Yel, Kum ve Yıldızlar

“‘Sana yemin ederim, bir hayvan bile yapamaz yaptığımı.’ Pilot Guillaumet, uçağının çakıldığı karlı dağlardan inadı sayesinde kurtulduğunda dostu Saint-Exupéry’ye böyle anlatıyordu sırrını. Aynı yaşama inadı daha sonra Saint-Exupéry’nin de hayatını Sahra’da kurtaracak, bir Bedevi onu ve telsizcisini tesadüfen bulana dek yazar ölüme direnecekti. Küçük Prens’in yaratıcısının hümanizmini bu büyük yaşama aşkı besliyordu; çöllere, denizlere, dağlara, insana ve özgürlüğe duyduğu derin, bitimsiz aşk… Edebiyattan önce uçmaya adadığı yaşamıyla pilot Saint-Exupéry, Sahra’nın altın kumullarının ve Akdeniz’in duru maviliğinin Sait Faik’idir. Onun sebatkâr insanı pilottur; rüzgâra, yağmura, yıldırıma meydan okuyan, sadece dağların yüksek düzlüklerinde nefes alabilen, makinesi artık elinin uzantısı olmuş, dünyanın üzerinden uçtukça, yaşama, yaşamın mucizesine daha da sevdalanan pilot.” Yel, Kum ve Yıldızlar’dan bir bölüm sunuyoruz.

Havayolu

1926 yılıydı. Aéropostale’den, Air France’tan önce, Toulouse-Dakar bağlantısını sağlamış olan Latécoère Şirketi’ne pilot adayı olarak girmiştim. Mesleği öğreniyordum burada. Ben de, diğer arkadaşlar gibi, uçak kullanma onuruna erişmeden önce, her aceminin geçtiği çıraklık döneminden geçiyordum. Deneme uçuşları, Toulouse ile Perpignan arasında gidip gelmeler, buz gibi bir hangarın içinde sıkıcı meteoroloji dersleri. Henüz tanımadığımız İspanya dağlarının korkusu içinde yaşıyor, usta pilotlara saygı duyuyorduk.

Bu ustalarla lokantada karşılaşırdık; suratları asık olur, biraz uzak davranır, bize tepeden bakarak öğüt verirlerdi. İçlerinden biri, Alicante’den ya da Kazablanka’dan dönüp de yağmura batmış bir durumda, gecikmiş olarak aramıza katılınca, bizlerden biri, çekine çekine, yolculuğunun nasıl geçtiğini sordu mu, kısacık yanıtları fırtınalı günlerdeki kapanlarla, tuzaklarla, birdenbire beliren falezlerle, dağ servilerini kökünden sökebilecek kadar zorlu anaforlarla dolu bir masalsı dünya sererdi gözlerimizin önüne. Vadilerin başını kara ejderhalar bekler, dorukları şimşek demetleri taçlandırırdı. Ustalar ustaca beslerlerdi saygımızı. Ama bazen, içlerinden biri dönmeyiverirdi, sonsuza kadar saygıdeğer kalırdı böylece.

Sonradan Corbières’de ölen Bury’nin böyle bir dönüşünü anımsıyorum. Bu emektar pilot, aramıza oturmuş, hiçbir şey söylemeden ağır ağır yemeğini yiyordu, yaşadığı güçlükler omuzlarını çökertmişti. Gökyüzünün bir ucundan öbür ucuna korkunç derecede yağmurlu olduğu; pilotun gözlerine bütün dağların, eski zaman yelkenlilerinin güvertesinde yuvarlanan halatları kopmuş toplar gibi göründüğü şu kötü günlerden birinin akşamıydı. Bury’ye baktım, yutkundum, en sonunda, uçuşunun çetin geçip geçmediğini sormayı göze aldım. Bury duymadı, alnını kırıştırmış, tabağının üzerine eğilmişti. Hava kötü oldu muydu, pilotlar, üstü açık uçaklarda, önlerini daha iyi görebilmek için, yel siperinden dışarı doğru sarkarlardı, yelin şamarları uzun zaman kulaklarında uğuldardı. Bury başını kaldırdı, sesimi işitir gibi oldu, sonra, birdenbire, dupduru bir kahkaha kopardı. Bu gülüş, yorgunluğunu aydınlatan bu kısacık kahkaha beni büyüledi, çünkü Bury az gülerdi. Zaferi konusunda başka bir açıklamada bulunmadı, başını önüne eğdi, sessiz sessiz lokmasını çiğnemeyi sürdürdü. Ama, lokantanın kül rengi loşluğunda, günün alçakgönüllü yorgunluklarını gideren küçük memurlar arasında, bu çökük omuzlu dostta tuhaf bir soyluluk sezdim; sert kabuğunun altından, ejderhayı yenmiş olan meleğin görünmesine izin veriyordu.

Benim de akşam müdürün odasına çağrıldığım gün geldi sonunda.

“Yarın gidiyorsunuz,” dedi yalnızca.

Dikilip duruyordum öylece, gitmemi söylemesini bekliyordum. Ama, bir sessizlikten sonra:

“Yönergeleri iyi biliyor musunuz?” diye sordu.

O zamanlar motorlarda bugünün motorlarının güvenliği yoktu. İkide bir, önceden hiç belli etmeden, kırılmış kap-kacak gürültüsü içinde, ansızın yarı yolda bırakıverirlerdi bizi. Biz de İspanya’nın pek bir sığınılacak yeri bulunmayan, kayalık kabuğuna doğru inmeye başlardık. “Burada motor bozuldu mu uçak da elden gitti demektir,” derdik. Ama uçak yeri doldurulabilecek bir şeydir. En önemli şey kayaya kör iniş yapmamaktır. Bu nedenle, dağlık bölgeler üzerindeki bulut denizlerinin üzerinden uçmamız ağır cezalarla yasaklanmıştır. Uçağı bozulan pilot, bu ak kıtığa gömüldü mü, daha görmeye fırsat bulamadan tepelere bindirebilir.

İşte bu yüzden, o akşam, bir ses, ağır ağır, yönergeyi bana son bir kez daha anımsatıyordu:

“İspanya’daki bulut denizlerinin üzerinde, pusulayla gitmek çok hoştur, çok güzeldir, ama…”

Sonra daha da ağırlaşan bir sesle, şunları ekliyordu:

“…Ama, aklınızda olsun: bulut denizlerinin altında… ölüm bekler.”

İşte, bulutlardan sıyrılınca gördüğümüz bu öylesine durgun, bu öylesine düzgün, bu öylesine basit dünya, benim için daha önce bilmediğim bir değer kazanmıştı birdenbire. Yumuşaklığı bir tuzaktı. Gözlerimin önüne, orada, ayaklarımın altına serilen o ak, o uçsuz bucaksız tuzağı getiriyordum. Aşağıda hüküm süren, sanıldığı gibi insanların çırpınmaları, gürültü, ya da kentlerin hızlı geliş gidişi değildi, daha mutlak bir sessizlik, daha mutlak bir huzurdu. Bu ak ökse, gerçek ile gerçek-dışı, bilinenle bilinemez arasında bir sınıra dönüştü benim için. Daha şimdiden anlamıştım: bir kültür, bir uygarlık, bir meslek içinden bakılmadığı zaman, bir durum hiçbir anlam taşımıyordu. Dağlılar da bilirlerdi bu bulut denizlerini. Ama onlar bu masalsı perdeyle hiç karşılaşmamışlardı.

Odadan çıktığım zaman, çocuksu bir gurur içindeydim. Ben de, şafak söker sökmez, bir yolcu topluluğundan ve bir Afrika postasından sorumlu olacaktım. Ama büyük bir alçakgönüllülük de duyuyordum. Yeterince hazırlanmadığımı seziyordum. İspanya’da inilebilecek yerler çok azdı; uçak bozulacak olursa, bana kucak açacak bir iniş yeri bulamam diye korkuyordum. Çorak haritaların üzerine eğilmiştim, ama gereksinim duyduğum bilgileri bulamıyordum onlarda; bu yüzden, yüreğim çekingenlik ve gurur karışımı bir duyguyla dolu halde, bu savaş arifesini arkadaşım Guillaumet’yle geçirmeye gittim. Guillaumet benden önce geçmişti bu yollardan. Guillaumet, İspanya’nın anahtarlarını elime verecek bütün püf noktalarını bilirdi. Guillaumet hazırlamalıydı beni.

Kapısından girdiğim zaman, gülümsedi:

“Haberi aldım. Mutlu musun?” dedi.

Gitti, porto şarabı ve bardak aldı dolaptan, sonra, hâlâ gülümseyerek, yanıma geldi:

“Islatalım bunu. Çok iyi geçecek, göreceksin.”

Gelecekte, And Sıradağları ve Güney Atlantik posta uçuşları rekorunu kıracak olan bu dost, ışık saçan bir lamba gibi güven saçıyordu çevresine. Gömleğinin kollarını sıvamış, lambanın altında kollarını kavuşturmuştu, gülümsemelerin en iyisiyle gülümseyerek, “Fırtına, sis, kar keyfini bazı bazı kaçıracaktır”, dedi sadelikle. “Bunlarla senden önce karşılaşmış olanları düşün, şöyle söyle kendi kendine: Başkalarının başardığı bir şey her zaman başarılabilecek bir şeydir.” Ama ben gene de haritalarımı açtım, ne olursa olsun, yolu benimle birlikte biraz gözden geçirmesini rica ettim. Lambanın ışığı altında, kıdemli arkadaşımın omzuna yaslanarak eğildim, okul huzurunu yeniden buldum.

Ve öylesine görülmedik bir coğrafya dersi aldım ki! Guillaumet İspanya’yı öğretmiyordu bana; İspanya’yı bana dost ediyordu. Ne su, ne insan, ne de hayvan dağılımından söz ediyordu. Guadix’yi anlatmıyordu bana, Guadix dolaylarında, bir tarlanın kıyısındaki üç portakal ağacını anlatıyordu: “Onlardan sakın, haritana işaretle…” Ve böylece üç portakal ağacı, Sierra Nevada’dan daha fazla yer tutuyordu haritamda. Lorca’dan söz etmiyordu bana, Lorca yakınlarında bir küçük çiftlikten söz ediyordu. Canlı bir çiftlikten. Bir de çiftçisinden. Ve çiftçinin karısından. Ve uzamda yitip gitmiş bu çift, bizden bin beş yüz kilometre ötelerde, müthiş bir önem kazanıyordu. Bir güzel yerleşmişlerdi dağlarının yamacına; yıldızlarının altında, fener bekçileri gibi, insanların yardımına koşmaya hazır bekliyorlardı.

Böylece, dünya coğrafyacılarının hiçbirinin bilmediği ayrıntıları, unutulmuşluklarından, tasarlanmaz uzaklıklarından sıyırıyorduk. Öyle ya, coğrafyacıları büyük kentlere su veren Ebre ilgilendirir yalnız. Mortril’in batısında, otlar altında gizlenmiş olan şu dere, otuz kadar çiçeği emziren şu ana ilgilendirmez. “Bu dereden sakın, buraya inmeye gelmez… Onu da geçir haritana.” Ah, Mortril’in o küçük yılanını hatırlıyorum! Varlığı yokluğu belli değildi, hafif mırıltısıyla birkaç kurbağayı büyülerdi, hepsi buydu, ama kulağı kirişte beklerdi hep. Zorunlu iniş alanı cennetinde, otların altında pusuya yatmış, ta iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk fırsatta bir alev demetine dönüştürmek için beni…

Oralarda, bir tepenin yamacında pusuya yatıp saldırmaya hazır durumda bekleyen otuz kadar koyunu da ben dikkatle gözlüyordum: “Bu çayır boştur sanırsın, sonra, şırak! otuz koyun fırlayıverir tekerleklerinin altına…” Ve büyülenmiş bir gülümsemeyle karşılık veriyordum böylesine kalleş bir tehlikeye.

Ve haritamın İspanyası lambanın altında yavaş yavaş bir peri masalları ülkesine dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları bir haç işaretiyle işaretliyordum. O çiftçiyi, o otuz koyunu, o dereyi işaretliyordum. Coğrafyacıların pas geçtikleri o çoban kızını tam yerine yerleştiriyordum.

Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, bu buz gibi kış gecesinde yürüme gereksinimini duydum. Paltomun yakasını kaldırdım, hiçbir şeyden haberi olmayan insanların arasında, körpe bir coşkuyla dolaştım. Yüreğimde bir gizle, tanımadığım bu insanlarla dirsek dirseğe yürümekten gurur duyuyordum. Bu barbarlar benden habersizlerdi, ama gün doğarken, posta çantaları içinde, kaygılarını, atılışlarını benim ellerime bırakacaklardı. Benim ellerime bırakacaklardı umutlarını. Böylece, paltoma bürünmüş, koruyucu adımlarımla yürüyordum aralarında, ama onlara verdiğim destek konusunda hiçbir şey bilmiyorlardı.

Benim geceden aldığım bilgileri de hiç mi hiç bilmiyorlardı. Öyle ya, belki şu anda yavaş yavaş oluşup da ilk yolculuğumu zorlaştıracak olan o kar fırtınası doğrudan doğruya tenimi ilgilendiriyordu benim. Yıldızlar birer birer sönüyordu, bu dolaşanlar nereden bileceklerdi bunu? Bir ben vardım gizi bilen. Savaştan önce, düşmanın konum yerleri bildiriliyordu bana…

Beni böylesine ciddi bir biçimde ilgilendiren bu sırlar, içlerinde Noel armağanları ışıldayan, aydınlık vitrinlerin yanındayken geliyordu bana. Burada, gecenin içinde, yeryüzünün bütün nimetleri sergilenmiş gibiydi, bense vazgeçişin gurur dolu sarhoşluğunu tadıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam şenliklerine adanmış bu ışıklar saçan kristallerin, bu abajurların, bu kitapların ne önemi olabilirdi benim için? Ben daha şimdiden sisli havada yüzüyordum, daha şimdiden, bir posta pilotu olarak, uçuş gecelerinin acı meyvesini ısırıyordum.

Uyandırıldığım zaman, sabahın üçüydü. Panjurları sertçe ittim, kentin üzerine yağmur yağdığını gördüm, ağırbaşlılıkla giyindim.

Yarım saat sonra, ben de yağmurdan ışıldayan kaldırımın üstünde, küçük valizimin üstüne oturmuş, otobüsün gelip beni almasını bekliyordum. Benden önce de nice arkadaş, bu ayin gününde, yüreği biraz daralmış bir durumda, aynı bekleyişe göğüs germişti. En sonunda, o eski zaman taşıtı, bir demir gürültüsüyle uğuldayarak sokağın köşesinde beliriverdi. Ben de, diğer arkadaşlar gibi, hâlâ uyuklayan gümrükçü ile birkaç memur arasına, sıranın üzerine sıkışma hakkını kazandım. Kapalı yerlerin, tozlu yönetim odalarının, bir insan yaşamının çamura batarcasına saplanıp kaldığı emektar büroların kokusunu taşıyordu bu otobüs. Her beş yüz metrede duruyor, bir sekreter daha, bir denetmen daha, bir gümrükçü daha alıyordu. Otobüse bindikten sonra uyumuş olanlar, yeni gelenin selamına belirsiz bir homurtuyla karşılık veriyorlardı, sonra yeni gelen de elinden geldiğince yerleşiyor, sonra kendisi de ötekiler gibi uyuyordu. Toulouse yollarının düzensiz döşeme taşları üzerinde, hüzünlü bir gidişti bu; memurların arasına katılmış bir posta pilotu ilk bakışta onlardan pek ayrılmıyordu… Oysa sokak fenerleri akıyordu birbiri ardından, oysa alan yaklaşıyordu, ve bu sarsılıp duran, bu emektar otobüs, içinden insanın değişmiş olarak çıkacağı kül rengi bir krizalitti artık.

İşte böyle, her arkadaş, böyle bir sabah, benliğinde, şu İspanya ve Afrika postası sorumlusunun hırçınlığı karşısında elinden bir şey gelmeyen bir ast olarak, üç saat sonra, şimşekler arasında, Hospitalet ejderhasına karşı koyacak… Dört saat sonra da onun hesabını görmüş, tümüyle özgür olarak, bütün yetkileri elinde toplamış durumda, denizden mi döneceğini, yoksa dosdoğru Alcoy dağlarının üzerine mi gideceğini kararlaştıracak olan o insanın, borayla, dağlarla, okyanusla boy ölçüşecek o in-sanın uyandığını sezmiştir.

İşte böyle, her arkadaş, Toulouse’un karanlık kış göğü altında, adsız takımına karışmış bir durumdayken, beş saat sonra, Kuzey’in yağmurlarını ve karlarını geride bırakarak, kışa yol verip motorunu yavaşlatacak ve yaz ortasında, Alicante’nin göz kamaştıran güneşi altına inişe başlayacak olan hükümdarın benliğinde duymuştur.

Bu emektar otobüs yok artık, ama çıplaklığı, rahatsızlığı belleğimde canlı kaldı. Mesleğimizin çetin sevinçlerinin gerektirdiği hazırlığı ne iyi simgeliyordu. Her şey çarpıcı bir yalınlık kazanıyordu burada. Bundan üç yıl sonra, burada, sonsuz emekliliğe ayrılan yüzlerce arkadaştan birinin, pilot Lécrivain’in, sisli bir günde ya da gecede öldüğünü, on sözcük bile kullanmadan öğrendiğimi anımsıyorum.

Sabahın üçüydü yine böyle, ortalığa yine aynı sessizlik egemendi, müdürün karanlıkta denetmene seslendiğini duymuştuk:

“Lécrivain Kazablanka’ya inmemiş bu gece.”

“Ya?” diye karşılık vermişti denetmen. “Öyle mi?”

Düşünden koparılarak uyanmış, ilgisini belli etmek için bir çaba harcamış, sonra da:

“Ya! Öyle mi! İnememiş mi? Geri mi dönmüş?” diye eklemişti.

Otobüsün dibinden, “Hayır,” diye yanıt gelmişti bu sözlere. Arkasını da beklemiştik ama tek sözcük gelmemişti. Saniyeler geçtikçe, bu “Hayır”ın ardından başka bir sözcük gelmeyeceği, bu “Hayır”ın dönüşsüz olduğu, Lécrivain’in, Kazablanka’ya inmemiş olmak bir yana, bundan böyle hiçbir yere inemeyeceği kesinleşmişti.

Ben de, bu sabah, ilk seferimin şafağında, mesleğin kutsal yordamlarına uyuyordum, camların ardından, üzerine sokak fenerlerinin ışığı yansıyan, ışıltılı toprak yola baktıkça özgüvenimin uçup gittiğini seziyordum. Su birikintileri üzerinde, yaprak yaprak yeller esiyordu. Düşünüyordum: “Daha ilk seferimde… doğrusu ya… pek de şanslı sayılmam.” Denetmene baktım: “Kötü bir hava mı dersiniz?” Denetmen yorgun bir bakışla cama doğru döndü, “Hiçbir şey çıkmaz bundan,” diye homurdandı sonunda. Ve ben kötü havanın hangi belirtilerden anlaşılacağını düşünmeye başladım. Dün gece, Guillaumet, ustaların bizi ezen o kötü yorumlarını bir gülümsemeyle silivermişti, ama şimdi yine geliyorlardı aklıma: “Havayolunu çakıl taşlarına varıncaya kadar tanımayan bir pilot, bir kar fırtınasına tutulursa acırım ona doğrusu… Evet, ya! acırım!..” Üstünlüklerini belli edeceklerdi ya, saflığımıza acıyarak, oldukça huzur kaçırıcı bir bakışla bizleri süzerek başlarını sallarlardı.

Bu otobüs şimdiye kadar aramızdan kim bilir kaç kişiye son sığınak olmuştu? Altmış mı, seksen mi? Hepsini de aynı yağmurlu sabahta, aynı sessiz şoför götürmüştü. Çevreme bakıyordum, karanlıkta yer yer aydınlık noktalar ışıldıyordu; bu yanan sigaralar düşüncelerin yerlerini göstermekteydi. Yaşlanmış memurların alçakgönüllü düşünceleri. Aramızdan kaçını son kez uğurlamıştı bu arkadaşlar?

Alçak sesle söylenen gizler de geliyordu kulağıma. Hastalıklarla, parayla, hüzünlü ev kaygılarıyla ilgiliydiler. Bu insanların içine kapandıkları donuk hapishanenin duvarlarını gösteriyorlardı. Sonra, birdenbire, bu yazgının sahibi beliriyordu gözlerimin önünde.

Sen, emektar memur, yanı başımdaki arkadaşım, hiçbir şey bu hapishaneden firar etmeni sağlamadı, ve bu durumdan sen sorumlu değilsin. Tıpkı termitler gibi, ışığa açılan her deliği betonla kapatarak kurdun rahatlığını. Burjuva güvenliğinin, gündelik işlerinin, taşra yaşayışının kuralları içinde bir bilye gibi yuvarlandın, yeller, gelgitler, yıldızlar karşısında bu alçakgönüllü suru yükselttin. Büyük sorunlarla kafanı yormak istemiyorsun, insanlık durumunu unutabilmek için yeterince zorluk çektin. Başıboş bir gezegenin yerlisi değilsin sen, yanıtı olmayan sorular sormazsın hiç kendi kendine: Toulouse’lu bir küçük burjuvasın. İş işten geçmeden önce seni omuzlarından kavrayacak bir kimse çıkmadı. Şimdi, seni oluşturan balçık kuruyup sertleşti, benliğinde uyuyan müzisyeni ya da ozanı, ya da belki bir zamanlar benliğinde yaşamış olan gökbilimciyi kimsecikler uyandıramaz artık.

Yağmur salvolarından yakınmıyorum artık. Mesleğin büyüsü bir dünya seriyor önüme, iki saate varmadan, kara ejderhalara, mavi şimşekten saçlarla taçlanmış doruklara meydan okuyacağım orada; orada, karanlık çöktükten sonra, özgürleşmiş, yolumu yıldızlarda okuyacağım.

Mesleğe giriş törenimiz böyle geçerdi, sonra yolculuklara başlardık. Bu yolculuklar çoğu kez olaysız geçerdi. Meslekten dalgıçlar gibi, rahatça inerdik alanımızın derinliklerine. Bugün bu alanlar iyice biliniyor artık. Pilot, makinist, telsizci bir serüvene girişmiyor, bir laboratuvara kapanıyor. Artık görünümlerin yayılışına değil, ibrelerin devinimine boyun eğiyorlar. Dışarıda dağlar karanlıklara gömülmüştür, ama bunlar birer dağ değildir artık. Uzaklıklarının hesaplanması gereken, görünmez güçlerdir. Telsizci, lambanın altında, rakamları sessiz sessiz kâğıda geçirir, makinist haritayı işaretler, pilot da, dağlar rotasına uymayınca, solundan geçmek istediği tepeler, askerlik hazırlıklarının sessizlik ve gizliliği içinde karşısında belirince, yolunu düzeltir.

Karada nöbet tutan telsizcilere gelince, arkadaşlarının söylediklerini saniyesinde defterlerine geçirirler bilgece: “Geceyarısını kırk geçiyor. Yol 230. Uçakta her şey yolunda.”

Bugün böyle uçuyor havacılar. Gittiklerini duymuyorlar bile. Geceleri, aslında denizin ortasında kalmış gibi, her türlü işaret noktasından uzaktırlar. Ama motorlar bu aydınlık odayı özü değişmiş bir titreyişle doldurur. Zaman geçer. Ama bu kadranlarda, bu lambalarda, bu ibrelerde görünmez bir simyadır sürüp giden. Bu gizli devinimler, bu fısıldanan sözcükler, bu dikkat, saniye saniyesine mucizeyi hazırlar. Saati gelince, pilot alnını güvenle cama yapıştırabilir. Hiçlik’ten altın doğmuştur, alanın ateşlerinde parıldar.

Ama şu var ki, alana iki saat kala, birdenbire, ayrı bir görüş noktasının ışığında, Hindistan’da bile hissetmediğimiz türden bir uzaklık duygusu veren, dönüş umudunu yerle bir eden yolculukları da hepimiz yaşamışızdır.

Mermoz da Güney Atlantik’i birinci kez deniz uçağıyla geçtiği zaman, günbatımına doğru, Pot-au-Noir bölgesine böyle gelmişti. Karşısında, bir duvar örülürcesine, her dakika tornado kuyrukları belirdiğini, sonra bu kasırga hazırlıklarının ardından bir karanlık çöktüğünü, onları gizlediğini görmüştü. Bir saat sonra, usul usul bulutların altına sokulunca, birdenbire masalsı bir ülkeye çıkmıştı.

Yığın yığın deniz anaforları yükseliyordu karşısında, görünüşte bir tapınağın kara sütunları gibi kımıltısızdılar. Uçları kabarmış, fırtınanın karanlık ve basık kubbesini üzerlerinde taşıyorlardı, ama kubbenin yarıkları arasından parça parça ışıklar düşüyor, sütunlar arasında, denizin soğuk döşeme taşları üzerinde, dolunay parlıyordu. Mermoz, uçağı bir ışık geçidinden ötekine doğru kırmış, içinde denizin yükselişi uğuldayan bu dev sütunların çevresinden dolanmış, bu ay ışığı boyunca, dört saat süresince, tapınağın çıkışına doğru ilerlemiş, hiç kimsenin oturmadığı bu yıkıntılar arasında yolculuğunu sürdürmüştü. Öylesine baskın bir görüntüydü ki, Pot-au-Noir’ı geçtikten sonra, Mermoz hiç korkmadığını farketmişti.

Gerçek dünyanın sınırlarının aşıldığı saatlerden bir başkasını daha anımsıyorum: O gece Sahra havaalanlarından verilen yön bilgileri hep yanlış çıkmıştı, telsizci Néri ile beni tehlikeli bir biçimde yanıltmıştı. Bir sis çatlağının dibinde parıldayan suyu görüp de birdenbire kıyıya doğru döndüğüm zaman anladık ki çoktandır engin denizin üzerinde uçmaktaydık.

Kıyıya erişebileceğimizden artık emin değildik, benzinimiz yetmeyebilirdi. Hem kıyıya vardıktan sonra da alanı bulmamız gerekecekti. Ayın da batma saatiydi. Açı bilgilerinden yoksun kaldığımız için, çoktandır sağırdık, şimdi de yavaş yavaş körleşiyorduk. Ay, kar yığınını andıran bir sis içinde, soluk bir köz gibi sönüp gidiyordu. Gök de bulutlarla örtülüyordu üzerimizde, bu bulutlarla bu sis arasında, her türlü ışıktan, her türlü özden boşalmış bir dünyada yüzüyorduk artık.

Sesimize yanıt veren alanlarda bize kendi durumumuz konusunda bilgi vermekten vazgeçmişlerdi: “Yeriniz belli değil… Yeriniz belli değil…”, çünkü sesimiz hem her yerden geliyordu, hem de hiçbir yerden.

Sonra, çoktan umudumuzu kestiğimiz bir anda, birdenbire, ufukta, sol ilerimizde, bir parlak nokta çıktı önümüze. Zapt edilemez bir sevinç duydum, Néri bana doğru eğildi, şarkı söylediğini işittim. Yalnız alan olabilirdi bu, yalnız onun feneri olabilirdi, çünkü Sahra, geceleri tüm ışıklarını söndürür, uçsuz bucaksız bir ölü alan olurdu. Ama ışık biraz parıldadıktan sonra söndü. Batışı sırasında, yalnız birkaç dakikalığına, ufukta, sis tabakasıyla bulutlar arasında şöyle bir görünen bir yıldıza doğru yönelmiştik.

Sonra başka ışıkların belirdiğini gördük, gizli bir umutla, her birine ayrı ayrı yöneldik sırasıyla. Ve ışık göründüğü sürece, can alıcı denememize girişiyorduk: “Işık görüyoruz,” diyordu Néri Cisneros alanına, “fenerinizi söndürün, sonra üç kez üst üste yakın.” Cisneros, fenerini söndürüp yeni baştan yakıyordu, ama bizim gözümüzü diktiğimiz keskin ışık hiç sönmüyordu, şaşmaz bir yıldızdı.

Benzinimiz bitmek üzereydi, ama biz her seferinde altından oltalara yapışıveriyorduk, her seferinde gerçek bir fenerin ışığıydı, her seferinde alan ve yaşamdı, sonra yıldız değiştirmek zorunda kalıyorduk.

Sonunda, biricik gerçek gezegeni, bizimkini, bildik görünümlerimizin, dost evlerimizin, sevgilerimizin bulunduğu gezegeni ararken, gezegenlerarası uzayda, yüzlerce ulaşılmaz gezegen arasında yitip gittiğimizi anladık.

O biricik gezegen ki… Size gözlerim önünde beliren görüntüyü söyleyeceğim, belki de çocuksu bulacaksınız. Ama insan kaygılarımız tehlikenin ortasında da sürer; ben de susamıştım, acıkmıştım. Cisneros’u bulursak, benzinimizi aldıktan sonra, yolculuğumuzu sürdürecek, sabah serinliğinde Kazablanka’ya inecektik. Paydos! Néri ile kente inecektik. Şafakla açılan küçük lokantalar vardır Kazablanka’da… Néri ile ben, tam bir güvenlik içinde, geçmiş geceye gülerek, sıcak çöreklerle sütlü kahvenin başına oturacaktık. Néri ile ben, yaşamın bu sabah armağanını alacaktık. Yaşlı köylü kadın da işte böyle, renkli bir resim, çocuksu bir madalyon, bir tespih ardından ulaşır Tanrısına: Seslerini duyurmak isteyenlerin basit bir dil kullanmaları gerekir. İşte yaşama sevinci de benim için böyleydi, bu sıcak ve hoş kokulu ilk yudumda, bu süt, kahve ve buğday karışımında toplanıyordu; sakin otlaklarla, uzak tarlalarla, harmanlarla bu yoldan kaynaşılır, bütün yeryüzüyle işte bu yoldan kaynaşılır. Bunca yıldız arasında yalnızca bir tanesi, şafak yemeğinin bu güzel kokulu yemeğini elimizin altına getirecek şekilde bize yol gösterecekti.

Oysa bizim uçağımızla, bu içinde insanlar yaşayan dünya arasına aşılmaz uzaklıklar yığılıyordu. Dünyanın bütün zenginlikleri, burçlar arasında yolunu şaşırmış bir toz parçasına yerleşmişti. Ve onu seçmeye çalışan “müneccim” Néri, durmamacasına yıldızlara yalvarıyordu.

Birdenbire bir yumruk attı omzuma. Bu yumruğun muştuladığı kâğıtta şunları okudum: “Her şey yolunda, çok güzel bir mesaj aldım…” Sonra, yüreğim çarpa çarpa, bizi kurtaracak olan beş altı sözcüğü bana yazıp iletmesini bekledim. En sonunda göğün armağanını almıştım.

Dün akşam havalandığımız Kazablanka’dan geliyordu bu mesaj. Merkezden merkeze ulaştırılırken gecikmişti. Birdenbire, iki bin kilometre ötede, bulutlarla sis arasında, denizde yolumuzu şaşırdığımız bir sırada ulaşıyordu bize. Kazablanka Havaalanı’ndaki devlet temsilcisinden geliyordu. Okudum: “Bay Saint-Exupéry, Paris’e yazı yazarak cezalandırılmanızı istemek zorundayım: Kazablanka’dan kalkışınızda hangarların çok yakınından döndünüz.” Hangarların çok yakınından döndüğüm doğruydu. Bu adamın mesleğini hep kızarak yürüttüğü de doğruydu. Havaalanının bir bürosunda olsaydı, alçakgönüllülükle karşılardım bu serzenişi. Ama şimdi erişmesi gerekmeyen bir yerde erişiyordu bize. Bu fazlasıyla seyrek yıldızlar, bu sis, bu tehlike dolu deniz kokusu arasında çatlak bir ses çıkarıyordu. Yazgılarımızı avuçlarımızda tutuyorduk, postanın yazgısını da, uçağımızın yazgısını da avuçlarımızda tutuyorduk, yaşamak için çok çabalamak zorundaydık, bu adam da tutmuş, küçük hıncını boşaltıyordu üzerimize. Ama Néri ile ben, kızmak şöyle dursun, uçsuz bucaksız bir sevinç duyduk. Burada, baş bizdik, bize bunu fark ettirmişti. Demek bu onbaşı, kollarımızdaki işaretlerden bizim yüzbaşı olduğumuzu anlamamıştı? Biz, bu kötü durumda, Büyükayı ile Yay Burcu arasında gidip gelirken, bizim için bizi ilgilendirebilecek tek şey ayın bu ihanetiyken, derin düşüncelerimizin içinde rahatımızı kaçırıyordu.

Bu adamın kendini gösterdiği gezegenin ilk görevi, biricik görevi, yıldızlar arasında hesaplarımızı yapabilmemiz için bize doğru rakamları sağlamaktı. Bu rakamlarsa yanlıştı. Gerisine gelince, gezegen susup otursundu şimdilik. Néri şunları yazdı bana: “Bunlar böyle zırvalarla eğleneceklerine bizi bir yerlere yöneltseler ya…” Onun için “bunlar” parlamentolarıyla, senatolarıyla, denizcileri, orduları ve imparatorlarıyla, kürenin bütün halklarını özetliyordu. Ve bizimle uğraşmaya kalkan bu düşüncesizin mesajını bir daha okurken, Merkür’e doğru yöneliyorduk.

En olmayacak rastlantı kurtardı bizi: En sonunda, Cisneros’a varmak umudundan el çekerek dikine kıyı yönünde ilerlemeye, benzin bitinceye kadar bu yönde gitmeye karar vermiştim. Böylece, denize gömülmeme konusunda az da olsa bir şans sağlıyordum. Yazık ki, aldatıcı fenerlerim kim bilir nereye çekmişlerdi beni. Yazık ki, en iyi durumda bile, içinde sıkışıp kaldığımız yoğun sis, bu karanlıkta tehlikesiz bir iniş yapmak konusunda pek az şans tanıyordu bize. Ama başka seçeneğim de yoktu.

Durum öylesine açıktı ki, Néri elime bir saat önce bizi kurtarabilecek bir mesaj verdiği zaman, hüzünlü hüzünlü omuz silktim: “Cisneros yerimizi bildiriyor. Cisneros belirtiyor: yaklaşık olarak iki yüz on altı…” Cisneros karanlıklarda gömülü değildi artık. Cisneros, şurada, solumuzda, elle tutulabilecek biçimde ortaya çıkmıştı. Ama ya uzaklığı? Néri ile kısaca konuştuk. İş işten geçmişti artık. Bunda hemfikirdik. Cisneros’a yönelirsek, kıyıya varamama tehlikesi artacaktı. Ve Néri yanıtı verdi: “Bir saatlik benzinimiz kaldığından doksan üç yönünde ilerlememizi sürdürüyoruz.”

Bu arada, alanlar bir bir uyanıyordu. Agadir’in, Kazablanka’nın, Dakar’ın sesleri karışıyordu konuşmamıza. Kentlerin her birinin telsiz istasyonları havaalanlarını uyarmıştı. Alan şefleri de pilotları uyarmıştı. Yavaş yavaş, bir hasta yatağının çevresinde toplanır gibi toplanıyorlardı çevremizde. Yararsız bir sıcaklık, ama sıcaklık gene de. Kısır öğütler, ama öylesine candan!

Ve birdenbire Toulouse girdi araya; Toulouse, havayollarının ilk merkezi, dört bin kilometre ötelerde silinmiş Toulouse. Toulouse hemen aramıza yerleşti, sözü hiç uzatmadan konuştu: “Kullandığımız araç F… (numarasını unuttum) değil miydi?

–Evet.– Öyleyse iki saatlik benzininiz var daha. Bu aracın deposu standart bir depo değildir. Cisneros’a –yönelin.”

* * *

Mesleğin getirdiği zorunluklar dünyayı böylece değiştirip zenginleştirir. Pilotun eski görünümlerde yeni bir anlam bulması için böyle bir gece bile gerekmez. Yolcuyu bıktıran tekdüze görünüm bile havacılar için farklıdır. Ufku kapatan bu bulut kitlesi, onlar için bir dekor olmaktan çıkar; kaslarını ilgilendirecektir, sorunlar çıkaracaktır onlara. Hemen göz önüne alırlar onu, ölçerler, gerçek bir dil bağlar onu kendilerine. İşte bir sivri tepe, şimdilik uzak: Hangi yüzünü gösterecek? Ay ışığında, elverişli bir işaret noktası. Ama pilot kör gibi giderse, dümenini güç düzeltirse, durumundan kuşku duyarsa, tepe patlayıcıya dönüşüp, bütün geceyi tehdidiyle dolduracaktır, akıntılarda sürüklenen bir tek mayın nasıl bütün denizin tadını kaçırırsa, öyle.

Okyanuslar da böyle değişir. Fırtına sıradan yolculara görünmez: yukarıdan bakılınca, dalgalarda hiç de fazla bir kabartı yok gibidir, savruntular da kımıltısız görünür. Damarlarla, çapaklarla beneklenmiş, büyük ve ak hurma dalları yayılır yalnızca, donup kalmış gibidirler. Ama havacılar, buraya inmenin olanaksız olduğunu bilirler. Bu hurma dalları kocaman kocaman zehirli çiçekler gibidir onlar için.

Yolculuk mutlu bir yolculuk bile olsa, kendi küçük yolunda bir yerlerde uçmakta olan pilot, basit bir görüntü görmekle kalmaz. Yerin ve göğün bu renkleri, denizin üstünde yel izleri, alacakaranlığın bu altın rengi bulutları karşısında hayranlık duymaz, inceler onları. Toprağında dolaşıp da binlerce belirtiden hareketle baharın yaklaşmasını, don tehlikesini, yağmur muştusunu önceden sezen köylü gibi, mesleğinin ustası pilot da karın belirtilerini, sisin belirtilerini, mutlu gecenin belirtilerini görür. İlkin kendisini bunlardan uzaklaştırmış gibi görünen makine, büyük doğa sorunlarıyla daha kesin bir biçimde karşı karşıya getirir onu. Bir pilot, fırtınalı bir göğün oluşturduğu uçsuz bucaksız yargı yerinin ortasında, üç ilkel tanrıdan, dağdan, denizden ve fırtınadan, postasını kurtarmaya çalışır.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.