‘Devletsiz olmakla babasız olmak arasında paralel bir ilişki var. Yetim olma duygusu… Kimsesizlik… Güvensizlik…’

 

“Rehberden hızlı hızlı isimlere baktım. Babamın ismi geçince bir an durdum ve su alan bir geminin ağır ağır batması gibi Yusuf’un görüntüleri zihnimde canlandı. Göğsü delinmiş, yüzü kanlar içinde, üstünde birkaç taş, etrafta karasinekler, kefensiz bir ceset… Ellerim titredi, gözlerim doldu. Biri boğazımı var gücüyle sıkıyor gibiydi, nefes alamıyordum. Yusuf’un yüzü anılarla yüklü gözümde bir karabasanın ardındaki renkler kadar capcanlıydı. Uzun zamandır ne zaman Yusuf’u hatırlasam gözlerimde dağ başında unutulmuş kefensiz bir ceset canlanıveriyordu.” Yavuz Ekinci, ‘Rüyası Bölünenler’ romanında, dağa çıkan kardeşi Yusuf’u aramak için memletine dönen kahramanının iç dünyasında geziniyor.

‘Kendiliğinden yanan ve bitip sönen bir mumun alevi gibi çaresizdim. Hayatım iki uyku arasında dolaşan kayıp bir rüyaydı.” Kitabın anahtarın satırlardan biri… ‘Rüyası Bölünenler’ hüzünlü bir roman. Dediğiniz gibi, kelimelerin ‘kafaları koparılmış kuşlar gibi’ kahramanın dilinden düştüğü bir metin. Neler söyleyebilirsiniz?
Hüzünlü bir roman fakat aynı zamanda umut dolu. Umutlu. Pes edip hayatına son verecek bir durumda olan İsmail, bir umutla yollara düşüyor. Acılarla boğuşan ve ölüm döşeğindeki baba, büyük bir umutla Yusuf’tan gelecek haberlere kulaklarını kabartmış. Babalarının oğullarını gömdüğü günlerden geliyoruz. Babaların ve annelerin, oğullarına ve kızlarına ait kemikleri aradığı günlerin şafağındayız.

Kahramanınızın, kardeşini aramak için çıktığı yolculuk, bir anlamda da yeniden babasının evladı olma mücadelesiydi. Ülkesini kuramamış, yol arkadaşlarını kaybetmiş ve babasının reddettiği bir erkeğin hikâyesinde anlatmak istediğiniz ne idi? Bu kayıpların ve imkânsızlıkların ortasındaki kahramanınız neyi temsil ediyor?
Bu kayıplar ve imkânsızlığın ortasındaki İsmail, yaşıyor olmanın suçluluğunu bütün ruhunda hissediyor. Yaşamak belki bir lütuftur ama yeri gelir bir azaba dönüşür. Kardeşini arama süreci aslında kendini bulma, kendini tanıma ve kendini affetme yolculuğudur. Bu yolculuk dışa dönük değil, içe dönüktür. Yani ruha, kalbe ve geçmişe yapılan bir yolculuktur.

image8-1

Başta ‘Yusuf Kıssası’ olmak üzere kutsal metinlerde anlatılan hikâyelere göndermeler, bazı kişi adları, doğal olarak gerçek mekânlar şehirler… Tüm bunlar baba-oğul meselesiyle, kardeşlikle ilgili büyük bir sözün peşinde olduğunuzu düşündürüyor okura. Öksüzlük ve Kürt topraklarında birey olmanın ruhuyla ilgili bir şey mi aradığınız?
Büyük bir sözüm yok, çok küçük bir hikâyem var. Ve bu küçük hikâyemin duygusuyla yolculuğa çıktım. Yakup, oğlu Yusuf’un yolunu gözlemekten ve ona olan özleminden kör olmuş bir babadır. Bugün binlerce gerilla babası da Yakup gibi oğullarının yolunu gözleyerek son nefeslerini veriyorlar. Bir baba oğlunu ancak Yakup’un Yusuf’u özlediği kadar özleyebilir ve ancak Yakup’un Yusuf’u sevdiği kadar sevebilir. Yusuf’un kardeşleri boyunlarına asılı suçluluk lanetiyle yaşarlar. Oysa tek suçları babalarının sevgisini kazanabilme arzusuydu. Yusuf kurtuluştur. Halkını ve Mısır’ı kıtlıktan kurtaran adamdır. Anlatmak istediğim hikâye ile Yakup, Yusuf’un ve Yusuf’un kardeşlerinin hikâyeleri arasında çok benzerlik vardı o yüzden ikisi arasında paralellik kurdum. Kürt toplumunda kimsenin birey olma lüksü yok. Çünkü geçmiş asla seni terk etmez.

Kutsal kitaplardaki mesellere, dinsel imgelere ilgi duyuyorsunuz. Cennetten kovulmaktan, Yusuf hikâyesine, yolculuğa yüklenen anlamlara kadar birçok paralellik kurulabilir anlattıklarınızla. Bu kitapta da diğer kitaplarda da bunun görmek mümkün. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
İlk okumalarımdan beri eski ve kutsal metinlere çok büyük bir ilgi duyuyorum. İnsanın ve insanlığın hikâyesi bu metinlerdir. İnsan ruhunun hikâyesi bu metinlerin satır aralarında gizli. Zaman geçer. Evlerimiz, köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz, yaşantımız, giysilerimiz değişir ama büyük hikâyemiz hiçbir zaman değişmez, hep aynı kalır ve hep aynı kalacaktır. Çünkü insan bir yolcudur, insan bir arayıştır, insan bir kayıptır, insan bir düşüştür… Ben insan hikâyesini ardından giden ve onu arayan bir yazarım. Hikâyelerim bu yüzden bu metinlerle akraba.

Kutsallıkla kurduğunuz ilgi, ödünç aldığınız imgeler sizce sizin romanınıza ne katıyor? Sizi yerel kıldığı, toprağınızla bağınızı ebedîleştirdiği söylenebilir mi?
Kutsallıkla kurduğum ilgi ve ödünç aldığım imgelerin romanıma ne kattığını bilmiyorum açıkçası hiç merak da etmedim. Fakat şunu çok net olarak söyleyebilirim ben kendimi benden önce hikâye anlatanların mirasçısı olarak görüyorum. Hikâye anlatma derdim ve arzumu onların devamı olarak görüyorum. Bir Sümerli yazarın tabletine kazıdığı hikâyenin devamıyım. 


İsmail, bir yerde “Babasızlık rüzgârda çatısı uçmuş viran bir eve benzer.” diyor. Kahramanınızın ‘devlet’siz olmakla ilgili kırık cümlelerini ve babasını kazanma mücadelesini birlikte görmek, yanlış bir okur perspektifi midir? Bu kahraman bölünmüş ve parçalanmış yurduna duyduğu his ile babasıyla kurmaya çalıştığı ‘tamamlanma’ hissi benzer duygular mı?
Devletsiz olmakla babasız olmak arasında paralel bir ilişki var. Yetim olma duygusu… Kimsesizlik… Güvensizlik… Sevgili Hrant’ın deyişiyle güvercin tedirginliği… Bu yıl iki olay yaşandı ve bu iki olay karşısında gözlerim doldu. Birinci olay barbar İŞİD çeteleri Şengal’ı talan edince Kandil’den otobüslerle yola çıkan gerillaları gördüğümde oldu. İkinci olay ise Kobani’ye destek için yola çıkan peşmergelerin gidişi. Oldum olası asker ve polisi hiç sevmedim. Asker ile polisi ne zaman görsem korku ve öfke bedenimde kök salıyor. Huzursuz oluyorum. Askerdeyken bir keresinde televizyon izliyordum ve çok dalmıştım bir anda içeriye askerler koşunca gayri ihtiyari olarak ellim cebime gitti ve kimliğimi aradım. Kimliği cebimde bulamayınca korktum ve sonra üzerimde de askeri elbise olduğunu görünce şaşırdım. Askerdim ama kendimi asker hissetmiyordum. Sonuçta peşmerge de gerilla da askeri bir birliktir fakat onların Kobani’ye veya Şengal’a gidişleri karşısında gözlerim doldu çok mutlu oldum. Gidip yol kenarında peşmergeyi karşılamayı bile çok istedim. Çünkü onların yaptığı bir babanın, bir devletin çocuklarına sahip çıkması gibi halkına sahip çıkıyorlar.

İsmail’in ‘davadan kaçmış devrimci’ hissiyatı, edebiyatımızda okuduğumuz benzerlerinden farklı. Mücadelenin göbeğinde bir ailesi olduğu için, ailesinden de kopma anlamına geliyor. Bu yanına vurgu mu yapmak istediniz?
Bir kahramanın hayatı çok nettir. Gidiş gelişler yok. Ama arada kalmış birinin hikâyesi çok karmaşıktır. Tutarsızdır. Buğuludur. Siliktir. Girintili ve çıkıntılıdır. İsmail kendini hep suçlu hissediyor. Dava arkadaşlarına, ailesine, kardeşine, davasına… Bu suçluluk duygusu ve huzursuzluk onun bir yere bağlanmasını, yaşam kurmasını da engelliyor. İsmail, doksanlarda ölmeyip bugün yaşayan birçok Kürt genç gibi yaşıyor olmanın mutluluğunu değil, yaşıyor olmanın derin utancını sırtında taşıyor. Ve bu utancı bir lanet gibi boyunda taşımaya da mahkûm biridir. Tıpkı kardeşini öldüren Kabil’in alnında taşıdığı leke gibi İsmail de alnındaki lekeyle yeryüzüne dağılıyor ve Kabil’in tedirginliğiyle yaşıyor. 

İsmail ‘Welcome to Kurdistan” tabelasını gördüğünde fotoğrafını çekiyor babasına göstermek için. Hissettiği gururdan da çekiniyor, ‘amma da milliyetçiymişsin’ diye uyarıyor iç sesi. Bu kahramanınızı anlatan bir durum. Sıcak mücadeleden kopmadan hissedilemeyecek bir soğukkanlılığa sahip, ama belki tüm bunların sonucunda kurtulamadığı ‘ihanet mi ettim?’ sorusu. Siz kahramanınızı nasıl anlatırsınız bu duygularının ortasında iken?
Kürt özgürlük hareketi sol kökenlidir ve üniversite çıkışlıdır. O zamanlar üniversitelerde yurtsever gençlik ile Türk solu aynı odalarda kalıyor ve birlikte hareket ediyorlardı. Bunlar arkadaş ve dosttular. Kürtler önce kendilerini solcu sonra Kürt olarak hissediyorlardı. Türk solundaki birçok kişiyse önce kendini Türk, sonra solcu hissediyordu. Bu denklem Türkiye’deki Müslümanlar için de geçerlidir. Solculuktan, Müslümanlıktan konuşursan hiçbir sorun yok. Ama gün gelir ağzından ‘Kürtler, kürtlük, kimlik, devlet, anadil’ dersen işte film orda kopar. Solcu arkadaşların seni “ilkel milliyetçilikle” dindar arkadaşların da seni ‘kavimcilikle, Allah’a şirk koşmakla’ suçlar. Bu konularda yazılmış bir ton bilgiyi de kaya gibi üstüne fırlatır. Bir daha da bunun altından çıkman imkânsızdır. Kürt hareketinde olup da ilkel milliyetçilikle suçlanmayan bir Kürt solcusunun olduğunu sanmıyorum. Oysa bu Türk solcuların içinde zaten bir ilkel Türk milliyetçiliği yatıyordu. Solcular, Kürtleri maalesef aşağılamaktan hiç vazgeçmediler. Zaten zaman içerisinde ne tuhaftır ki bu solcuların büyük bir kısmı ulusalcılığa ‘terfi etti’. Burada solcular derken yanlış anlaşılmasın herkesi tabii ki katmıyorum. Solculuğu yaşam pratiği haline getiren binlerce insan var ve bunlar başından beri mazlumların yanında oldukları gibi Kürtler’in de yanında oldular. Onlara çok teşekkür ediyorum. Kahramanım İsmail de bu söylemler arasında sıkışmış biri. Kürt bayrağı önünde duygulanırken hemen milliyetçilikle suçlanacağını düşündüğü için bu sefer o kendi kendini suçluyor.

image7-1

Romanınız, kahramanın babasının başucunda bulduğu ters dönmüş bir fotoğrafın hikâyesi diye de okunabilir. Orada ters döndürüp fark edilmeyi bekleyen bir fotoğraf. Bu romanın sonunda, siz baba-oğul ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Baba – oğul ilişkisi çok katmanlıdır. Bir görünen yüzü var, bir de görünmeyen. Madalyonun iki yüzü gibidir. Torun dede arasındaki ittifak veya sevginin nedeni nedir biliyor musunuz? İkisinin de düşmanı birdir. O yüzden dede ile torun her zaman iyi anlaşırlar. Bir babanın oğluna olan sevgisi hiçbir zaman bitmez. Onunla konuşmaz, onunla kavga eder, onu reddeder ama bir yerde de durmadan onu düşünür ve onu merak eder. Onun için endişe eder. Bunu çok küçük yaşta gördüm. Amcam lise yıllarındayken Kürt hareketiyle tanıştı. O zamanlar solculuğun ilk şartı ateist olmak ve dini reddetmekti. Ramazan ayında amcam ve arkadaşları köy meydanında sofra kurup yiyip içtiler. Dedem köydeki birçok insan gibi klasik bir dindardı. Dedem küplere bindi ve onu evlatlıktan reddetti. Gel zaman git zaman amcamın birçok arkadaşı ya gerilla oldu veya tutuklandı. Amcam da gözaltına alındı. O zamanların meşhur bütün işkencesini yaşadı. Yaklaşık iki ay işkencede kaldı. Derken tutuklandı ve Diyarbakır cezaevine atıldı. Üç yıl cezaevinde yattı. Babam her hafta cezaevine gidip onu ziyaret etti. Ama dedem bu üç yıl içinde bir gün olsun onu görmeye gitmedi açık açık onu hiç sormadı bile. Babam görüşmeden döndükten sonra dedem laf arasında amcamın durumunu öğrenmeye hep çalıştı. Amcamdan bahsedilince gözlerine sinen acıyı işte o günlerde gördüm. Fakat dedem amcam için endişelendiğini hiç kabul etmedi.

Son olarak, kitabınızla ilgili oldukça övgü dolu yazılar çıktı. Ancak Semih Gümüş, -özetle ve kabaca söyleyecek olursam- romanınızda ‘anlatım sorunları’ olduğunu, ‘dili süsleyen abartılar’ı beğenmediğini yazdı. Bu eleştiri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Metnimin savunmasını yapacak değilim. Evet dediğiniz gibi kitaplarımla ilgili çok farklı yazılar çıktı. Böyle farklı yazıların çıkması en doğal olandır. Yüzde yüz hemfikir olduğumuz her şeyin sorunlu olduğunu düşünen biriyim. Çıkan bütün yazıları sosyal medyadaki hesabımda paylaşıyorum. Bunları paylaşırken de hiçbir ayrım yapmadım. Övgü yazılara karşı koruduğum mesafe ne ise eleştiri yazılarına karşı koruduğum mesafe de aynıdır. Kitabımı okuyup düşüncelerini yazan herkese teşekkür ediyorum.

Rüyası Bölünenler / Yazar: Yavuz Ekinci / Roman / Doğan Kitap / 1. Baskı Ağustos 2014 / 144 Sayfa

Yavuz Ekinci; 1979’da Batman’da doğdu. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Üç öykü kitabı (Meyaser’in Uçuşu, 2004; Sırtımdaki Ölüler, 2007; Bana İsmail Deyin, 2008) ve iki romanı (Tene Yazılan Ayetler, 2010; Cennetin Kayıp Toprakları, 2012) yayımlanan Yavuz Ekinci, Yaşar Nabi Nayır Dikkate Değer Öykü Ödülü, İnsan Hakları Derneği Öykü Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödü¬lü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü gibi önemli ödüller kazandı. Yazarın “İncir” adlı öyküsü Tayfur Aydın tarafından İz/Rêç adıyla sinemaya uyarlandı (2011).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.