileye cenazeyi vermemek için bin bir sorun çıkarıyorlar. Verdiklerinde de cesetlerden geriye bir şey kalmıyor. Sigara yanıkları, kesik kulak, koparılmış parmaklar, çıkarılmış gözler…

YAVUZ.EKİNCİ6 YAVUZ.EKİNCİ7

Rüstemin öğretmeninin sınıfta Kürtçe konuşmayı yasaklayıp kırmızı kart cezası vermesi, bana İki Dil Bir Bavul filmini anımsattı… Bir yanda bu durum, diğer yanda bombalanan okullar… Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
İki Dil Bir Bavul filmi dil bilmeyen öğrencilere ders veren öğretmeni merkeze almıştı. Bu yanıyla da başarılıydı. Anadil bu film üzerinde günlerce tartışıldı. Ama bence bu film üzerinde anadili tartışmak sorunlu bir bakış. Çünkü anadilin en önemli mağduru olan öğrenciyi görmezden geliyoruz. Ona asimilasyon uygulayan öğretmenin çektiği zorluklara bakıyoruz. Oysa anadili tartışacaksak öğretmene değil, öğrencilere odaklanmamız gerekiyor. Okulları yakma eylemine başından beri karşıyım. Bu düşüncemi her platformda da dile getirdim.

Cezaevindeki oğluyla Kürtçe konuştuğu için dayak yiyen Zübeyir, oğlunun hasretini sineye çekerek bir daha cezaevine gitmiyor. Eşinin ziyaret saati sonuna dek oğluyla karşılıklı susmayı hazmedemediğini, oğlunu hapishaneden gelen cenazesinde son kez gördüğünü Molla Mahfuza anlatırken,Eğer cennetin dili de Türkçeyse ben o cennete ayak basmam, bunu iyi bil. O cennet bana anamın koynu gibi haram olsun. O, yakıtı insan ve taş olan cehenneme gönül rızasıyla giderim” diyor… Anadilden yoksun olmak neler yüklüyor insana?
Anadilinden yoksun olmak insanı yarım bırakıyor. İnsanı hiçleştiriyor. Yarım kalmışlık ve hiçlik duygusu öyle bir duygu ki ruhunda bir daha hiç silinmeyecek bir lekeye dönüşüyor. Ve o leke zamanla tüm bedenini sarıyor. Dil insanın vatanıdır.

“Keşke abim Ebubekir bu gece bu karakola saldırıp bizi kurtarsaydı! Ebubekirin öç alırcasına karakol komutanını kurşuna dizişini gözümde canlandırdım. Abimi düşününce gözümde Rambo canlandı.” Yıkımların, kıyımların yaşandığı coğrafyada geçen çocukluğunun en çarpıcı noktalarından biri belki de bir empati kapısını aralıyor... Köyü jandarma basıyor, köylüler çırılçıplak soyularak, kanlar içinde bırakılana kadar dövülüp işkence görüyorlar. Bir çocuğun yaşayacağı en büyük vahşet ve dehşet anlarından birini anlatan Rüstem, dağa çıkan abisinden medet umuyor. 90’lı yıllarda çocuk olanların yaşadıkları travmalar bugüne nasıl yansıdı sizce? Böyle bir travmaya sahip olarak büyüyen çocuğu barışa kim inandırabilir ki?
O travmaları yaşamış birini barışa ikna etmek zor. Ama imkânsız değil. Benim o travmayı tanımlamam çok zor. Çünkü o travmayı iliğine kadar yaşamış biriyim. Dünün çocukları bugünün gençleri, onurlu bir barışın yanında olacaklarından hiç şüphem yok ama onların bir daha kimseye baş eğmeyeceklerini çok iyi biliyorum. Çünkü hem öfkeliler hem de özgüvenleri yerinde. Babasını önünde çırılçıplak soyan adamı hiçbir zaman ne unutur ne de affeder. Çünkü bir oğul için en büyük yıkım babasının ölümü ve çaresizliğidir.

Molla Mahfuz, Ermenileri öldürdükleri günleri anlatırken, “Allah kimseyi şaşırtmasın. O günlerde tüm yaşadıklarımız bir delilik miydi?” diyor. Köyün en neşeli insanı Zübeyir, babası Hacı Arifin öldürdüğü Ermenilerin hikâyesini anlatırken gözyaşlarını tutamıyor… Bu noktada bir de şu soru geliyor akla, Kürtler tarihin pek çok döneminde sıkıntılar yaşamış olmalarına rağmen Ermenilere en çok zulmü de yine onlar yapmış… Bu durumu siz nasıl tanımlarsınız?
Maalesef tarih boyunca sıkıntılar ve acılar çekmiş olan Kürtler komşuları olan Ermenilere zulmettiler. Bu zulmü bütün Kürtler yapmadı, belli aşiretler yaptı. Bunları da o dönemde devlet zaten silahlandırmıştı. Bu durumu çok korkunç buluyorum.

“Artık neye ağlayacağımı bilemiyordum” diyor Hatice Nine. “Almast olan adımın Hatice olarak değiştirilmesine mi, Hıristiyan olan dinimin Müslüman yapılmasına mı? O dağ başında öldürülüp cesetleri kurda kuşa terk edilen babama, abime ve ablalarıma mı? Yoksa hiç istemediğim bir adamla evlenmeye mi? Ben neye ağlayacaktım?” Bazı yaralar asla iyileşmez demekten öte bir söz kalmıyor insana. Şimdilerde ise aynı topraklarda Ermeni kilisesi yeniden açılıyor, çanlar yeniden çalınıyor…
Ermeni kilisesi yeniden açılıyor veya çanlar çalıyor… Bunlar göstermelik çalışmalar. Daha bu yılın içinde Batman’ın Sason ilçesinde, Mereto Dağı’ndaki tarihi manastır yerle bir edildi. Bu ülkede sürdürülebilir kötülük var. Bu kötülük devam ediyor ve bunu sadece birkaç kişi yapmıyor. Bu sürdürülebilir kötülük bir devlet algısıdır.

YAVUZ.EKİNCİ9 YAVUZ.EKİNCİ8

Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri de Haticenin yani Almastın cesedine yapılan zulüm ve cesede bile kelepçe takılmak istenmesi. En kanlı düşmanına bile bu kadar zalim olabilir mi bir insan? Bu nasıl bir travmadır, nasıl bir kindir?
Bunun çok daha kötüsünü kendi gözlerimle gördüm. Bakın, bu yıl olmalı. Fotoğrafları internet sitelerinde bulabilirsiniz. Parçalanmış iki gerilla cesedi ayaklarından iple bağlanmış halde bir binanın girişindeki merdivenlerin önünde duruyor. Bu bina ve bu bahçe Şemdinli ilçe jandarma karakoludur. Yıl 2012. Nasıl bir kin olduğunu bilmiyorum. Allah bizi bu kinin şerrinden korusun…

Şu anda yaşanan açlık grevleri, anadil sorunu, seçilmiş vekillerin hükümetle yaşadıkları sorunlar. Aslında tüm bunlar kitapta anlattıklarınızdan çok da uzak şeyler değil. 90lı yılların acılarını unutamamışken, bugün yeniden o günlere dönmemek için ne yapmak gerekiyor?
O günlerde yaşanan acıların yaraları daha kapanmadan yeni yaralar açıldı. Bunları önlemek için Kürtlerin ve Türklerin birlikte yaşama fikri etrafında birleşmeleri gerekir. Birlikte yaşama fikri her geçen gün kan kaybediyor. Türklerin de barış için sokağa dökülmeleri gerekir. Açlık grevlerine karşı büyük bir suskunluk var. Bakıyorlar görmüyorlar, duyuyorlar işitmiyorlar… Günlerdir herkes “ama”yla başlayan cümleler kurup duruyor. Bunun yerine kararlı olmak gerekir. “Ama”nın ardına sığınıp konuşmak yerine kararlı olup bunun için eylem yapmak gerekiyor.

Kürt ve Türk halkları arasında her geçen gün büyüyen uçurum bu iki halkı uçurumdan topluca atacak mı, yoksa birlikte bir köprü oluşturulabilecek mi?
Açıkçası köprü oluşturacaklarından çok ümitli değilim. Ya köprü çoktan çöktü veya kimsenin bir köprü kurulmasına bir gereksinimi yok. Hele şu an iktidarda olan hükümetin söylemini dinleyince tümden umutlarım kırılıyor. Daha önce Meclis kürsüsünde idam edilen gençlerin mektubunu okuyup ağlayan başbakan şimdi idamı savunuyor. Bırakırlarsa darağaçlarını kendisi kuracak.

Cennetin Kayıp Toprakları / Yazar: Yavuz Ekinci/ Roman / Doğan Kitap / 1. Baskı Eylül 2012 / Kapak Tasarımı: Alexander Kranz /345 sayfa

Yavuz Ekinci; 1979 Batman’da doğumlu. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi sınıf öğretmenliği mezunu. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Türk Dili Ve Edebiyatı alanında yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Meyaser’in Uçuşu(2004), Sırtımdaki Ölüler(2007), Bana İsmail Deyin(2008) isimli üç öykü kitabı bulunan Yavuz Ekinci’nin; Tene Yazılan Ayetler(2010) ve Cennetin kayıp Toprakları(2012) iki romanı yayınlandı. Yavuz Ekinci’nin Yaşar Nabi nayır Dikkate Değer Öykü Ödülü, İnsan Hakları Derneği Öykü ödülü, Haldun Taner Öykü ödülü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü gibi önemli başarılara imza attı. Yazarın “İncir” adlı öyküsü, Tayfur Aydın tarafından İZ / REÇ adıyla sinemaya uyarlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.