Yeni Soyadının Hikâyesi – Elena Ferrante

 

“ “Napoli Romanları”nın ikinci kitabı Yeni Soyadının Hikâyesi’nde Lila ile Lenu tüm zorluklara rağmen büyür, gelişir… Yeni evli, kocasıyla sorunlar yaşayan Lila, aile işinde çalışmaya başlar. Lenü ise hayatı ve kendisini sorgulayarak eğitimine devam ederken, doğup büyüdüğü tutucu ortamın dışına çıkmanın yollarını aramaktadır. İki dostun bir adada geçirdikleri yaz tatilinde yaşananlarla tüm dengeler alt üst olur. Gözüpek ve tutkulu Lila için evliliğin dar kalıplarına sığmak gittikçe güçleşirken, Lenü, kendisini bulmak için köklerinden kopmayı göze alır. Aşk ve özgürlük; evlilik ve ayrılık; kıskançlık, sadakat, dostluk ve annelik… Gençlik döneminden yetişkinliğe doğru yol alan iki genç kadın, dolu dolu yaşamayı seçmekle bu duyguların sarkacında gidip gelerek, onları en etkili, en şiddetli halleriyle tecrübe eder.”

1966 ilkbaharında, Lila gayet çalkantılı bir ruh haliyle, bana içinde sekiz defter bulunan teneke bir kutu emanet etti. Kocasının okumasından korktuğu için defterleri artık evde tutamayacağını söyledi. Kutuyu, çevresine doladığı aşırı uzun ip konusunda alaycı sözler söylemek dışında yorum yapmadan alıp gittim. O dönemde ilişkimiz berbattı, ama belli ki öyle olduğunu düşünen sadece bendim. Nadir görüşmelerimizde o hiç utanç sergilemediği gibi gayet muhabbetli oluyordu; ağzından tek bir düşmanca söz kaçmıyordu.

Hiçbir gerekçeyle kutuyu açmayacağıma yemin etmemi istediğinde, yeminimi ettim. Ama trene biner binmez ipi çözdüm, defterleri çıkardım, okumaya başladım. İlkokuldan itibaren hayatının ayrıntılı anlatımları vardı, ama bu bir günce değildi. Daha çok, yazma konusunda kendisini eğitmek için gösterdiği inadın kanıtı gibi görünüyordu. Bol bol betimleme vardı: bir ağaç dalı, bataklıklar, bir taş, beyaz damarları olan bir yaprak, evdeki tencereler, kahve makinesinin farklı parçaları, mangal, kömür ve köz, avlunun gayet ayrıntılı haritası, anayol, göledin ötesindeki fabrikanın paslanmış demir strüktürü, park ve kilise, demiryolu sekisindeki bitki örtüsü, yeni apartmanlar, ailesinin evi, babasının ve ağabeyinin ayakkabı tamirinde kullandıkları aletler, onların çalışma sırasındaki davranışları ve özellikle de renkler, günün farklı saatlerinde her şeyin aldığı renkler. Tabii sayfalar sadece betimlemelerle dolu değildi. Yerel lehçeyle ya da İtalyancayla yazılmış tek tek sözcükler vardı ve bunlar daire içine alınmıştı, ama yanlarında herhangi bir yorum yoktu. Bir de Latince ve Yunanca çeviri alıştırmaları vardı. Ayrıca mahallenin dükkânları, malları, Enzo Scanno’nun her sabah eşeğinin yularından çektiği ve sokak sokak gezerek sattığı meyve sebze dolu arabası hakkında uzun metinler vardı ve bunları İngilizce yazmıştı. Yanı sıra okuduğu kitaplar, kilise salonunda seyrettiği filmler hakkındaki gözlemlerini de kaleme almıştı. Pasquale ile tartışmalarında savunduğu görüşleri, ikimiz arasındaki sohbetlerin konularını da didiklemişti. Elbette serimde kopukluklar vardı ama Lila’nın yazıyla yakaladığı her şey bir boyut kazanıyordu; öyle ki on bir- on iki yaşlarındayken yazdığı satırlarda bile çocuksu görünen tek bir satıra rastlamadım.

Genel olarak cümleler son derece net ifade edilmişti, noktalaması özenliydi, yazısı, Oliviero öğretmenimizin öğrettiği üzere zarifti. Ama arada sırada, sanki Lila’nın damarlarında bir zehir dalgalanmaya başlamışçasına bu düzen dağılıyordu. O zaman her şey yorucu bir hal alıyor, cümleler coşuyor, noktalama yok oluyordu. Genelinde, çok geçmeden kolaylıkla açık ve rahat bir serime geri dönüyordu. Ansızın yazıya ara verdiği, sayfanın geri kalanını eğri ağaçlar, dumanlı ve tümsekli tepelerle kasvetli suratlar çizerek doldurduğu da oluyordu. Beni hem düzeni hem düzensizliği etkiledi defterlerin ve okudukça kendimi aldatılmış hissettim. Yıllar önce Ischia’ya yazdığı mektubun ardında meğer ne çok alıştırma vardı: o kadar güzel yazılmasının nedeni buydu demek. Her şeyi yeniden kutuya koydum ve bir daha karıştırmamaya karar verip kapağını kapattım.

Ama kısa sürede pes ettim; defterleri de, Lila’nın küçükten beri yaydığı o baştan çıkartıcı güce sahipti. Mahalleyi, aile üyelerini, Solara ailesini, Stefano’yu, herkesi ve her şeyi insafsızca incelemişti. Ve elbette beni, söylediklerimi, düşündüklerimi, sevdiğim kişileri ve hatta fiziksel görünümümü nasıl özgürce ele aldığını hiç söylemeyeyim. Kendine özel, hiç kimse ve hiçbir şeyle ilgilenmediği zaman dilimleri yaratmıştı. On yaşında, Mavi Peri öykücüğünü yazdığı zaman aldığı haz son derece belirgindi. Aynı netlik Oliviero öğretmenimizin öyküye ilişkin tek söz etmeye gönül indirmeyişi, hatta onu görmezden gelişi yüzünden çektiği ıstırapta da kendini gösteriyordu. Onunla ilgilenmeyip, onu terk ederek ortaokula gidişime karşı duyduğu öfke ve üzüntü buradaydı. Ayakkabı tamiri yapmayı öğrenişindeki heyecan, onu yeni ayakkabılar çizmeye yönlendiren kendini kanıtlama duygusu, ağabeyi Rino ile birlikte ilk ayakkabı çiftini ortaya çıkarmanın hazzı buradaydı. Babası Fernando’nun ayakkabıların iyi yapılmamış olduğunu söylediğinde hissettiği acı da buradaydı. Her şey yer alıyordu bu satırlarda, ama özellikle de Solara kardeşlere duyduğu nefret ve büyük kardeşin, Marcello’nun aşkını reddedişindeki vahşi kararlılık ve onun yerine, aşkından onun elleriyle yaptığı ayakkabıyı satın almak isteyen ve sonsuza dek saklayacağına yemin eden mahallenin şarküterisinin sahibi uysal Stefano Carracci ile nişanlanmaya karar verişi de buradaydı. Ah, on beş yaşında nişanlısının kolunda, kendini zengin ve şık bir hanımefendi hissettiği o an da buraya yansımıştı; Stefano sadece onu sevdiği için, babasının ve ağabeyinin açacakları Cerullo Ayakkabıcısı’na yüksek miktarda para yatırmıştı. Ne büyük bir tatmin duygusu yaşamıştı Lila: kendi hayal dünyasında yarattığı ayakkabıların pek çoğu yapılmıştı, yeni mahallede bir evi olmuştu ve on altı yaşındayken evlenmişti. Pek gösterişli bir düğün yapmış, kendini pek mutlu hissetmişti. Sonra kutlamaların tam ortasında, Marcello Solara, yanında kardeşi Michele Solara ile düğüne gelmişti; üstelik ayağında onun elleriyle yaptığı ve kocasının çok kıymetli bulduğunu söylediği o ayakkabılar vardı. Kocasının… Nasıl bir adamla evlenmişti? Şimdi, nikâh kıyıldıktan sonra üstteki sahte surat maskesini yırtıp atacak ve alttaki gerçek korkunç yüzünü mü çıkaracaktı ortaya? Bunlar bizim sefaletimizin, aldatıcı bir güzelliği olmayan olayları ve sorularıydı. Günlerce ve haftalarca o sayfalardan alamadım kendimi. İnceledim, hoşuma giden, beni yücelten, beni hipnotize eden, beni küçük düşüren bölümleri ezbere çektim. Doğallıklarının ardında kesinlikle bir hile olmalıydı ama ne olduğunu keşfedemedim.

Sonunda çileden çıktığım bir kasım akşamında, kutuyu alıp evden çıktım. Artık Napoli dışında bir hayat kurmuş olmama, başkaları tarafından itibar görmeme karşın üstümdeki ve içimdeki Lila’nın yüküne katlanamaz olmuştum. Solferino Köprüsü’nde durdum, dondurucu pusun süzdüğü ışıklara baktım. Kutuyu korkuluğa koydum, yavaş yavaş, azar azar ittim; sonunda nehre düşen adeta oydu, bizzat Lila’nın ta kendisiydi ve düşünceleriyle, sözleriyle, herkese darbe üstüne darbe indirdiği fesatlığıyla; her insan, her nesne, her olay gibi beni de sahiplenme tarzıyla birlikte suya gömüldü: kitapları ve ayakkabıları, tatlılığı ve şiddeti, evliliği ve ilk gecesi, mahalleye Sinyora Raffaella Carracci kimliği ile dönüşü.

Öylesine nazik, öylesine sevdalı Stefano’nun, çocuk Lila’nın izini taşıyan, üzerinde binbir zahmetin parmak izi bulunan ayakkabıları Marcello Solara’ya hediye etmiş olmasına inanamıyordum.

image

Masada, ışıltılı gözlerle sohbet eden Alfonso ve Maria’yı unutuverdim. Annemin esrik kahkahalarına kafamı takmaz oldum. Müzik, şarkıcının sesi, dans eden çiftler, kıskançlık yüzünden kendini kaybedip terasa çıkmış ve camların ardında gözlerini menekşe rengi şehre, denize dikmiş olan Antonio giderek soldu. Hatta bir haberci melek gibi salonu az önce terk etmiş olan Nino’nun hayali bile eridi gitti. Şimdi sadece hırslı bir tavırla Stefano’nun kulağına bir şeyler söyleyen, gelinliği içinde beti benzi atmış olan Lila’yı ve kıpkırmızı yüzünde, alnından gözlerine, karnaval maskesi misali beyaz leke yayılmaya başlayan somurtuk Stefano’yu görüyordum. Neler oluyordu, daha neler olacaktı? Arkadaşım iki eliyle kocasının kolunu çekiştiriyordu. Bütün gücünü kullanıyordu ve onu çok iyi tanıyan ben, yeni kocasının kolunu bedeninden kopartabileceğini, sonra havaya kaldırıp, akan kan yerde uzun bir iz bırakırken onu başının üstünde taşıyarak, sanki bir balyoz ya da eşeğin çene kemiğiymiş gibi sert bir darbeyle indirip Marcello’nun suratını dağıtabileceğini hissediyordum. Ah, evet o bunu yapabilirdi ve bunu düşünürken bile kalbim kızgınlıkla çarpıyor, boğazım kuruyordu. Sonra her iki erkeğin gözlerini yuvalarından çıkartır, suratlarındaki eti kopartır, ısırırdı. Evet, evet bunun olmasını istediğimi, çok istediğimi hissettim. Aşkın ve bu dayanılmaz düğünün sonu gelirdi ve Amalfi’deki yatakta kucaklaşma yaşanmazdı. Mahallenin her şeyini ve her bireyini hemen paralayalım, bir kıyım yapalım ve Lila ile uzaklara kaçalım, ikimiz tanımadığımız şehirlerde, rezilliğin bütün basamaklarını yersiz bir neşeyle inelim istedim. O gün için doğru bir son gibi göründü bu gözüme. Bizi ne para, ne bir erkek bedeni, ne de eğitim kurtarabilecekti, o nedenle şimdi her şeyi yok etmenin zamanıydı. Onun öfkesi göğsümde büyüdü, benim olan ve aynı zamanda benim olmayan gücüm, içimi kendimi kaybetme hazzıyla doldurdu. Bu gücün yayılmasını diledim. Ama aynı zamanda korktuğumu da fark ettim. Ancak daha sonra, mutsuzluğumu sükûnet içinde yaşayabildiğimi, çünkü şiddet tepkileri göstermekten aciz olduğumu, bundan korktuğumu, içimde kin büyüterek hareketsiz kalmayı yeğlediğimi anladım. Lila öyle değildi. O yerinden kalktığında, öyle kararlı bir biçimde ayaklandı ki masadaki kirli tabakların içindeki çatallar sallandı, bir bardak devrildi. Stefano, mekanik bir davranışla, Bayan Solara’nın giysisine doğru akan şarap dilini durdurmaya yeltenirken, Lila dolanan eteğini çekiştirerek hızlı adımlarla yandaki bir kapıdan çıktı.

Peşinden koşmayı, elini tutmayı, haydi, gel gidelim buradan diye fısıldamayı düşündüm. Ama yerimden kımıldamadım. Stefano bir anlık kararsızlıktan sonra dans eden çiftlerin arasından geçerek onun peşinden gitti.

Çevreme bakındım. Herkes olup biten bir şeyin gelinin keyfini kaçırdığını fark etmişti. Ama Marcello, ayağında bu ayakkabıların olması gayet normalmiş gibi, Rino’yla bir suç ortaklığı havasında sohbet ediyordu. Maden tüccarı iğrenç esprilerle kadeh kaldırmayı sürdürüyordu. Hiyerarşik olarak aşağı seviyedeki masada oturan ve kendini öyle konumlandıran konuklar, bu kötü oyuna zoraki bir gülümsemeyle tahammül ediyorlardı. Sözün kısası benim dışımda hiç kimse, az önce kutlanan –ve büyük olasılıkla sayısız evlat, torun, neşe ve acı, gümüş ve altın yıldönümleriyle birlikte çiftin ölümüne dek sürecek olan– evliliğin, kocası kendini bağışlatmak için ne denerse denesin, Lila için sonlandığının farkında değildi.

Olup biten hayal kırıklığına uğrattı beni. Alfonso ile Marisa’nın yanına oturdum, ama ne konuştuklarına kulak bile kabartmadım. İsyan emareleri bekledim, ama hiçbir şey olmadı. Lila’nın zihninin içinde olmak her zamanki gibi zordu: bağırdığını işitmedim, tehdit ettiğini duymadım. Stefano yarım saat sonra son derece nazik bir ifadeyle geri geldi. Üzerini değiştirmişti, alnındaki ve gözlerinin çevresindeki beyaz leke yok olmuştu. Karısının gelmesini beklerken akrabalarının ve arkadaşlarının arasında dolaştı; Lila gelinliğiyle değil de düğmeleri açık renk, pastel mavi renkte tayyörden ve mavi şapkadan oluşan yolculuk giysisiyle salona döndüğünde, hemen onun yanına gitti. Lila önce gümüş bir kaşıkla billur kâseden aldığı şekerlemeleri çocuklara dağıttı, sonra da önce kendisinin, sonra Stefano’nun akrabalarına içi nikâh şekeri dolu şekerlikleri verdi. Solara ailesinin tümünü ve hatta Rino’yu es geçti; ağabeyi ona kaygılı bir gülümseyişle sordu: Beni artık sevmiyor musun? Lila onu yanıtlamadı, şekerliği Pinuccia’ya verdi. Bakışları yitik, elmacık kemikleri her zamankinden daha çıkıktı. Sıra bana geldiğinde, beni şöyle bir gönül alma gülümsemesinden yoksun bırakarak içi şeker dolu ve beyaz tülle sarılmış seramik sepeti dalgınca uzattı.

Bu arada Solara ailesi gördüğü terbiyesizlik karşısında sinirlendi, ama Stefano onları birer birer kucakladı ve huzurlu bir ifadeyle, “Yoruldu, sabırlı olmamız gerekli,” diye mırıldandı.

Sonra Rino’yu da yanaklarından öptü; kayınbiraderinin mutsuz yüz ifadesiyle şöyle dediğini duydum:

“Bu yorgunluk değil Ste’, o yamuk doğdu, senin adına üzgünüm.”

Stefano ciddiyetle yanıtladı onu:

“Yamuk şeyler düzelir.”

Sonra onun kapıya varmış olan karısına doğru seğirttiğini gördüm, orkestra sarhoş ezgiler yayarken, konuklar son vedalaşmalar için bir araya geliyordu.

Parçalanma yoktu, demek ki kaçmayacaktık birlikte dünyanın sokaklarına. Şık ve güzel yeni evlilerin üstü açık otomobile binişlerini görür gibi oldum. Bir süre sonra Amalfi kıyılarına ve lüks bir otele varacaklar; her türlü kırıcı hakaret, silmesi kolay bir somurtkanlığa dönüşecekti. Sonra da unutulacaktı. Lila benden kesin olarak kopmuştu –ansızın gözüme öyle göründü– ve aramızdaki mesafe hayal ettiğimden çok daha uzaktı. O sadece evlenmemişti, sadece her gece evlilik kurallarına uymak için bir erkekle uyumakla kalmayacaktı. Daha önce anlayamadığım ve ancak o anda net bir şekilde fark ettiğim bir şey vardı. Kocası ve Marcello arasında, onun küçük bir kız olarak emek verdiği iş konusunda mühür vurulan anlaşmaya boyun eğerek, bundan sonra her şeyden ve herkesten çok kocasına bağlı olmayı da kabul etmişti. Eğer şimdiden teslim olduysa, şimdiden bu onur yarasını sindirdiyse, Stefano ile bağı gerçekten güçlü olmalıydı. Onu seviyordu, onu fotoromanlardaki kızlar gibi seviyordu. Her türlü niteliğini ömrü boyunca ona feda edecekti ve kocası, bu fedakârlığın farkına bile varmayacaktı; duyguların, zekânın, Lila’yı karakterize eden hayal gücünün zenginliğiyle sarılı olacak, ama bunlarla ne yapacağını bilemeyecek ve çarçur edecekti. Ben bir insanı, Nino’yu bile böyle sevmekten acizim diye düşündüm; sadece kitaplarımla zaman geçirmeyi bilirim. Ve saniyenin binde birlik bir anında kendimi, kardeşim Elisa’nın kediye mama verdiği ve o ortadan kaybolduktan sonra da yerde pislik içinde duran kırık dökük tasla özdeşleştirdim. İşte o noktada, güçlü bir kaygı duygusuyla fazla ileri gittiğime karar verdim. Geri dönmeliyim, dedim kendime, Carmela, Ada, Gigliola ve hatta Lila gibi olmalıyım. Mahalleyi kabullenmeliyim, kibrimi cezalandırmalıyım, beni seven kişileri küçük görmeyi bırakmalıyım. Alfonso ve Marisa, Nino ile buluşmalarına geç kalmamak için çıktıklarında, ben de annemin yanından geçmemek için uzun bir tur attım ve terasta duran sevgilimin yanına gittim.

Üzerim inceydi, güneş batmıştı, hava soğumaya başlamıştı. Antonio beni görür görmez bir sigara yaktı ve yalandan denize bakmak için arkasını döndü.

“Gidelim buradan,” dedim.

“Sen Sarratore’nin oğluyla defolup git.”

“Ben seninle gitmek istiyorum.”

“Yalancının tekisin.”

“Neden?”

“Çünkü o seni isteseydi, bana hoşça kal demeden çekip gidecektin.”

Doğruydu ama sözlerine hiç özen göstermeden böyle açıkça söylemesi tepemi attırdı. Bir yılan gibi tıslayarak, “Annemin her an gelip senin yüzünden beni tekme tokat dövmesini göze alarak şurada durduğumu anlamıyorsan, sadece kendini düşünüyor, beni hiç umursamıyorsun demektir,” dedim.

Sesimdeki hafif yerelliği hissetti, kurduğum cümlenin uzunluğunu, dilek kiplerimi fark etti ve gözü karardı. Sigarasını attı, gücünü zar zor kontrol ederek bileğimden yakaladı ve –boğazında sıkışıp kalan bir haykırışla– sadece benim için burada bulunduğunu, kilisede ve düğünde yanımda durmasını isteyenin ben olduğumu haykırdı ve, evet, bana yemin ettirdin, diye soluklandı, beni hiç yalnız bırakma dedin ve sırf bunun için kostüm diktirdim ve hoşuna gitmek için Bayan Solara’dan yığınla borç aldım, hoşuna gitmek için uğraştım, bir an bile annemin, kardeşlerimin yanına uğramadım, ama karşılığı ne oldu, karşılığında bana pislik gibi davrandın, gidip o şairin oğluyla oturdun, beni bütün arkadaşlarımızın önünde küçük düşürdün, beni bok gibi bıraktın, çünkü ben senin için hiçim, çünkü sen fazlasıyla eğitimlisin ve ben değilim, çünkü ben senin ne dediğini anlamıyorum ve bu doğru, çok doğru, anlamıyorum lanet olsun. Lenù, yüzüme bak, bak bana: beni elindeki değnekle yönetebileceğini sanıyorsun, sana yeter artık diyemeyeceğimi sanıyorsun ama yanılıyorsun, her şeyi biliyorsun ama şimdi şu kapıdan benimle çıkarsan, eğer sana tamam, haydi gidelim dersem ve sonra seni başka yerde, okulda o Nino Sarratore meymenetsiziyle görürsem, seni gebertirim Lenù, seni öldürürüm, o nedenle şimdi bir kez daha düşün ve beni şimdi, şu an burada bırak ve git, diye inledi, bunları söylerken kıpkırmızı olmuş gözlerini koca koca açmıştı ve kelimeleri ağzını kocaman açarak telaffuz ediyor, bana bağırmadan bağırıyordu; burun delikleri açılmıştı, kapkaraydı, yüzünde öyle bir ıstırap okunuyordu ki belki de içi acıyor diye düşündüm, çünkü böylesine boğazdan, böylesine göğüsten haykırılan ama havada patlamayan cümleler onun ciğerlerini ve boğazını deşen keskin bir bıçağı andırıyordu.

Karmaşık duyguların etkisiyle böyle bir saldırganlığa ihtiyacım vardı. Bileğimin çevresini saran mengene, beni döveceği korkusu, bu üzüntülü sözler nehri sonunda beni avuttu; sanki en azından o beni önemsiyordu.

“Canımı yakıyorsun,” diye mırıldandım.

Elini biraz gevşetti, ama ağzı açık halde gözlerini gözlerimden çekmedi. Bileğimin morarması ona ağırlık ve yetki veriyor, ona demir atmama neden oluyordu.

“Kararın nedir?” diye sordu bana.

“Seninle olmak istiyorum,” dedim asık suratımla.

Ağzını kapadı, gözleri yaşla doldu, zaman kazanıp ağlamasını bastırmak için yeniden denizi seyretti.

Az sonra sokaktaydık. Pasquale’yi, Enzo’yu, kızları beklemedik, kimseye veda etmedik. En önemlisi anneme görünmemekti, adım adım sıvıştık; hava kararmıştı. Bir süre birbirimize değmeden yürüdük, sonra Antonio kararsız bir edayla kolunu omzuma attı. Sanki suçlu kendisiymiş gibi, bağışlanmak istediğini anlamamı istiyordu. Beni sevdiği için, gözlerinin önünde Nino ile baş başa geçirdiğim, baştan çıkardığım ve baştan çıkarıldığım o saatleri bir yanılsama olarak kabullenmeye razıydı.

Bileğimi tutmaya çalışarak, “Morarttım mı?” diye sordu.

Yanıt vermedim. Geniş eliyle omzumu kendine doğru çekti, rahatsızlığımı belli edince elini gevşetti. Bekledi, bekledim. Teslim olduğu işaretini verince, kolumu beline doladım.

Bir ağacın arkasında, bir apartmanın holünde, karanlık ara sokaklarda hiç durmadan öpüştük. Sonra bir otobüse, sonra bir başkasına bindik ve istasyona vardık. Demiryolunun yanından ilerleyen, pek kimselerin geçmediği yollarda öpüşerek gölede doğru yürüdük.

Giysim inceydi, akşam soğuğu tenimi beklenmedik ürpertilerle kesiyordu, ama gene de sıcak geliyordu. Antonio arada sırada karanlıkta bana yapışıyor, canımı yakacak kadar sıkı sıkı sarılıyordu. Dudakları yanıyordu, ağzının sıcaklığı düşüncelerimi ve hayal gücümü tutuşturuyordu. Belki Lila ve Stefano otele varmışlardır bile, diye düşünüyordum. Belki de akşam yemeği yiyorlardır. Belki de gece için hazırlanmışlardır. Ah, bir adama sarılıp uyumak, hiç üşümemek! Antonio’nun dilinin ağzımın içinde dolaştığını, giysimin üzerinden memelerime bastırdığını hissederken, ben de pantolon cebinden onun cinsel organına dokunuyordum.

Kara gökyüzü yıldızların ışıltılarıyla aydınlanıyordu. Yosun ve göledin çevresindeki balçık kokusu, ilkbaharın tatlımsı kokularına yenik düşmek üzereydi. Otlar ıslaktı, su, sanki içine meşe palamudu, taş ya da kurbağa düşmüş gibi arada sırada fokurduyordu. İyi bildiğimiz bir patikada ilerledik, ince gövdeli, hastalıklı, kırık dallı kuru ağaçların olduğu bir yere varıyordu. Birkaç metre sonra da eski konserve fabrikası vardı; çatısı çökmüştü, dört bir yan demir kirişlerle, saclarla doluydu. Acil bir haz duygusu ihtiyacına kapıldım, sanki gergin bir kadife şerit beni içimden çekiyordu. Bu hazzın bütün gün yaşadıklarımı parçalayacak bir şiddetle tatmin edilmesini arzuluyordum. Karnımın altında sürtünme, okşama, iğnelenme hissettim, her zamankinden daha güçlüydü. Antonio bana yerel diliyle aşk sözleri söylüyordu, bunları ağzımın içine, boynuma, hiç durmadan tekrarlıyordu. Ben susuyordum, bu buluşmalarda hep susmuştum, sadece inliyordum.

Bir noktada bana, “Beni sevdiğini söyle,” diye yalvardı.

“Evet.”

“Söyle bana.”

“Evet.”

Başka bir şey eklemedim. Ona sarıldım, onu bütün gücümle kendime çektim. Gövdemin her köşesinin okşanmasını, öpülmesini istiyordum, paralanmaya, ısırılmaya muhtaçtım ve soluğumun kesilmesini arzu ediyordum. Beni kendinden biraz uzaklaştırdı, öpmeyi sürdürerek elini sutyenimin içine soktu. Ama bu bana yetmedi, o akşam her şey az geliyordu. O ana dek yaşadığımız bütün temaslar, onun benden çekinerek istedikleri, benim sakınarak kabullendiklerim şimdi bana yetersiz görünüyordu, rahatsız geliyordu, fazla hızlıydı. Gene de ona daha fazlasını istediğimi nasıl söyleyebilirdim, bunu ifade edebilecek kelimelerim yoktu. Gizli buluşmalarımızın her birinde, istasyonun arkasında sessiz bir ritüelimiz vardı. O mememi okşuyordu, eteğimi kaldırıyordu, bacaklarımın arasını okşuyordu, bir işaret gibi pantolonunun içindeki hassas, kıkırdak, damar ve kan kasılmasını bana bastırıyordu. Ama o gün organını dışarı çıkarmayı özellikle geciktirdim, bunu yaptığım anda beni unutacağını, bana dokunmayı bırakacağını biliyordum. Memelerim, popom, pubisim, artık onu ilgilendirmeyecekti, sadece elime yoğunlaşacaktı, onu doğru ritimle hareket ettirmem için elimi eliyle kavrayıp sıkacaktı. Sonra mendilini çıkartacak, ağzından hafif bir iniltinin, penisinden tehlikeli sıvının döküleceği an için hazır edecekti. O zaman biraz sersemlemiş olarak geri toparlanacak, belki utanacaktı ve eve dönecektik. Şimdi acil bir şaşkınlıkla değiştirmek istediğim alışıldık final buydu: evlenmeden hamile kalmayı, günah işlemeyi, üzerimizdeki cennette bizi gözleyen ilahi muhafızları, Kutsal Ruh’u ya da her kimse onu umursamıyordum; Antonio bunu hissetti ve şaşırdı. Beni daha hırsla öperken elimi ısrarla aşağı indirmeye çalıştı ama ben yapmadım, pubisimi beni elleyen parmaklarına bastırdım, sertçe ve ritmik olarak bastırıp uzun uzun inledim. İşte o zaman elini çekti ve pantolonunun düğmelerini iliklemeyi denedi.

“Dur,” dedim.

Onu eski konserve fabrikasının iskeletine doğru sürükledim. Orası daha karanlık, daha korunaklıydı, ama oraya buraya kaçışan farelerin hışırtılarını duyabiliyordum. Kalbim hızla atmaya başladı, bu yerden, kendimden ve beni ele geçiren şiddetli arzunun, tavırlarımdan ve sesimden az önce içimde keşfettiğim yabancılaşma duygusunu çekip alarak yok etmesinden korktum. Şimdi mahalleye geri dönmek, daha önce olduğum hale dönüşmek istiyordum. Dersleri, alıştırmalarla dolu defterleri bir tarafa atmak geliyordu içimden. Zaten ne için alıştırma yapıyordum ki? Lila’nın gölgesi dışında, olabileceğim kişinin hiç önemi yoktu. Gelinlikli, üstü açık otomobile binen, mavi tayyörü ve şapkası olan kızın yanında ben neydim ki? Burada paslı döküntülerin, sıçan hışırtılarının arasında, belime kadar kaldırdığım eteğimle, indirilmiş donumla, tutkulu, kaygılı ve suçlu halimle Antonio ile ne yapıyordum? O şimdi denize bakan otelde, keten çarşaflar arasında baygın bir ulaşılmazlık hissi veren çıplaklığıyla yatıyordu ve Stefano’nun kızlığını bozmasına, en derin noktasına kadar içine girmesine, ona tohumunu vermesine, onu yasalara uygun olarak ve korkusuzca gebe bırakmasına izin mi veriyordu? Peki, Antonio pantolonunu çekiştirirken, bacaklarımın arasına, çıplak cinselliğime kendi iri eril etini dayarken, bacaklarımı sıkıştırıp bana sürtünürken, ileri geri hareket edip inlerken, ben neydim? Bunu bilmiyordum. Tek bildiğim o anda istediğim benin bu ben olmadığıydı. Bana sürtünmesi yetmiyordu. İçime girilmesini istiyordum, dönüşte Lila’ya şöyle demek istiyordum: ben de artık bakire değilim, senin yaptığını ben de yapıyorum, beni geride bırakmayı beceremeyeceksin. Bu nedenle kollarımı Antonio’nun boynuna doladım, onu öptüm, parmaklarımın ucunda yükseldim, kendi cinselliğimle onunkini aradım ve bunu tek söz etmeden, el yordamıyla yaptım. O bunu fark etti, eliyle yardım etti, biraz içime girdiğini fark ettim, merakla ve korkuyla irkildim. Ama bunu durdurmak için çabaladığını da, bütün bir öğleden sonra ve hâlâ içinde gizlediği şiddeti içime itmekten çekindiğini de hissettim. Vazgeçmeye çalışıyordu, anladım ve devam etmeye ikna etmek için ona daha sıkı sarıldım. Ama Antonio uzun bir inlemeyle beni kendinden uzaklaştırdı ve yerel diliyle şöyle dedi:

“Hayır Lenù, ben bu işi insanın karısıyla yaptığı gibi yapmak istiyorum, böyle değil.”

Sağ elimi tuttu, bastırılmış bir hıçkırığı andıran iniltiyle cinsel organına götürdü ve ben de ona mastürbasyon yapmaya razı oldum.

Sonra gölet bölgesinden uzaklaşırken, zorlansa da, bana duyduğu saygıyı ve sonradan pişman olacağım bir şeyi yapmayı istemediğini ifade etti; burada değil, bu pis ve özensiz şekilde değil dedi. Bunu sanki aşırıya kaçmaya cüret eden kendisiymiş gibi söyledi ve belki de gerçekten öyle sanıyordu. Bütün yol boyunca tek söz etmedim, içim rahat veda ettim ona. Kapıyı çaldığımda annem açtı ve kardeşlerimin onu engellemeye çalışmasına karşın, hiç bağırmadan, hatta azarlamadan beni dövmeye başladı. Gözlüğüm yere uçtu, ben de kesinlikle yerel dil kullanmadan acı bir neşeyle bağırdım:

“Gördün mü ne yaptığını? Gözlüğümü kırdın, senin yüzünden artık ders çalışamayacağım, okula gidemeyeceğim.”

Annem dondu kaldı, hatta bana vuran eli bile bir balta sapı gibi havada dondu. Kız kardeşim Elisa gözlüğümü yerden aldı ve usulca şöyle dedi:

“Al Lenù, kırılmamış.”

Öyle bir bitkinlik çöktü ki üzerime, ne kadar dinlenmeye çalışırsam çalışayım geçmek bilmedi. Hayatımda ilk kez okulu kırdım. Sanırım on beş gün kadar devamsızlık yaptım, Antonio’ya bile artık derslerle baş edemediğimi, bırakmak istediğimi söyleyemiyordum. Sabah her zamanki saatte çıkıyordum, öğlene kadar yürüyerek şehri dolaşıyordum. Napoli’nin çok yerini o günlerde öğrendim. Port’Alba’nın tezgâhlarındaki ikinci el kitapları karıştırıyordum, adlarını, yazarlarını öğrenmeye çalışmadan içime sindiriyordum, Toledo’ya ve denize doğru yürüyordum. Ya da Salvator Rosa Caddesi’nden geçerek Vomero’ya tırmanıyordum, San Martino’ya gidiyor ve Petraio’dan aşağı iniyordum. Bazen Doganella’yı keşfediyordum, kabristana giriyordum, sessiz yollarında yürüyüp ölülerin adlarını okuyordum. Bazen işsiz gençler, ihtiyar berduşlar, hatta orta yaşlı beyler açık saçık önerilerle peşime düşüyorlardı. Bakışlarımı yere indirip adımlarımı hızlandırıyordum, tehlikeyi hissederek kaçıyordum ama gezmekten vazgeçmiyordum. Okulu asmayı sürdürdükçe, aylaklıkla geçen bu uzun sabahlar, beni altı yaşından beri hapsetmiş olan okul zorunlulukları ağındaki yırtığı genişletiyordu. Saati gelince eve dönüyordum ve kimse benim, evet benim okula gitmediğimden kuşkulanmıyordu. Öğleden sonralarımı fotoroman okuyarak geçiriyordum, sonra benim bu her an amade oluşuma bayılan Antonio ile buluşmak için gölede koşuyordum. Bana Sarratore’nin oğluyla görüştüm mü diye sormak istiyordu, biliyorum. Soruyu gözlerinde okuyordum ama buna cesaret edemiyordu, kavgadan korkuyordu, ona öfkeleneceğimi ve onu şu birkaç dakikalık hazdan yoksun bırakacağımı sanıyordu. Onun bedenine razı olduğumu hissetmek ve her türlü kuşkuyu kovmak için bana sarılıyordu. O anlarda ötekiyle de görüşmeye cesaret edebileceğim düşüncesinden sıyrılıyordu.

Yanılıyordu: aslında kendimi suçlu hissetsem de Nino’yu düşünmekten başka bir şey yaptığım yoktu. Onunla buluşmayı, konuşmayı arzu ediyordum, ama öte yandan da bundan çekiniyordum. Üstünlüğüyle beni ezecek diye çekiniyordum. Şu ya da bu şekilde, din öğretmeniyle çatışmamı anlattığım yazımın yayınlanmama nedeni üzerindeki gerekçelere dönecek diye çekiniyordum. Bana yazı işlerinin acımasız kararlarını bildirecek diye çekiniyordum. Onu kaldıramazdım. Şehirde başı boş gezerken ya da geceleri yatakta bir türlü uyuyamaz ve yetersizliğimi net biçimde hissederken metnimin sadece yer yetmediği basit gerekçesiyle çöpü boyladığına inanmayı seçiyordum. Yatışmak, unutup gitmek istiyordum. Ama bu zordu. Ben Nino kadar başarılı olamamıştım, demek ki onun yanında olmaya, konuştuğumu dinletmeye, düşüncelerimi söylemeye layık değildim. Hem hangi düşünceden söz ediyordum ki, hiçbir düşünceye sahip değildim. Kendimi uzak tutmam daha iyi olacaktı; kitaplara, notlara, övgülere veda zamanıydı. Her şeyi yavaş yavaş unutmayı umuyordum: beynimi kemiren kavramları, ölü ve canlı dilleri, artık kardeşlerimle konuşurken bile dilimden dökülüveren İtalyancayı. Bu yola girdiysem, hep Lila’nın yüzündendi, onu da unutmalıydım: Lila her zaman ne istediğini bildi ve ona sahip oldu: benim bir şey istediğim yok, ben bir hiçim. Sabahları arzusuz uyanmayı umuyordum. Bomboş kalabildiğimde –diye hayal ediyordum– Antonio’nun sevgisi, benim ona duyduğum sevgi yetip artacak.

Sonra bir gün eve dönerken Stefano’nun kardeşi Pinuccia’yı gördüm. Lila’nın balayından döndüğünü ve hatta ağabeyiyle görümcesinin nişanını kutlamak için büyük bir öğle yemeği verdiğini öğrendim.

Şaşırmış gibi yaparak, “Sen ve Rino nişanlandınız mı?” diye sordum.

“Evet,” dedi ışıldayan yüzüyle ve bana onun armağan ettiği yüzüğü gösterdi.

Hatırlıyorum da, Pinuccia konuşurken zihnimden tek ve çarpık bir düşünce geçiyordu: Lila yeni evinde bir davet verdi, beni davet etmedi, ama daha iyi olmuş, memnun oldum, yeter artık onunla yüzleşmem, artık onu görmek istemiyorum. Ancak nişanla ilgili bütün ayrıntılar aktarıldıktan sonra ona çekinerek arkadaşımı sordum. Pinuccia sinsi bir gülümsemeyle ve yerel dile özgü bir ifadeyle şöyle dedi: evet, öğreniyor. Neyi öğrendiğini sormadım. Eve dönünce yattım ve bütün bir öğleden sonra uyudum.

Ertesi günü her zamanki gibi okula gitmek ya da okula gider gibi yapmak için yedide çıktım evden. Anayolu geçer geçmez Lila’nın üstü açık arabadan indiğini ve direksiyondaki Stefano’ya dönüp el sallamadan bizim avluya daldığını gördüm. Şık giyinmişti, güneş olmamasına karşın büyük güneş gözlükleri takmıştı. Açık mavi şifon bir fuları, dudaklarını da örtecek şekilde sarmıştı boynuna. Hınçla yeni bir tarz yarattığını düşündüm, artık Jacqueline Kennedy gibi değil de çocukluğumuzdan beri olmayı hayal ettiğimiz gizemli kadın gibi giyindiğini sandım. Ona seslenmeden dümdüz yürüdüm.

Ama birkaç adım attıktan sonra, belirli bir amaçla değil, sadece bunu yapmadan duramadığım için geriye baktım. Kalbim hızla çarpıyordu, duygularım karmakarışıktı. Belki de doğrudan yüzüne arkadaşlığımızın bittiğini söylemek istiyordum. Belki ona artık okula gitmek istemediğimi, Antonio ile evlenip, gidip onun annesi ve kardeşleriyle yaşamak, Melina delisiyle merdiven silmek istediğimi haykırmak istiyordum. Hızlı adımlarla avluyu geçtim, kayınvalidesinin oturduğu apartmana girdiğini gördüm. Don Achille’den bebeklerimizi iade etmesini istemek için tırmandığımız o merdivenlere yöneldim ben de. Seslendim, döndü.

“Dönmüşsün,” dedim.

“Evet.”

“Neden aramadın beni peki?”

“Beni görmeni istemiyordum.”

“Başkaları görebiliyor, ben mi göremiyorum?”

“Başkaları umurumda değil, ama sen öylesin.”

Ne yapacağımı bilemeden inceledim onu. Görmemem gereken neydi? Aramızdaki basamakları tırmandım, fuları yavaşça çektim, gözlüğünü çıkarttım.

Onun balayı gezisini, sadece apartman holünde anlattığı şekliyle değil, daha sonra defterlerinden okuduğum satırlarla anlatmaya başlarken, şimdi hayalimde yeniden fuları çekiyor, gözlüklerini çıkarıyorum. Ona karşı adil olamamıştım, Nino düğün salonunu terk ettiğinde ben onun kaybını hissetmemek için nasıl küçülüp, küçük düştüğümü hissettiysem Lila’yı da küçültmek için onun kolayca teslim olduğuna inanmak istemiştim. Oysa o gün, üzerinde pastel mavi tayyörü ve mavi şapkasıyla düğünden çıkmış ve üstü açık arabaya binmişti. Gözleri öfkeden yanıyordu ve araba hareket eder etmez mahallemizin herhangi bir erkeğine yöneltilebilecek en dayanılmaz cümleler ve sözlerle hakarete girişmişti.

Stefano bu hakaretleri kendine özgü haliyle, tek söz etmeden uysal bir gülümsemeyle dinlemişti. Sonunda Lila susmuştu. Ama bu sessizlik kısa sürmüştü. Sakin bir ifadeyle yeniden saldırmaya başladığında zor soluk alıyordu. Ona bu arabada bir dakika daha durmak istemediğini, onun soluduğu havayı solumaktan tiksindiğini ve hemen inmek istediğini söyledi. Stefano onun yüzünde gerçekten o tiksintiyi gördü, ama tek söz etmeden sürmeye devam etti; öyle ki Lila sesini yükselterek durmasını istedi. Bunun üzerine kenara yanaştı ve Lila gerçekten kapıyı açmaya yeltendiği anda onu kolundan sımsıkı tuttu.

“Şimdi dinle beni,” dedi yavaşça. “Yaşananların ardında ciddi gerekçeler var.”

Olayların nasıl geliştiğini sükûnetle anlattı. Ayakkabı dükkânı tam olarak açılmadan kapanma tehlikesiyle yüz yüze gelmesin diye Silvio Solara ve oğulları ile ortaklık kurmak şart olmuştu, çünkü ayakkabıları şehrin en iyi dükkânlarına gönderebilmeyi ve hatta sonbahara kadar Martiri Meydanı’nda bir “Cerullo Ayakkabıcısı” açılabilmesini sadece onlar garanti edebilirdi.

Lila kendisini kocasının elinden kurtarmaya çalışırken, “Bana ne senin gereksinmelerinden,” diye kesti sözünü.

“Benim gereksinmelerim aynı zamanda senin de oluyor, çünkü sen benim karımsın.”

“Ben mi? Ben artık senin hiçbir şeyin değilim, sen de benim için değilsin. Bırak kolumu.”

Stefano kolunu bıraktı.

“Baban ve ağabeyin de mi değiller?”

“Onlardan söz ederken, önce git ağzını çalkala; sen onların adını anmaya bile layık değilsin.”

Ama Stefano adlarını bir kez daha andı. Silvio Solara’nın işin içine girmesini isteyen bizzat Fernando’nun kendiydi. En büyük engeli, Lila’ya, bütün Cerullo ailesine, ayrıca onun arabasını parçalayan ve feci sopa atan Pasquale, Antonio, Enzo’ya çok kızgın olan Marcello yaratmıştı. Söylediğine göre Rino onu yumuşatmıştı, bunun için cidden sabretmişti ve sonunda Marcello, o halde Lina’nın yaptığı ayakkabıları istiyorum, dediğinde Rino da, pekâlâ, ayakkabıları alabilirsin, yanıtını vermişti.

Bu çok kötü bir an oldu; Lila göğsüne bir bıçağın saplandığını hissetti. Ama gene de bağırdı:

“Sen ne yaptın peki?”

Stefano bir anlığına utandı.

“Ne yapabilirdim? Senin ağabeyinle kavga edip, aileni mahvedip, arkadaşlarınla dövüşüp, yatırdığım bütün parayı gözden çıkarsa mıydım?”

Lila’ya göre, her kelimenin tonlaması ve içeriği, onun suçu riyakârca kabullendiğine işaret ediyordu. Sözünü bitirmesine bile izin vermedi, yumruklarıyla kocasının omzuna vurmaya ve bağırmaya başladı:

“Demek ki, tamam olur dedin ve gidip ayakkabıları alıp ona verdin!”

Stefano onun vurmasına izin verdi, ancak kız bir kez daha kapıyı açıp kaçmaya çalışınca ona soğuk bir sesle, sakin ol, dedi. Lila ansızın arkasına döndü; kocası, kabahati babasına ve ağabeyine atmıştı, üçü birden ona yer silecek çaput muamelesi yapmışlardı; şimdi nasıl olur da sakin olabilirdi? Ben sakin olmak istemiyorum diye bağırdı, lanet olasıca, beni şimdi hemen evime geri götüreceksin, bu söylediklerini şimdi o öteki boktan adamların karşısında da tekrar edeceksin. Ve ancak yerel lehçeyle o boktan adamlar dediği zaman kocasının sınırlarını aştığını fark etti. Bir an sonra Stefano güçlü eliyle onun yüzüne vurdu, bu şiddetli tokat Lila’ya bir gerçeklik patlaması gibi geldi. Şaşkınlıktan ve yanağındaki acılı alev yüzünden yerinden sıçradı. Stefano yeniden arabayı çalıştırırken ve ona kur yapmaya başladığı günden beri ilk kez işittiği, sakin olmayan ve hatta titreyen sesiyle konuşurken, Lila ona şaşkınlıkla bakıyordu:

“Beni ne yapmaya zorladığını gördün mü? Abarttığının farkında mısın?”

“Her konuda yanıldık,” diye mırıldandı Lila.

Ama Stefano bu olasılığı göz önünde bulundurmayı bile kesinlikle reddetti ve ona uzun, biraz tehditkâr, biraz öğretici, biraz hüzünlü bir konuşma yaptı. Aşağı yukarı şöyle dedi:

“Hiçbir konuda yanılmadık Lina, sadece bazı şeyleri açığa kavuşturmamız gerekiyor. Senin adın artık Cerullo değil. Sen Sinyora Carracci oldun ve sana söylediğimi yapmak zorundasın. Biliyorum, alışkın değilsin, ticaretin ne olduğunu bilmiyorsun, benim paraları yerden topladığımı sanıyorsun. Ama öyle değil. Ben paraları günbegün kazanmak zorundayım, onları artabileceği yerlere taşımalıyım. Sen ayakkabıları tasarladın, baban ve ağabeyin çok yoğun çalışıyorlar, ama siz üçünüz parayı büyütebilecek düzeyde değilsiniz. Solara ailesi bu işi biliyor ve o nedenle –iyi dinle beni şimdi–, o insanlardan hoşlanmıyor olman benim umurumda değil. Marcello’dan ben de tiksiniyorum, yan gözle de olsa sana baktığında, senin hakkında söylediklerini hatırladığımda karnına bir bıçak saplamak geliyor içimden. Ama eğer o benim paramı çoğaltmama yarayacaksa en iyi arkadaşım olur. Neden biliyor musun? Çünkü para artmazsa, ne bu arabamız olur, ne sana şu elbiseden alabilirim, içindeki her şeyle birlikte evimizi yitiririz, sen artık hanımlık yapamazsın ve çocuklarımız dilenci çocuğu gibi büyür. Bu nedenle bu akşam söylediklerini bir kez daha yinelemeye cesaret edersen şu güzel yüzünü öyle bir dağıtırım ki, bir daha evden çıkamayacak hale gelirsin. Anlaştık mı? Cevap ver bana!”

Lila gözlerini kıstı. Yanağı mosmor olmuştu ama yüzünün geri kalanı bembeyazdı. Ona yanıt vermedi.

Çevirmen: Eren Yücesan Cendey

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.