Yeraltındaki Tohum – Janisse Ray

 

“Yeraltındaki Tohum, modern kentlerimizdeki renkli market raflarının gözlerimizin önünde yarattığı illüzyonu ortadan kaldırarak bizi yeniden besinlerimizin kaynağıyla, yani toprakla tanıştırıyor ve şu acı gerçeği bize hatırlatıyor: Yeryüzündeki en güçlü varlıkları, tohumlarımızı kaybediyoruz. Janisse Ray, soy tükenmesinin bir olay değil bir süreç olduğunun altını çiziyor. Bu süreci durdurmak için de dünya çapında yerel besinler, yerel çiftçilik ve yerel mutfak sanatları alanlarında adeta bir devrim filizleniyor. Bu devrimle tanışmamızın ve besinleri en temel düzeyde anlamamızın vakti geldi. Ray, şiirsel üslubuyla sizleri Amerika’nın tarlalarında ve bahçelerinde benzersiz bir yolculuğa çıkaracak. Bu yolculukta rengarenk sebze ve meyvelere, adını hiç duymadığınız bitki türlerine, doğadaki genetik çeşitliliği korumak için çırpınan bir avuç cesur çiftçinin ve bahçıvanın şaşırtıcı hikâyelerine şahit olacaksınız. Bu kitap, bahçecilik konusunda bilgi sahibi olsun olmasın herkesi doğaya geri çağırıyor ve eyleme geçmek için en çok ihtiyacımız olan şeyi, umudu aşılıyor.” Yeraltındaki Tohum’dan Giriş bölümünü paylaşıyoruz.

 

“Bir tohuma olan inancım çok büyük.” Henry David Thoreau

Altın ve gümüşün fiyatı yükselip kâğıt paranın değeri yerlerde sürünmeye başlarken, insanlığın sahip olduğu en paha biçilmez meta çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Kendilerine sunulduğunda birçok insan onu kullanamıyor, onunla ne yapabileceklerini bilmiyorlar ve ona değer vermiyorlar. Dolayısıyla sonunda çöplüğü boyluyor.

Yine de Wall Street’ten çok uzakta, artık altın çağını geride bırakmış ve kaybolmakta olan sanayi dünyasının süper boyutlardaki mağazalarından uzakta bir yerlerde, bu değerli ürün dünyanın en ilginç ekonomilerinden birinde elden ele dolaşıyor.

Bir sabah, bu ekonominin küçük bir parçası bana miras kaldı. Çiftlik evimizden çıkarken, güneş gökyüzünün doğusundan her tarafa sarı ışıklar saçıyor, ben çit boyunca koşarken, inekten ziyade köpek gibi davranan dört inek de benimle birlikte dörtnala koşturuyordu. Bu ineklere aktivistlerin adları verilmişti: Emma, Che, Geronimo ve Amy. Çayırın sonuna geldiğimizde inekler durdu, bense koşmaya devam ettim.

Toprak yolun karşısında, bir tarlada yetişen çavdarlar tohuma kaçmışlardı ve güneş ışığı vurunca bitkilerin başak kılçıkları art arda dizilmiş minik kirpiler gibi görünüyordu. Posta kutusu bir mil kadar öteydi; yeni çıkan yaprakları misket limonu renginde parlayan dev ağaçların arasından geçen koridor boyunca koştum. Nevruz otu, çıplak kum paketlerinin içinde çiçekleniyordu. Acemborusu, etrafına dolanarak bir çam ağacını kırmızı çiçeklerden oluşan bir sütuna dönüştürmüştü.

Old River Sokağı’ndaki posta kutumuzdan dün gelen mektupları toparladım. Solmuş siyah kamyonetinde amaçsız bir şekilde dolaşan komşumla karşılaştığımda eve dönmek üzere koşuyordum. Kısa bir süre öncesine kadar komşum kamyonet yerine bir ata biniyor olurdu; ve birden hiç bilmediğim bir şeyi özledim. Komşum durmak için kamyonetini kenara çekti.

“Nasılsın?” diye sordu. Bay Stanley yetmişlerinde, emekli bir bahçıvandı. Ailem buraya taşındıktan hemen sonra, evimize gelip verandamızda yetişen kamelyanın çok nadir olduğunu söyleyerek bizden bu bitkiyi kesmememizi istemişti.

Ben de ona, “Günaydın!” dedim.

“Eşimle birlikte dün akşam senden bahsettik,” dedi. Gömleğinin cebinde uzun, koyu renkli    sigaraların bulunduğu açık bir paket vardı.

“İyi şeyler söylemişsinizdir umarım.” “Evet.” Sokağın diğer ucuna baktı. “1880’lerde veya 1890’larda,” diye devam etti, “büyük büyükbabam Joe Stanley üç cins mısırı çaprazladı ve kendi mısır cinsini geliştirdi. Tabii ki bu hibritlerin filan çıkmasından önceydi. O zamandan beri ailemiz bu cinsi üretmeye devam etti.” Tekrar bana baktı. “Dün akşam, eşimle tohumlarımızı seninle paylaşabileceğimizi düşündük.”

Bay Stanley’den rölantide çalışmakta olan ve atmosfere karbondioksit  püskürten kamyonetini durdurmasını rica etmek istedim.

“Uzunca bir süredir tarımla uğraşan bir aileden geliyorsunuz, öyle değil mi?” diye sordum. “Bahsettiğiniz tatlı mısır mı?”

“Hayır” dedi. “Öğütmelik ve sofralık.” Bay Stanley çakmağıyla bir işaret yaptı. “Aslında, Noel’de size verdiğimiz mısır unu ondan yapılmıştı. Süt mısırı.”

“Çok lezzetliydi.”

“Tohumları seninle paylaşmaktan mutlu oluruz.”

“Denemek isterim, Bay Stanley. Bu sabah mısır dikme zamanının geldiğinden bahsediyordum.”

“Bana Howard de.”

“Denerim.”

“Artık gitsem iyi olacak,” dedi. “Bugün ağaç kütüklerinden yaptığımız çiti onaracağız.”

“Bu arada, Howard, mısır cinsinizin bir adı var mı?”

Bir seremoni havasında direksiyonu iki eliyle kavrarken bana baktı. Sabah güneşi, çam ağaçlarının arasından akan akçaağaç şurubu gibiydi. Olabildiğince mütevazı bir şekilde, “Evet, han’fendi,” dedi. “Adı Stanley mısırı.”

Tohumların başına ne geldiğini duymadıysanız, sizlere anlatayım.  Kahrolası diğer her şey gibi, onlar da zamanla yok oluyorlar. Hikâyeyi zaten biliyorsunuz, belki de benden daha iyi biliyorsunuzdur; ormanlar, ötücü kuşlar, Apalaş Dağları, okyanuslardaki balıklar. Fakat size kendinizi umutsuz ve çaresiz hissettirecek bir şeyden bahsetmeyeceğim, çünkü bir tohumun içinde çaresizlik yoktur. Tohumun içinde sadece güneş ve su, sıcaklık ve toprak gibi doğru koşulların serbest kalmasını bekleyen hayat vardır. Her gün milyonlarca tohum iki yeşil kanadını açar.

Ben de aynı koşulları bekliyordum ve şimdi bu koşulları buldum. Sizin de doğru koşulları bulacağınıza inanıyorum. Bahar aylarında bahçedeyiz; yeni bir çağa, Ekozoik çağa doğru kanat çırpıyoruz ve sizle ben bununla henüz yeni karşılaştık. Hoş geldiniz.

Bütün hayatım boyunca, bir çiftçi olmanın hayalini kurdum. Annem, cumartesi günlerini büyükbabam Arthur ve büyükannem Beulah ile geçirdiğim çiftliği terk etmekten memnundu; büyükannem ve büyükbabamın çocukları birer birer Jacksonville, Orlando, Chattanooga gibi büyük güney şehirlerine taşınmıştı. Ruhumun derinliklerinde hâlâ büyükbabamın katırları, büyükannemin tavukları, sebze tarlaları, bostana yayılan karpuz sarmaşıkları ve dolu mısır ambarları var. Ben okula gitmeye başlamadan önce, büyükannem inekten süt sağardı. Daha sonra, Farmall-A traktörler ve kuş gübresi, ben altı yaşındayken büyükbabam vefat ettikten sonra ise sübvanse edilen tütün ve Roundup ot kıranlar, canavar biçerdöverler ve korkunç erozyon ve kurtbağrının istilası geldi. Şekerkamışı öğütücüsü satıldı, tütsüleme odaları yıkıldı, en son tavuk yenmedi bile. Büyükannem süt ineğini çiftlik hayvanları mezadına gönderdi. Büyükannemin kendi tüketecekleri sebzeleri ektiği en son küçük bahçesini hatırlıyorum.

Çocukken yaban elması, misket üzümü, nar ve Asya armudu yiyerek gezindiğim çiftliğin bugün kimyasal çiftçilere kiralanan tarlalarında genetik olarak değiştirilmiş (GD) soya fasulyeleri sıralarının arasında büyüyen, Roundup’a karşı da dirençli zararlı otlar yetişiyor. Tarlaları ayıran çitler ve çitlerin iki yanında uzanan ekilmeyen alanlar buldozerlerle düzenlenirken, alaycı kuşların ve kardinal kuşlarının marifetiyle ekilmiş olan mersin ağacı ve yabani kirazlar yok ediliyor. Araziyi ne pahasına olursa olsun daha da büyütmek gerektiği için çitler sökülüyor ve çiftçiler yollara taşıyor. Büyükbabamın tırmığıyla son derece itinalı bir şekilde etrafını düzlediği sassafras ağacı çoktan öldü ve kaybolup gitti.

Biz orta yaşlı Amerikalılardan herhangi biri, Birleşik Devletler’deki tarımın öyküsü olabiliriz. Hepimiz ya çiftliklerde ya da çiftlik hayvanlarıyla çalıştık, tohum sakladık, toprağa dayalı bir hayat sürdük ve geçimimizi bununla sağladık. Ama bunların hepsi puf diye, bir kenara itildi ve ortadan kayboldu.

Bu o kadar çabuk oldu ki kendimi üniversitede astronomi ve dünya medeniyeti defterlerime dirgen resimleri çiziktirirken buldum.

Ama artık geri döndüm. Sadece büyükannemin çiftliğine değil, aynı zamanda başka birinin büyükannesinin çiftliğine de. Çayır, tarla ve ormanlık alan olarak yaklaşık 18 hektar. Arazi üzerinde, 1850’de inşa edilmiş bir ev var; evi, erkek kardeşi Georgia’nın hapishane çiftliği Reidsville’in sularını toplayıp Altamaha Nehri’ne taşıyan Slaughter koyunda bir kereste fabrikası işleten bir adam inşa etmiş.

Bahçelerimiz dikdörtgen ve birbirlerinin içine geçen yükseltilmiş yataklardan oluşan kafes kafes arazilerden oluşuyor. Bahçeler, çılgın, tarih öncesi sesleriyle haykırıp bir çift bacak üzerindeki bir gemi gibi seğirten deli beç tavuklarının da aralarında bulunduğu kümes hayvanlarının ektiğimiz her tohumu eşelememesi için çitle çevrili. Bir ya da iki domuzumuz, birkaç keçimiz, koyunumuz, tavuklarımız, hindilerimiz ve ördeklerimiz var.

Bugün hayatta olan birçok kişi, Amerikan tarımının tüm sürecini gördü: işlemeye başlaması, dağılması, büyük kimyasal çiftliklerin yükselişi ve şimdi de geriye dönüş. Tarımda bir devrime, tam bir döngüye tanık oluyoruz.

Aslında bu, tam bir halka teşkil eden bir döngü değil. En başta bulunduğumuz noktaya geri dönmüyoruz. Bozulmamış eski bilgiler ve taze bilgilerle donanmış bir şekilde, yeni bir yere doğru dönüyoruz. Ve bu yeni noktaya farklı bir şekilde geliyoruz. Daha iyi hazırlanmış olarak geliyoruz. Eğitimli olarak geliyoruz. Erkeklerin yanı sıra kızlar da geliyor. Acemiler olarak geliyoruz, ama hep birlikte geliyoruz.

Başarısızlığın mümkün olmadığını bilerek geliyoruz. Başarısız olmamak için, hayat döngüsü ile ilgili anlayabildiğimiz her şeyi anlamayı arzuluyoruz. Endüstri imparatorluğunun derinliklerine iniyoruz. Artık sahte büyüye inanamayız; hayatımızın büyük bir kısmında olduğu gibi ne zaman istesek sihirli bir değnek varmış gibi ve ceplerimiz para dolu olduğu sürece arzuladığımız şeyi dükkânlarda ve restoranlarda buluvermeyi umamayız.

Tarihimizin hiçbir bölümünde biz Amerikalılar yediğimiz şeylerle ilgili olarak şu anda olduğumuz kadar bilgi sahibi ve endişeli olmadık. Besin sistemlerimizin gözlerimizin önünde parçalanmasını izledik. Bir bakıma, hepimizin içindeki çiftçi uyandı. Organik, yani kimyasallar olmaksızın yetiştirilen besinlerin, bizim ve dünyamız için daha sağlıklı olduğunu artık anlıyoruz. Yerel, yani yaşadığımız daha yakın bir yerde yetiştirilen besinlerin sağlıklı olduğunu ve aynı zamanda iklim krizinin çözülmesine yardımcı olduğunu anlıyoruz. Artık Amerikan tarımına yeni bir farkındalıkla bakıyoruz: Besin kaynağımızın merkezi olan tohumlar üzerinde kontrolümüz yok. Daha derinleri kazdığımızda, tohum kaynağımızın, dolayısıyla da besinlerimizin krizde olduğunu fark ediyoruz. Dünya sahnelerinde şirketlerin yol açtığı bir soygun trajedisi sergileniyor, fakat bu oyunun sonunda seyirci olan bizler evimize dönmüyoruz. Bu gerçek. Besinleri en temel düzeyinde anlamanın zamanı geldi.

Sizlere, dünyadaki en umut verici şeyden bahsetmek istiyorum: tohumdan. Bu ölüm çağında tohum, bütün hayatı ifade ediyor. Dünya sürekli değişiyor ve yeni bilgilere ihtiyaç duyuluyor olsa da, bitkilerin toprağın üzerindeki yaşamları sürecince ihtiyaç duyacakları bütün bilgiler tohumun içinde kodlanmıştır. Fakat tohumun içinde tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz; bütün bu bilgiler görünmez, üstü kapalı ve gizli. Bir tohum pek çok sürpriz içerebilir. Mühürlü kasasında şifrelenmiş koca bir ağacı barındırıyor olabilir. İklim değişikliği söz konusu olduğunda bile, kendileri ve bizim için gerekli bütün bilgeliğe sahip olan yine tohumlar olacaktır.

Tohumlar her yerde olmasına rağmen, bu açılmayı bekleyen minik paketler kimsenin aklına gelmiyor. Birçok tohum, bir madalyonun içine sığabilecek kadar küçüktür, hatta bazıları o kadar küçüktür ki iki dişin arasına sıkışabilir. Tohumlar çatallarımızın üzerinde, sokaklardaki kaldırım taşlarının arasındaki çatlaklarda, ağaçların altında veya üzerinde, süpermarketlerin tarım ürünleri reyonlarında bulunurlar. Rüzgârda uçar, çöllerde, saçlarımızın arasında, hayvanların tüylerinin arasında, köpeklerimizin ayaklarında yolculuk ederler.

Bir anne olarak, yıllar içerisinde evimi, soframı ve oyuncak kutumu oğlumun arkadaşlarına açtıkça genç insanlara âşık oldum. Ve kalbimi açtıkça… Şimdi üniversiteye giden oğlum Silas, sadece arkadaşlarına tanıştırmak için değil, yolda yürürken elimi tutmak için de yeterince radikal bir anne olduğumu düşünüyor. Genç bir adamın annesi hakkında bu şekilde düşünmesi, keyfin ötesinde coşku verici bir his. Bir yazar olarak işim sayesinde de pek çok üniversite kampüsüne yolum düşüyor. Burada hangi noktada işlerin ters gittiğini net bir şekilde anlayan genç beyinlerle içten ve oldukça dönüştürücü sohbetler ediyorum. Dövmeli kollar, hızmalar, mini eteklerin altındaki uzun çizmeler ya da düşük bel pantolonlar beni korkutmuyor. Çıplaklıktan, uzun saçlardan ya da tıraş edilmemiş koltuk altlarından da korkmuyorum. Bunların hepsi, ait olma hikâyesinin bir parçası. Herkesi olduğu gibi kabul ediyorum.

Bir zamanlar, hiçbir şeyin bir çift öküzle toprağı sürmekten, çekirdekleri sabanla açtığımız yollara serpmekten daha seksi olmadığını düşünürdüm. Kendi yaşam gücümün düşüşe geçtiğini ve diğer insanları, özellikle de gençleri, bana yapıldığı gibi güçlendirmek gerektiğini gördüğüm bir yaşa, elli yaşına geldim. Ayrıca bir de sevgi var. Bu hikâye sevgi ile ilgili. Başka bir şeyle ilgisi olmasına gerek yok. Sizi seviyorum. Çamuru bile sevdiğiniz için sizi daha çok seviyorum. Hatta özellikle çamuru sevdiğiniz için.

Sizi tanımasam da, toprakla kurulan bir ilişkinin güçlü olduğunu anladığınız için, bu bağlantıyı kurmak istediğiniz için, özgün deneyimler yaşamak istediğiniz için, bir anlama sahip, makul, gerçek bir hayat istediğiniz için sizi seviyorum. Ve sizler için yazıyorum. Siz. Bu hikâye sizin için. Bu, tohumların saklanması ile ilgili bir ders kitabı değil. Sadece kendi hayatımla sizlerin hayatına ilham vermek istiyorum.

Çevirmen: A. Müge Karan
*Bu okuma parçasının yayını için Modus Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.