“Her metin diliyle ve oylumuyla gelir; sonrası yazarın bu alanın içinde adım atabilme yeteneğine bağlıdır.”

 

“Sonra, kahve yaptım. Bütün bunları yaparken elimden geldiğince ağır davrandım. Yazacaklarımı içselleştirmek, sonra da kendimden çıkıp bütün o sözlere dışarıdan bakmak için zamana gereksinimim vardı çünkü. Yazmaya oturmadan önce kendimden yorulup yabancılaşmak için, bildiğim yaşamlardan soyutlanıp öykü karakterlerinin dünyasına konuk olabilmek için zamana gereksinim vardı. Tabii dilimin yanmasına neden olan kahvenin soğuması için de…” Yekta Kopan’la Kediler Güzel Uyanır kitabını konuştuk…

Kediler Güzel Uyanır kısa öykülerden oluşuyor, hatta bazısı çok kısa, “şimşek çakımı” denen türden… Bir öyküyü kısa ya da uzun yapan şey nedir? Neden bazı öyküler birkaç satırda biter de bazıları yüzlerce sayfalık bir “öykü”ye bile dönüşebilir?
Tür tanımlarının dışında bir noktada düşünmeli ve metnin meselesini nasıl, ne kadarlık bir düşünce alanında anlatmak istediği noktasına yoğunlaşmalıyız sanırım. Kimi zaman metin üstünden hesaplaşmak-sorgulamak istediğiniz konuda sayfalar dolusu yazabilirsiniz, kimi zaman da meselenizi birkaç satır içinde aktarmayı seçebilirsiniz. Bir metni oluştururken dilin içinde düşünmeye başlarım ve o dil dünyası anlatacaklarımın sadece yapısını değil uzunluğunu da belirleyebilir. Her metin diliyle ve oylumuyla gelir, sonrası yazarın bu alanın içinde adım atabilme yeteneğine bağlıdır.

Bu tür, kısa öykülerin yer aldığı kitaplarda mutlaka yazarların kendi iç sesi daha gür çıkar, yazarlığın oyuncaklarından daha fazla söz edilir… “Hanımefendi”deki yorgun ve umutsuz yazar, “Müsvette”deki mürekkep konuşması… Ve o muhteşem ilk paragraftan sonra kitabı bırakıp olacakları tahmin etme oyunu… “Ünlem ve Mat”taki… Bu kitap, yazarın yazı masasını ve entelektüel oyuncaklarını okurla paylaştığı kitaplardan biri mi?
Yazı masasının üstündekileri okurlarla paylaşmak Kediler Güzel Uyanır’ın dünyasına uyan bir tanımlama olur. Ama açıkçası, bu bakış açısı sadece bu kitapla sınırlı değil. Önceki kitaplarım da bu bakış açısının çerçevesinde oluşmuştur. Örneğin “Karbon Kopya”, okurluk yolculuğumun sayısız durağından göstere göstere geçer. Hem birikimimi hem de oyunlarımı “göstererek” paylaşmaktan ve bu sayede okurda yeni bir okuma yolculuğunun kapılarını açmaktan hoşlanıyorum. En azından o kapıyı aralama ihtimalinden.

Bir önceki kitabınız Bir de Baktım Yoksun için, “Bu kitabı yazarken ölüm korkumla hesaplaştım” demiştiniz. Kitaplarınız, genel olarak kendinizle hesaplaşmalarınızla mı beslenir?
Kendimle, zamanla, yaşadığım dünyayla, beni ben yapan her şeyle ve benden uzak olanlarla. Ama kitapların düşünsel kaynaklarını böylesi bir hesaplaşmayla sınırlı tutmam. Yazarken de, sonrasında da.

Ankaralı olmanın yazdıklarınızdaki yeri çok belirgin. Özellikle “Pazar Günü” beni de kendi çocukluğuma götürdü. Siz de, İstanbul’a gelmiş ama Ankaralı yanını hep korumuş biri gibisiniz. Ankara’nın insana depresif bir ton kattığı, ama üretken bir yanı da olduğu konuşulur. Ne düşünürsünüz?
Hayatımın ilk yirmi beş yılı Ankara’da geçti. Kendimle tanıştığım şehrin yazdıklarımda ve kendimi yorumlamaktaki yeri tartışılmaz. Artık çok az gidebilsem de hâlâ çok severim Ankara’yı. Hem de o küçümsenen karanlığıyla, soğuk havasıyla, gri sokaklarıyla, sıkıcı düzenliliğiyle… Uzun yürüyüşlerin ve arkadaş odalarına kapanarak geçirilen gecelerin şehri, bütün bu yapısının içinde nasıl da besleyicidir aslında. Aslında tam da bu nedenlerle besler insanı. Bir kitabın üstüne saatlerce tartışmaktan, bir şarkıyı defalarca dinleyip yorumlamaktan başka işiniz yoktur çoğu zaman. Farklı bir disiplin getirir bu da. Bitmeyen paylaşımlar, seçkinci bir bakıştan uzaklaştırır insanı. Ayaklarınız yere basar. Depresif bir zemindir bu, ama sağlam bir zemindir.

fotoğraf fotoğraf1

Yeni kitabınızda o kadar farklı bir yelpazede öykü çeşitliliği var ki, belki iki üç öykü kitabı daha çıkarabilirdiniz… Bu kitap sizin için bir nevi rahatlama, iç dökme gibi bir anlam da taşıyor mu? Veya bir sonraki kitabınız için daha farklı bir taze başlangıç?
Bir sonraki kitabımı düşünerek çalışmam elimdeki kitaba. Kediler Güzel Uyanır’daki öykülerin kimileri yıllardır elimdeydi. Kimileri kafamda dönüp duruyordu. Kitap bütününe çalışmaya başladığımda, nasıl bir yere yürüdüğümün bilincindeydim. Sonuçta çok sayıda yeni metin dahil oldu kitaba. Birçok metin de atıldı. Dosyanın ilk halinden sonra, yazar dostum Murat Gülsoy, bazı metinlerin bütüne uymadığını söyledi. İyi ki de söyledi, o metinler hemen çıktı. Böylece daha derli toplu bir bütüne ulaştı kitap.

Kediler Güzel Uyanır’da, “Tarçın Kokusu” öykünüzde, bahsi geçen büyücü, kaybettiğiniz kediniz Tarçın mı? Bu kitabı bir anlamda Tarçın’a mı ithaf ettiniz?
Yazdığım hiçbir kitabı doğrudan bir isme, bir kişiye, bir sevdiğime ithaf etmedim bugüne kadar. Ama o sevgilerin izdüşümlerini de okurla samimiyetle paylaşmaktan çekinmedim. “Tarçın Kokusu” öyküsü Tarçın’ın bende hep sürecek olan sevgisinin izini sürüyor. Ona bir öykü yazmak istiyordum ama keşke böyle bir öykü olmasaydı.

Yazarken sizin izlediğiniz bir yol var mı? İlk notlar çalışma odasında mı alınır, yoksa hayat kovalamacası içinden mi çıkar?
Her zaman, her yerde, her şekilde. Tanımlanabilecek, hatları belli bir çalışma yöntemim yok.

“Matruşka” aslında bir algı oyunu gibi, tüm metin okununca farklı görünüyor, her metin farklı bir detay çıkarıyor. Yazı eksildikçe sanki bir itirafa dönüşüyor… Katılır mısınız?
“Matruşka” için çalıştığım günleri çok net hatırlıyorum. O günlerin bitmesini istemezdim, inanılmaz bir mutluluktu cümlelerin, sözlerin arasında kaybolmak. O eksilişle birlikte eksilmek, arınmak. Bir yandan da edebiyatın oyun bahçesinde bitmeyen bir oyun oynamak isteğini masanın başına her oturduğumda bir kez daha yaşamak. Bir metnin ruhunda bu kadar uzun süre yaşayınca elbette itiraflarla, hesaplaşmalarla, yüzleşmelerle dolu dakikalar yaşıyorsunuz. Ve metin de yaşadıklarınızın bütününden oluşuyor. Bir öyküden çok, edebiyatın enstrümanlarıyla ortaya çıkardığım bir “iş” olarak görürüm “Matruşka”yı. O “iş”in “işçi”si olmayı da çok severim.

Sanatın her alanıyla ilgili görünüyorsunuz. Hem yazınızda bu görünüyor hem de popüler bir televizyon programcısı olarak ilgi alanlarınız çok geniş. Programlarınızda müzik gruplarına da çok yer verdiğiniz biliniyor, müzikle alakalı bir projeniz var mı?
Müzik hayatımın olmazsa olmazlarından. Amatör, fazlasıyla amatör müzisyenliğimi saymazsak, elimden geldiğince yoğunlaşarak, araştırarak dinleyen bir müzikseverim. Televizyonda kimi zaman gündemin gerektirdiği popüler isimlere yer veriliyor ama beni daha çok ilgilendiren, o ezberlenmiş merkezin dışında, ticari karmaşanın ötesinde müzik yapanlar. Zaten programları izleyenler o isimlere farklı bir özen gösterdiğimi hemen görürler. Müthiş isimler var. Şimdilik tek projem, özellikle “Cumartesi” isimli programımızda, o harika isimleri biraz daha duyurmak ve müzikseverlerle paylaşmak olabilir.

Yazı yazarken sizi derinleştiren bir müzik var mı? Veya her dinlediğinizde size yazma hissi veren bir grup-sanatçı?
Çok var. Dönem dönem değişir. Bir grup ya da bir isim söylemem, diğerlerine haksızlık olur. Garip bir etkileşim var burada. Yazdığım metin, dinlemek istediği müziği beraberinde getiriyor. Kimi zaman klasik oluyor, kimi zaman caz. Kimi zaman bir türkü dinliyorum, kimi zaman bangır bangır bir rock parçası. Bana her dinlediğimde yazma hissi veren bir grup ya da şarkı var mı? Bunu hiç düşünmemiştim. Düşünüp not alacağım en kısa zamanda.

fotoğraf2 yektakopan

Kitaplar okunuyorken, zihnimizin arka fonunda bir müzik çalıyorsa, siz Kediler Güzel Uyanır’ın fon müziği olarak hangi albümleri duymak isterdiniz?
Önemli olan benim hangi albümü duymak istediğim değil. Okurun kitabı okurken ne dinlemek istediğiyle daha çok ilgilenirim. Örneğin siz bu kitabı okurken ne dinlemek isterdiniz?

Genel olarak kitabınız bende Ankara’da geçirdiğim çocukluk dönemimi anımsattı. Bu bakımdan Kediler Güzel Uyanır’ı okurken 90’ların hitleri kafamda çaldı çoğunlukla diyebilirim… e-kitap konusuna önem veren bir yazarsınız. www.altkitap.com’da ürün yayımladınız. Bildiğimiz anlamda “kitap”la romantik bağlarınızı kopardığınızı ise hiç sanmıyorum. Basılı kitaplar, internet ortamında paylaşılan metinler ve bunun formatlarıyla ilgili bitmeyen tartışmalar var. Bütün bu tartışmaların neresindesiniz?
Bütün bu tartışmaları anlamsız gören bir pencerenin önünde manzarayı seyrediyorum. Önemli olan okumak isteyip istemediğimiz. Öncelikle buna karar verelim. Sonrası daha kolay. Telif hakları, okuma mecraları, formatlar, teknik çözümler, cihazlar… Bunlar zamanın dinamikleri içinde cevaplarını bulacaktır. Eğer bizler gerçekten okumak istiyorsak, su yolunu bulacaktır. Ben, bulduğum her yerde okumak istiyorum. Basılı kitaplara olan sevgim, yeni bir teknolojinin bana rahatlıkla kitap okutacak olması gerçeğine sırt dönmemi gerektirmiyor. Bu romantik tutuculuğu da anlamıyorum açıkçası. Altkitap sadece bir kitabımı yayımladığım bir alan değil, kurucuları arasında yer aldığım bir sayısal yayınevi. Altkitap’ı kurduğumuz 2000 yılında ne konuşuluyorsa hâlâ aynı şeyler konuşuluyor: “İyi ama ekrandan kitap okunur mu?” Böyle diyenlere, “Tamam” diyorum, “siz ekrandan okumayın, basılı kitaplardan okuyun, ama ekrandan okumak isteyene de karışmayın.” Yeter ki okunsun.

Blog sayfanız http://filucusu.blogspot.com çok emek harcanan bir sayfa. Ağırlıklı olarak okuduklarınızla ilgili paylaşımlarınızı okuyoruz. Burada nasıl bir bağınız var okurlarınızla, takipçilerinizle?
Dünya itsindeki çok sayıdaki blogger nasıl bir bağ kuruyorsa benim bağım da öyle. “Fil Uçuşu”nda içimden geldiği gibi yazıyorum, okurlar da içlerinden geldiği gibi yorumluyorlar. Yorumlara çoğunlukla cevap yazmıyorum. Bir tartışma platformu oluşturmak değil amacım, ben sadece paylaşıyorum. Öyle güzel bloglar var ki dünyada; elimden geldiğince takip ediyorum. “Fil Uçuşu” da takip edilen bir blog ve bu beni çok mutlu ediyor.

Blog sayfanızda birçok satan yazardan çok, edebiyat sevdalısı biri gibi görünüyorsunuz. Burası içinizdeki amatörün oyun alanı mı?
İçimde bir amatör, dışımda bir profesyonel yok ki… İçimde bir çocuk, dışımda bir yetişkin yok ki… Nasıl hissediyorsam öyle yazıyorum. Elbette blogun özgürlük alanı daha çok, hiçbir bağımlılığınız yok. Ben öncelikle bir okurum, bir dinleyiciyim, bir izleyiciyim ve blogda da bu duygularımla yazıyorum. Gerisi de umurumda değil.

Aynı şekilde Türkiye Twitter ortamının da en çok izlenen profillerinden birine sahipsiniz. “Okur” ve “takipçi” hangi noktada birleşiyor, hangi noktada ayrılıyor sizin için?
Bu ayrımı ancak gelen iletilerden, twitlerden yola çıkarak yapabilirim. Twitter sayesinde çok değerli okurlar tanıdım, güzel bloglara ulaştım, farklı bakış açılarıyla tanıştım, hiç duymadığım şarkılar dinledim… Bunu önemsiyorum. “Şimdi ve burada” olma durumu güzel. Elbette o mecranın da iyi işlemeyen yönleri, gıcırdayan dişlileri var. Bununla farklı bakış açılarını kastetmiyorum. Üslup sorunuyla başlayan bir dizi gıcırtı. Ama bu da gayet anlaşılır. Okur ve takipçinin birleştiği ve ayrıldığı noktalar benden çok okurların kendisi için önemli olmalı. Dedim ya, ben de öncelikle bir okurum ve bu ayrımı kendim için de sorgularım.

Yazarın saati nasıl işler? Bildiğimiz anlamda zamandan farklı olan, metnin üretildiği, “bittiği” süreci siz nasıl yaşıyor ve tasarlıyorsunuz?
“Yazarın saati” diye farklı işleyen bir saat var mı, bilmiyorum. Ama haklısınız, metnin üretilme sürecinde farklı yorumlanabilecek bir zaman algısı var. İnanın, o farklı zaman algısını bugüne kadar kendime tanımlayabilmiş değilim. Zamanın, yazının temel meselelerinden biri olduğunu düşünürüm. “Yazarın saatinin” bu düşünce içinde karşılığını bulacağını söylemeliyim. Bir de işin pratik karşılığı var; bildiğiniz zaman kullanımından söz ediyorum. Geceler boyunca, uykusuzluğun içinde devrilip duran, okuma ve yazma anından. Sonuçta ben de her Ankaralı gibi, geceleri severim.

Yekta Kopan; 1968 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri Hayalet Gemi dergisinde yayınlandı. Hayvan dergisinde kısa metinler, Altyazı dergisinde film eleştirileri yazdı. Öykü üstüne metinler yazdığı Eşik Cini dergisinin yayın kurulunda da görev aldı. Radyo programcılığı ve seslendirme çalışmalarının yanı sıra NTV’de her gün yayınlanan kültür-sanat programı “Gece Gündüz”ün sunuculuğunu yapıyor. ‘Fildişi Karası’, ‘Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’, ‘Yedi Derste Vicdan Muhasebesi’, ‘İçimde Kim Var’, ‘Kara Kedinin Gölgesi’, ‘Karbon Kopya’, ‘Bir de Baktım Yoksun’ Can Yayınlarındaki diğer kitapları…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.