‘Bir süredir hiçbirimizi uyku tutmuyor.’

 

“Perdenin ardındakilerle yüzleşmeye cesareti olmayanlar haykırmaya devam edecekler: Sakın oraya gitme! Yekta Kopan, “Sakın!” diyenlere inat, belleğimizin en karanlık ormanlarına dalıyor. Böylesi bir macerada öykülerden daha iyi ne aydınlatabilir ki yolumuzu…” Yekta Kopan ile Sakın Oraya Gitme’yi konuştuk.

Öykü kitaplarında öykülerin sıralanışı da yeni ve uzun başka bir öykü yaratır. Kitabın ilk öyküsü “Dün gece uyku tutmadı anne,” cümlesiyle başlıyor. Sakın Oraya Gitme’deki öykülerin bu cümlenin kökünden gelen bir uykusuzluğa, uyuyamama rahatsızlığına ve uyandırma isteğine sahip olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bir süredir hiçbirimizi uyku tutmuyor. Dertlenecek, üzülecek, kaygılanacak o kadar çok konu var ki. Bir bütün ülke, elleri başının altında tavanı seyrediyor sanki. Bitmek bilmez bir kaygıya, tedirginliğe yenik düştük. Kiminde geçmişin, kiminde dünün üzüntüsü. Kiminde uzak geleceğin, kiminde yarının korkusu.  Ama bütün bu uykusuzluk halinde hep ötelediğimiz bir başka şey var; hesaplaşmak. Buna cesaretimiz yok. Yüzleşmekten, hesaplaşmaktan kaçıyor ve bir sonraki günü nasıl yaşayacağımızı düşünüyoruz. Bu ikiyüzlülük hali, hepimizi yiyip bitiriyor. Uyanacaksak bu kaçış halinden uyanmalıyız. İkiyüzlülüklerimizle hesaplaşmalıyız. Bu kitaptaki öykülerde, en çok üstünde durduğum mesele, hesaplaşma meselesiydi.

IMG_5646

Samodey öyküsünden çıkıp geliyor kitabın ismi. Anlatıcı hafızasını kaybeden annesinin “dünü de yarını da olmayan o kasabaya” gitmesini neden istemiyor? Geride kalan, gidenin kurtuluşunu da kabullenemiyor gibi geliyor bana, yanılıyor muyum?
Dünü ve yarını olmayan zihin coğrafyalarını, bizi rahat bir alanda tuttuğu için seviyoruz. Kaçıyoruz. Kendimizden, yaşananlardan, duygularımızdan. İşte hesaplaşma meselesi tam burada devreye giriyor. Eğer kendimizle yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı başarırsak, dün ve yarın kaygısından uzak bir bugün oluşturabiliriz. Hafızasızlığa nereye kadar sığınabilir ki bir insan? Bir toplum, unutmanın konforlu sanılan alanında ne kadar var olabilir ki? O öykünün anlatıcısının, hafızasını yitiren annesiyle hesaplaşması da bu yüzden. Kişisel bir hafıza kaybından, toplumsal bir unutuşa bakış bu. Birileri unutma bahçelerine gidince, geride kalanlar rahatlamıyor.

Katil, Uşak! adlı öyküde iktidarın ona biat edenler üzerinden yükseldiğini ve kendisinin karşısında olanı susturuşunu anlatıyorsunuz. Zalim, çevresinde kendine koşulsuz bağlı kalıp onun istediği cevapları bulmak için çırpınan “adamlarını” göremediğinde mi kaybedecek gücünü?
Burada “güç” dediğimiz şeyi tanımlamalıyız önce. Nedir egemen olanın gücü? Nelerden oluşur? Eğer güç dediğimiz şey, bize kendi gerçekliğimizi unutturacak hikayeler anlatıyorsa, bildiğimiz doğruları saptırmamıza neden olacak sorular soruyorsa, zaten temelinde bir sorun vardır. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum ama o tedirginlik hali egemenin gücüne biat edenlerde de var. Onun istekleri dışında bir varlık, bir duruş sergilemek korkusu, onları da yiyip bitiriyor. Onların da bir hesaplaşma yaşaması gerekiyor. “Katil, Uşak!” böylesi bir korku ve hesaplaşma gecesinin öyküsüdür. Üstelik öyküde, hesaplaşmayı yapan biat edenlerden çok, biat edilenin yani egemenin kendisidir. Çevresindekilerin, sadece korktukları için diz çökmeleriyle hesaplaşmasının öyküsüdür. Ama bunun bir hesaplaşma olduğunu anlaması için de, birinin saf gerçekleri söylemesi gerekir. Birilerinin söylemekten, konuşmaktan korkmaması gerekir.

“Önemli olan tokadı yiyen değil, atan olmaktı,” deniliyor aynı öyküde. İnsanın, zulmedene dönüşmesi bu fikrin ortaya çıkışında mı başlıyor ilk anda?
Sadece bir cümleye ya da bir düşünceye indirgeyemeyiz bunu. Öykünün bütün evreninden ve oradaki karakterlerin varoluşundan bağımsız bir genelleme yapmak doğru olmaz. Öyküde de o dönüşüm evre evre ilerler. Bunların hangisi temeli oluşturur diye bir hesap yapmadım. Zaten benim için önemli olan, biat edenlerin o gücü vermeleriydi. Ve bunun neye dönüştüğünü görmeleriydi. Bütün muktedirler, sorgulamadan önünde diz çökenlerin omuzlarına basarak yükseliyorlar. Bu öyküde, daha çok diz çökenlerle hesaplaşmak istedim.


Mektup adlı öyküde bilinmeyen bir dilde gelen mektubun alıcısının başına ne işler açtığından, hemen ardından gelen Ev Hali’nde ise sansürden kaçmak için “bilinmeyen” bir dil kullanmaktan bahis açılıyor. Bu anlamda, peş peşe gelen bu iki öykü arasında kılcal bir bağ olduğunu söyleyebilir miyiz?
Aslında bu sürekliliği öykülerin geneline yaymak istedim. Dil meselesi de o sürekliliğin içinde önemli bir yer tutuyor benim için. İnsanlık, tarih boyunca bilmediği dillerden korkmuş. Bildiği dillerde de, bilmediği düşüncelerin paylaşılmasından korkmuş. Ötekileştirme dilde başlıyor. Sözünü ettiğiniz iki öykü, bilmediğimiz dillerden, bilmediğimiz düşüncelerden korkularımızın üstüne yoğunlaşmış durumda. Birinde anlaşılamayan bir dil, bilinmeyen bir dilde yazılmış mektup, suçlamanın temelini oluşturuyor. Diğerindeyse, korkulan düşüncelerin bastırılması karşısında, yeni bir dil kurtuluş umudu olabiliyor.

Bilhassa son dönemin bıçak sırtı konularından biri sansür. Ev Hali yazarların, gazetecilerin, hatta çevirmenlerin “sansür uygulayıcı tamirciler” tarafından izlendiği “hayalî” bir gelecekte geçiyor. Bu sansür meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Böylesi bir Türkiye zamanında oto-sansür korkusuna veya telaşına kapıldığınız oluyor mu?
Çok net söyleyeyim. Şu anda herkes bir şekilde oto-sansür uyguluyor. Kimileri buna dikkatli olmak diyor, kimileri tehlikeli konulardan uzak durmak. Yazan, çizen, düşünen, araştıran kişileri gündemin ruh halinden uzak düşünemezsiniz. Herkes başı dik, özgürce ve inandığı cümlelerle konuşmak ister ama bir de işin pratiği var. Ülkenin içinde bulunduğu süreç var, davalar var, kanunlar var, ekonomik baskılar var, var da var… Bilinenleri tekrar etmeme gerek yok. Elbette bu durumda bile, hiç çekinmeden konuşmaya çalışıyoruz, keskin bir genelleme yapmayayım. Ama orada bile bir tedirginlik var. En azından, böyle cesur çıkışlarda, yakın çevre “Sakın oraya gitme, sakın o konulara girme” diyordur. Bu bile kişide bir oto-sansür mekanizması işletebilir. Kendi açımdan cevaplarsam, benimki bir korku ya da telaş değil, daha çok kaygı. Üstelik bu kaygı bir “şimdiki zaman” kaygısı değil. Böyle bir evrende yarını oluşturacak cümleleri kuramama kaygısı. Sorgulamadan, tartışmadan, hesaplaşmadan yarını oluşturamayacağımıza inanıyorum. Kaygım da buradan geliyor.

Öykülerin birçoğunda iktidar meselesini irdeliyorsunuz. Bu temayı diğer kitaplarınızda da irdelemeyi tercih ettiniz; devlet ve halklar, aile, arkadaşlar, belki sevgililer bile… İktidar meselesi, iki kişinin yan yana geldiğinde ortaya çıkıp ilişkileri çürüten bir etkiye mi sahip dersiniz?
Her şeyden önce karşısındakinin üstünde baskı oluşturmaya, onu kendi iktidar alanının sınırları içinde tutmaya çalışanı çürüten bir durum. Bunun en yıkıcı örneklerini de gündelik ilişkilerde görüyoruz. Basit bir sohbette bile, taraflardan birinin diğerine üstünlük kurma çabasını düşünün. Birlikte sorgulama alanı oluşturmalarını, birlikte bir dil ve düşünce dünyası kurmaya çalışmalarını engelleyen bir durum var ortada. Birlikte yürümeyi olanaksız kılan, gidilecek yönü hep taraflardan birinin belirlediği bir ilişkide nasıl yol alınabilir ki? İki kişi, aile, okul, işyeri ya da toplum… Her ne derseniz deyin.

IMG_5647

Romanların, öykülerin içerisinden soru çekip almayı çok severim. Kitabın bütününden hareketle, ortak bir izlek olduğunu düşündüğüm için izninizle size de Gizli Bahçe’den bir soruyu yöneltmek isterim: “Kim kabul edebilirdi ki esaret altında yaşamayı?”
Cevap kısa ve net. Kimse.

Sakın Oraya Gitme’de daha önce Ot ve Karakarga gibi süreli yayınlarda yayımlanmış öyküler de var. Bu öyküleri yazarken yayımlanacağı derginin hedefine yönelik düzenlemeler yaptığınızdan, süreye bağlı bir kısıtlamanın varlığından söz edebilir miyiz? Yoksa bu öyküler dergi odaklı düşünülmeden mi yazıldı?
Bir kitap bütününe çalışırken süre ya da başka bir kısıt yoktur kafamda. Kitabın ‘tamam’ olduğunu hissettiğim ana kadar çalışırım. Bu kitaptaki bütün öyküler, belli başlı bir kaç tema çerçevesinde yıllar içinde oluştu. Bu geçen sürede, öykülerin kimilerini farklı dergilere verdiğim de oldu. Ama o öyküler de verildikleri dergiye göre çalışılmadı. Kafamdaki meseleler doğrultusunda üretmeye devam ettim. Sadece “Gizli Bahçe” öyküsü, bu sürecin dışındadır. Yaklaşık yirmi yıl önce yazılmış bir öykü o. Yıllardır bir kitap bütünü içinde yerini almasını bekliyordum. Bir yandan da yirmi yıl önceki yazı dünyamla, bugünün birbiriyle konuşmasını istiyordum. Onu bu kitaba alıp almamayı da uzun süre düşündüm açıkçası. Sonra da kitaptaki diğer öykülerle örtüştüğü yerler hoşuma gitti. Ama o öykü dışındaki bütün öyküler, bu kitap için yazıldı.

Kısa videolarla kitaptaki öykülere dair bazı ipuçları da hazırlandı. Bunlar özellikle okurun, sevdiği yazarın yaratım sürecine tanıklık etmesi açısından güzel bir etkiye sahip. Videoların çıkış noktasından, kitabın öyküleriyle arasındaki “gizli bağdan” söz edebilir misiniz son olarak?
Can Yayınları’nın bir fikriydi bu. Satış birimi, tanıtım sorumlusu ve sosyal medya ajansının ortak fikri sanırım. Bana önerdiklerinde “Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Öykülerden kısa bir bölüm okumak istemedim. Okurla öykü arasına girmek gibi geldi bu. Öykülerle ilgili açıklamalar zaten asla isteyeceğim bir şey değildi. Sonunda, her öykü için kısa birkaç cümleye karar verdim. Kimilerinin yazılış süreci, kimilerinin aklıma ilk düştüğü an, kimilerinin bendeki duygusal karşılığı… Sonrasında da harika çizimlerle bütünlediler bu videoları. Benim, yazılış sürecimle ilgili kısa hesaplaşmalar diyebiliriz. Böylece, kitaptaki temel meselemin çevrimi de tamamlanmış oldu. Hesaplaşma meselesinin sütüne gittiğim kitabın, yazılış süreciyle hesaplaşmış oldum ben de.

Sakın Oraya Gitme / Yazar: Yekta Kopan / Can Yayınları / Öykü / Editör: Mustafa Çevikdoğan / Düzelti: Aylin Samancı Elmasdağ / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Kasım 2016 / 131 Sayfa

Yekta Kopan, 1968’de doğdu. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adlı kitabı 2002 Sait Faik Hikâye Armağanı’na, Karbon Kopya adlı kitabı 2007 Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne, Bir de Baktım Yoksun adlı kitabı 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer bulundu. Çocuk kitabı Burun 2009’da yayımlandı. 2014 yılında öykü üstüne bir sözlük çalışması olan İpekli Mendil’in editörlüğünü yaptı. Kitapları çeşitli dillere çevrildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.