Yeşil Kaftan – John Buchan

 

“İlk defa 1916 yılında basılan Yeşil Kaftan, John Buchan’ın Richard Hannay karakterine hayat verdiği beş romanın ikincisidir. Birinci Dünya Savaşı döneminde geçen iki Hannay romanından biri olan kitap, Otuz Dokuz Basamak ile birlikte yazarın en bilinen eserlerindendir. Birinci Dünya Savaşı casusu Richard Hannay, Müslüman dünyasında patlak vermek üzere olan bir ayaklanmayı araştırması için görevlendirilir. İstanbul’daki arkadaşı Sandy’ye ulaşmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa başlayan Hannay, Almanların savaşı kazanmak için dini ayaklanmalara bel bağladığı gerçeğiyle karşılaşır. Büyük bir bölümü Türkiye topraklarında geçen Yeşil Kaftan, muhteşem kurgusu ve dönemin gerçeklerine cesur yaklaşımı ile özellikle casus romanlarına ilgi duyan her okurun kütüphanesinde bulundurması gereken bir eser.” Yeşil Kaftan’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

Birinci Bölüm: Bir Görev Önerildi

Bullıvant’ın telgrafını aldığımda kahvaltımı henüz bitirmiş, pipomu dolduruyordum. Furling’de, Loos’tan sonra iyileşmek için geldiğim Hampshire’daki yazlık evdeydim ve Sandy ise o sırada marmelatı arıyordu. Ona üzerine mavi şerit yapıştırılmış kâğıt parçasını attım, ıslık çaldı.

“Merhaba, Dick, tabura kavuştun. Ya da bu belki bir personel lojmanıdır. Çalışkan bir alay subayının başına gelen ağır bir şey olarak, çürük bir yüksek rütbeli subay olacaksın. Zamanında alay subaylarına döktüğün dilleri düşünüyorum da!”

Oturdum ve biraz düşündüm, ‘Bullivant’ ismi beni on sekiz ay öncesine, savaştan önceki sıcak yaza götürmüştü. Gazetelerde haberlerini okumama rağmen onu o zamandan beri görmemiştim. Bir yıldan uzun bir süre boyunca ham insan gücünü işleyerek iyi askerlere dönüştürmeye çalışan meşgul bir tabur subayı olmuştum. Oldukça başarılıydım ve dünya üstünde o kanlı ve ihtişamlı 25 Eylül’de Lennox Highlanders’ını siperlerin üzerinden süren Richard Hannay’den daha gururlu bir insan yoktu. Loos piknik sayılmazdı ve biz öncesinde de birtakım çirkin anlaşmazlıklar yaşamıştık ama gördüğüm en kötü harekât hatırası savaş başlamadan önce Bullivant ile katıldığım çay partisiydi.*

Telegraf üstünde ismini görmek tüm hayata bakışımı değiştirmiş gibiydi. Taburun yönetimi için ümidim vardı ve her şey bittiğinde Brother Boche’un yanında olmayı bekliyordum. Ama bu mesajla düşüncelerim yeni bir yola doğru savruldu. Savaşta dolambaçsız dövüşten başka şeyler de olabilirdi. Neden Dışişleri Bakanlığı belirsiz bir Yeni Ordu Komutanını görmek, hem de normalin iki katı kısa bir zamanda görmek istesindi ki?

“10 treniyle şehre gidiyorum,” diye haber verdim. “Akşam yemeği için zamanında döneceğim.”

“Terzimi dene,” dedi Sandy. “Kırmızı etiketlerdeki zevki çok iyidir. Benim ismimi kullanabilirsin.”

Aklıma bir fikir geldi. “Şu anda oldukça toparlanmış durumdasın. Senin için telgraf çeksem, kendi eşyalarınla benimkini toplayıp bana katılır mısın?”

“Tabii ki! Eğer sana bir kolordu verirlerse ekibinde çalışmayı kabul ederim. Eğer bu olursa, bu akşam gelirken iyi bir dost ol ve Sweeting’den bir varil midye getir.”

Wimbledon yakınlarında sulu bir güneş ışığına dönen tipik bir kasım yağmurunda Londra’ya hareket ettim. Savaş sırasında Londra’ya asla tahammül edememiştim. Onu ayakta tutan destekleri yıkılmış ve bendeki hayaline hiç uymayan her türlü rozet ile üniforma tavırlarına boğulmuş gibi görünüyordu. İnsan sokaklarında savaşı alandakinden daha fazla hissediyor ya da aslında amacını hissetmeden savaşın karmaşasını duyumsuyordu. Normal olduğunu söylemeye cesaret edebilirim; ama Ağustos 1914’den bu yana botlarıma kadar depresif olmadan eve geldiğim bir gün olmadı bu kasabada.

Bir taksi tutup doğruca Dışişleri Bakanlığı’na gittim. Sör Walter beni uzun süre bekletmedi. Ama sekreteri beni odasına götürdüğü zaman on sekiz ay önce tanıştığım adamı tanıyamayacaktım.

Geniş yapılı vücudu küçülmüş gibiydi ve köşeli omuzları kamburlaşmıştı. Yüzü pembeliğini kaybetmişti ve tıpkı çok az temiz hava alan bir adam gibi yer yer kırmızıydı. Saçları daha da grileşmiş, şakaklarında seyrelmişti ve gözlerinin altında fazla çalışmaktan kaynaklanan çizgiler vardı. Ama gözleri aynıydı; keskin, nazik ve uyanık, sağlam çene yapısında da bir değişiklik yoktu.

“Gelecek bir saat için hiçbir şekilde rahatsız edilmemeliyiz,” dedi sekreterine. Genç adam gittikten sonra iki kapının da yanına giderek anahtarlarını çevirdi.

“Eh, Binbaşı Hannay,” dedi ateşin yanındaki bir sandalyeye kendini bırakırken. “Askerlikle aran nasıl?”

“Yeterince iyi,” dedim. “Sadece bu benim seçeceğim bir savaş değil. Kasvetli, kanlı bir iş. Ama artık yaşlı Boche kozu elimizde ve her zamanki gibi dikkafalı. Bir ya da iki hafta içinde cepheye döneceğimize inanıyorum.

“Taburu alacak mısın?” diye sordu. Yaptıklarımı çok yakından takip ediyor gibiydi.

“İyi bir şansım olduğuna inanıyorum. Ama onur veya şeref için bu işte değilim. Yapabileceğimin en iyisini yapmak istiyorum, ama bitmesini tüm kalbimle isterim. Tek düşündüğüm bundan tek parça hâlinde çıkmak.”

Güldü. “Kendine haksızlık ediyorsun. Lone Tree’de yayınlanan ileriye dönük gözleme ne diyeceksin? O zamanlar tek parça hâlinde çıkmayı unutmuştun galiba.”

Kızardığımı hissettim. “Hepsi saçmalıktı,” dedim. “Bundan size kimin bahsettiğini bilemem. O işten nefret etmiştim, ama astlarımın zafere gitmelerini engellemek için devam etmem gerekiyordu. Büyük bir grup kavgacı, genç çılgındılar. Eğer onlardan birini gönderseydim, dizleri üstünde Providence’a gider ve belaya davetiye çıkarırdı.”

Sör Walter hâlâ sırıtıyordu.

“Ben senin tedbirli olmanı sorgulamıyorum. Çürükler sendeydi yoksa Black Stone’daki arkadaşlarımız seni son neşeli toplantımıza davet ederlerdi. Bunu senin cesaretini sorgulayacağım kadar sorgulardım. Asıl aklımı kurcalayan bunun siperlerde en iyi şekilde kullanılıp kullanılmadığı.”

“Savaş Dairesi benden memnun değil mi?” Hızlıca sormuştum bu soruyu.

“Onlar son derece memnun. Taburun komutasını sana vermeyi öneriyorlar. Şu anda, başıboş bir kurşundan kaçabilirsen, hiç kuşkusuz Tuğgeneral olursun. Gençlik ve zekâ için harika bir savaş. Ama… Anladığım kadarıyla sen ülkene hizmet peşindesin, değil mi Hannay?”

“Öyle olduğumu sanıyorum,” dedim. “Sağlığım için burada olmadığım kesin.”

Doktorların şarapnel parçalarını çıkardıkları bacağıma baktı ve şaşkın bir şekilde gülümsedi.

“Tekrar forma girdi mi?” diye sordu.

“Bir kırbaç kadar sert. Karışıklık içinde çok daha hızlı iyileşiyorum ve bir okul çocuğu gibi yemek yiyip uyuyorum.

Sırtını ateşe dönecek şekilde ayağa kalktı, gözleri dalgın bir şekilde pencereden dışarıdaki buz kesmiş parka takılmıştı.

“Bu harika bir oyun, ve sen bu işin adamısın, şüphe yok. Ama başka oyuncular da var çünkü günümüzde askerlik insan doğasındaki istisnayı değil, ortalama olanı istiyor. Bu, parçaların standartlaştırıldığı büyük bir makine gibidir. Sen mücadele ediyorsun, iş için yetersiz olduğundan değil, İngiltere’ye yardım etmek istediğinden. Bir taburu -ya da bir tugayı- ya da eğer iş oraya gelirse bir tümeni kumanda etmekten daha iyi nasıl yardımcı olabilirsin? Tek başına yapabileceğin ne olabilir? Bir ofisteki bir pusu işi değil de, karşılaştırıldığında Loos’taki mücadelenin bir okul pikniği gibi kalacağı bir şey. Tehlikeden korkmuyor musun? Bu işte etrafında bir orduyla değil, tek başına savaşırsın. Zorluklarla başa çıkmaya düşkün müsün? Bu durumda sana tüm güçlü yönlerini sınayacak bir görev verebilirim. Söyleyecek bir şeyin var mı?”

Kalbim rahatsız edici bir şekilde atmaya başlamıştı. Sör Walter meseleleri abartacak bir adam değildi.

“Ben bir askerim,” dedim. “Ve emir altındayım.”

“Doğru; ama teklif etmek üzere olduğum şey bir askerin görevleri kapsamında makul açıklamalara uygun değil. Reddedersen kesinlikle anlayışla karşılarım. Benim hareket etmem gerektiği şekilde hareket edeceksin -herhangi aklı başında bir adam gibi. Sana hiçbir şekilde baskı yapmam. Dilersen, önerimi dile getirmeyip burayı şimdi terk etmeni sağlayabilir ve sana taburunla iyi şanslar dileyebilirim. İyi bir askerin aklını imkânsız kararlarla karıştırmak istemem.”

Bu beni incitti ve hırslandırdı.

“Ateş açılmadan önce kaçmayacağım. Ne önereceğinizi duyayım.”

Sör Walter, bir dolaba doğru yürüdü, onu anahtarlığındaki bir anahtarla açtı ve çekmeceden bir kâğıt aldı. Yarım sayfalık sıradan bir not kâğıdına benziyordu.

“Anladığım kadarıyla,” dedi. “Seyahatlerin Doğu’ya uzanmadı.”

“Hayır,” dedim. “Doğu Afrika’da bir saldırı seferi haricinde.”

“Bir ihtimal oradaki mevcut harekâtı takip etmiş olabilir misin?”

“Hastaneye gittiğimden beri gazeteleri oldukça düzenli bir şekilde okuyorum. Mezopotamya işinde bazı arkadaşlarım var, ve tabii ki Gelibolu ve Selanik’te neler olacağı konusunda meraklıyım. Anladığım kadarıyla da Mısır oldukça güvenli.”

“Eğer bana on dakika için dikkatini verirsen gazetelerden okuduklarına ek olacak bilgiler vereceğim.”

Sör Walter bir koltuğa uzandı ve tavana bakarak konuşmaya başladı. Savaşın herhangi bir kısmına dair dinlediğim en iyi, açık ve bütünlüklü hikâyeydi. Bana Türkiye’nin nasıl, neden ve ne zaman rayları terk ettiğini anlattı. Ülkenin zırhlı araçlarını ele geçirmemiz, Goeben’in gelişinin getirdiği hasar, Enver ile değerli komitesi ve onların yaşlı Türkleri kolaylıkla kontrol altına almalarıyla ilgili sorunlarını duymuştum. Biraz konuştuktan sonra beni sorgulamaya başladı.

“Sen akıllı bir adamsın ve nasıl akıllı bir Polonyalı maceracı, yani Enver, ve bir grup Yahudi ile çingenenin gururlu bir ırkın kontrolünü ele aldığını soracaksın. Ortalama bir adam sana bunun Alman parası ve Alman ordularıyla desteklenmiş bir Alman organizasyonu olduğunu söyleyecektir. Türkiye birincil olarak dinî bir güç olduğundan, bu sefer İslam’ın bu işteki rolünün nasıl küçük olduğunu soracaksın. Şeyh-ül İslam’a aldırış edilmiyor ve Kayzer her ne kadar İmparator Kutsal Savaş ilan edip kendisini Hacı Muhammed Mueyyid’ul İslam olarak çağırsa ve Hohenzollern Hanedanı’nın Peygamber’in soyundan geldiğini söylese de, bu pek etki yapmamış gibi görünmüyor. Ortalama adam yine Türkiye’deki İslam’ın artık modası geçen bir şey hâline geldiğini ve Krupp silahlarının yeni tanrılar olduğu cevabını verecektir. Ama -bilmiyorum. İslam’ın modasının geçtiğine hiç inanmıyorum.”

“Buna başka bir açıdan bak,” diye devam etti. “Sadece Enver ve Almanya, Türkiye’yi hiçbir Türk’ün uğruna koşturmayacağı amaçlar için bir Avrupa savaşına sokmuş olsaydı, tipik itaatkâr bir ordu ve Konstantinopolis için bekleyebilirdik. Ama İslam’ın güçlü olduğu illerde sorun çıkardı. Birçoğumuz buna güvendik. Ama hayal kırıklığına uğradık. Suriye ordusu Mehdi’nin güruhu gibi fanatiktir. Senusiye’nin oyunda bir eli vardı. Farsi Müslümanlar tehdit edici bir tehlike. Doğu’da esen kuru bir rüzgâr var ve kavrulmuş otlar kıvılcımı bekliyor. Ve bu rüzgâr Hint sınırına doğru esiyor. Rüzgârın nereden geldiğini düşünüyorsun?”

Sör Walter sesini alçalttı, çok yavaş ve tane tane konuşuyordu. Yağmurun saçaklardan damladığını ve uzakta, Whitehall’daki taksilerin gürültüsünü duyabiliyordum.

“Bir açıklaman var mı, Hannay?” diye sordu tekrar.

“İslam’ın bizim düşündüğümüzden daha büyük bir rolü varmış gibi görünüyor,” dedim. “Dinin böyle dağınık bir imparatorluğu bir araya getirebilecek tek şey olduğunu düşünüyorum.”

“Haklısın,” dedi. “Haklı olmalısın. Bizler Kutsal Savaş’a, yaşlı Von der Goltz’un kehanette bulunduğu cihada gülmüştük. Ama inanıyorum ki, o aptal, büyük gözlüklü yaşlı adam haklıydı. Bir cihat hazırlanıyor. Asıl soru; nasıl?”

“Biliyorsan ne olayım,” dedim. “Ama bir grup miğfer giymiş iri yarı Alman memur tarafından yapılmayacağına bahse girerim. Krupp silahları, birkaç kadrolu memur ve püsküren kazanları olan bir kruvazör ile Kutsal Savaşlar yaratılamayacağını düşünüyorum.”

“Aynı fikirdeyim. Her ne kadar kendimizi aksine ikna etmeye çalışsak da aptal değiller. Ama Bizans İmparatorluğu’nu çökerten, Viyana surlarını sallayan şiddetli saldırıların ihtişamını veya Alman savaşının çirkin mekanizmasının tamamını gölgeleyebilecek büyük bir kutsal yaptırımları -kutsal bir şey, bir kitap, bir mucize ya da çölden gelen yeni bir peygamberleri olduğunu düşünmek? İslam mücadele dolu bir inanç ve molla bir elinde Kuran ile vaiz kürsüsünde otururken, diğer elinde kınından çıkarılmış bir kılıç tutuyor. Bir yerde, en ücra köşedeki Müslüman bir çiftçiyi bile Cennet hayaliyle çıldırtacak bir çeşit Ahit Sandığı olduğunu mu sanıyor? Öyleyse ne olacak, dostum?”

“O zaman çok yakında, o bölgelerde bir kıyamet kopacak.”

“Yayılabilecek bir kıyamet. Unutma, İran’ın ötesinde Hindistan var.”

“Varsayımlara bağlı ilerliyorsunuz. Ne kadarlık kısmını biliyorsunuz?” diye sordum.

“Durumun dışında, pek az. Ama durum tartışma götürmez hâlde. Tüm ajanlarımdan raporlar alıyorum -Güney Rusya’daki seyyar satıcılar, Afgan at satıcıları, Türkmen tüccarlar, Mekke yolundaki hacılar, Kuzey Afrika’daki şeyhler, Karadeniz üzerindeki gemilerdeki denizciler, koyun derisi giymiş Moğollar, Hint fakirleri, Körfez’deki Yunan tüccarlar ve şifre kullanan saygıdeğer konsoloslar. Hepsi aynı hikâyeyi anlatıyor. Doğu bir vahiy bekliyor. Bu söz verilmiş bir vahiy. Batı’dan bir yıldız -insan, kehanet, veya biblo- geliyor. Almanlar biliyor ve işte bu, tüm dünyayı hayrete düşürecekleri kozları.”

“Ve benim için düşündüğünüz görev oraya gidip işin aslını öğrenmek mi?”

Ciddiyetle başını salladı. “Çılgın ve imkânsız olan görev bu.”

“Bana şunu söyleyin, Sör Walter,” dedim. “Bir adamı özel bilgisi olduğu alanın tam aksi biçimde görevlendirmenin bu ülkenin âdeti olduğunu biliyorum. Damaraland hakkındaki her şeyi biliyorum, ama başvurduğum üzere Botha’nın ekibine alınmak yerine, Güneybatı Afrika’daki Alman harekâtı bitene kadar Hampshire çamuru içinde tutuldum. Bir Arap olarak geçebilecek bir adam tanıyorum, ama sizce onu Doğu’ya göndermişler midir? Onu taburda bıraktılar -benim şansıma, çünkü Loos’ta hayatımı kurtardı. Geleneği biliyorum, ama bu işi biraz daha öteye götürmek olmuyor mu? Doğu’da yıllarca yaşamış ve herhangi bir dili konuşabilen binlerce adam olmalı. Bu iş için uygun olanlar onlar. Kimberley’deki bir şovda güreş hareketleri yapan bir arkadaşım dışında Türk görmedim hayatımda. Dünyadaki en işe yaramaz insanı seçmiş durumdasınız.”

“Sen bir maden mühendisisin, Hannay,” dedi Sör Walter. Eğer Barotseland’da altın aratmak istiyorsan, tabii ki ülkeyi, insanlarını ve dilini bilen bir adam bulmak istersin. Ama onda olmasını isteyeceğin ilk özellik, altının kokusunu alabilmesi ve işini bilmesi olacaktır. Şu andaki durum bu. Düşmanlarımızın neyi saklamaya çalıştıklarının kokusunu alabilecek bir burnun olduğuna inanıyorum. Cesur, serinkanlı ve becerikli olduğunu biliyorum. Sana hikâyeyi anlatmamın sebebi bu. Ayrıca…”

Duvardaki büyük bir Avrupa haritasını açtı.

“Bu sırrı aramak üzere nereye gideceğini söyleyemem ama bir operasyon sınırı koyabilirim. Onu Boğaz’ın doğusunda bulamazsın -henüz değil. Hâlâ Avrupa’da. Konstantinopolis veya Trakya’da olabilir. Daha batıda da olabilir. Ama doğuya doğru hareket ediyor. Eğer zamanında davranırsan, Konstantinopolis’e girmesini engelleyebilirsin. Sana bu kadarını söyleyebilirim. Bu sır Almanya’da da ilgili kişiler tarafından biliniyor. Onu şu anda arayan Avrupa’ya bakmalı.”

“Daha fazla şey anlatın,” dedim. “Bana herhangi bir ayrıntı veya talimat veremiyorsunuz. Açıkça görünüyor ki başıma bir şey geldiğinde bana yardım da edemezsiniz.”

Başını salladı. “Kapsam dışı olacaksın.”

“Bana serbest bir el veriyorsunuz.”

“Kesinlikle. İstediğin parayı ve istediğin yardımı alabilirsin. İstediğin planı takip edebilir, faydası olacağını düşündüğün herhangi bir yere gidebilirsin. Seni yönlendiremeyiz.”

“Son bir soru. Bunu önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bana sadece ne kadar önemli olduğunu söyleyin.”

“Ölüm kalım meselesi,” dedi ciddiyetle. “Daha alçak ya da yüksek bir yere koyamam. Tehdidin ne olduğunu öğrendiğimiz anda ona karşı koyabiliriz. Karanlıkta kaldığımız sürece, kontrolsüz bir şekilde ilerliyor ve hareket ettiğimizde belki de çok geç olacak. Savaş Avrupa’da kazanılmalı ya da kaybedilmeli. Evet, ama eğer Doğu alevlenecek olursa, gayretlerimiz Avrupa’dan uzaklaşır ve büyük darbe başarısızlığa uğrayabilir. Risk, zafer ya da yenilgiden daha önemsiz değil, Hannay.”

Sandalyemden kalktım ve pencereye yürüdüm. Zor bir andı.

Askerlik hayatımdan mutluydum; her şeyden önce, subay ahbaplarımın arkadaşlığından mutluydum. Açıkça uygun olmadığım bir görev için düşman topraklarına girmem isteniyordu -sinir bozucu gerilim ve beni bir giysi gibi buruşturacak öldürücü tehlikelerle dolu, yalnız geçecek gün ve gecelerin çokluğu. Kasvetli havaya bakarken ürperdim. Çok zalim, etten kemikten olan için çok insanlık dışı bir işti. Ama Sör Walter bunu bir ölüm kalım meselesi olarak nitelendirmiş ve ben de ona ülkeme hizmet için burada olduğumu söylemiştim. Bana herhangi bir emir verememişti, ama zaten emir altında değil miydim -Tuğgeneraliminkinden daha yüksek emirler altında? Yeteneksiz olduğumu düşünüyordum ama benden daha akıllı insanlar, yetenekli ya da en azından başarı şansı yüksek olacak derecede yetenekli olduğumu düşünüyorlardı. Ruhumun derinliklerinde biliyordum ki reddedersem bu dünyada bir daha asla huzur bulamayacaktım. Ama bir yandan da Sör Walter tüm bu planı delilik olarak adlandırmış ve kendisinin bu işi asla kabul etmeyeceğini söylemişti.

Bir insan nasıl büyük bir karar verir? Yemin ederim ki arkamı döndüğümde reddetmeye hazırlanıyordum.

Ama cevabım, “Evet,” oldu ve artık dönüş yoktu. Sesim çatlak ve uzaktan geliyordu.

Sör Walter benimle el sıkıştı, gözleri hafifçe kırpılmıştı.

“Seni ölümüne gönderiyor olabilirim, Hannay- Yüce Tanrım, ne lanet, ne saçma bir iş bu! Eğer öyleyse, ben pişmanlıkla boğulacağım ama sen asla pişman olmayacaksın. Böyle bir korkun olmasın. Sen zor olan yolu seçtin, ama bu yol doğruca zirveye gider.”

Bana yarım sayfalık not kâğıdını uzattı. Üzerinde üç kelime yazılıydı: “Kasredin”, “Cancer” ve “v.I.”

“Bu sahip olduğumuz tek ipucu,” dedi. “Ne olduğunu çözemesem de, sana hikâyeyi anlatabilirim. Yıllarca İran ve Mezopotamya’da çalışan ajanlarımız oldu- çoğunlukla Hint ordusundan gelen genç subaylar. Bunlar canlarını ellerinde taşırlar, arada bir birisi kaybolur ve Bağdat’daki kanalizasyon kanallarının hikâyelerine karışırlar. Fakat birçok şey öğrendiler ve planı sürdürülebilir kıldılar. Bize batıdaki büyümekte olan yıldızdan bahsetmiş fakat ayrıntı verememişlerdi. Biri dışında en iyileri. Musul ve İran sınırı arasında katırcı olarak çalışıyordu ve güneyde Bakhtiari tepelerinde bulunmuştu. Bir şey öğrendi ama düşmanları onun bildiğini anladı ve takip edildi. Üç ay önce, Kut’un hemen öncesinde, sendeleyerek vücudunda on kurşun deliği ve alnına saplanmış bir bıçakla Delamain’in kampına girdi. Adını mırıldandı, ama bu ve batıdan bir şeyin geliyor olduğunun dışında onlara başka bir şey söylemedi. On dakika içinde öldü. Bu kâğıdı üzerinde buldular, son dakikalarında ‘Kasredin’ kelimesini sayıkladığı için aradığı şey ile ilgili olmalı. Bir anlamı olup olmadığını bulmak senin işin.”

Katladım ve cep kitabımın içine koydum.

“Ne büyük bir adam! Adı neydi?” diye sordum.

Sör Walter ilk anda cevap vermedi. Pencereden dışarı bakıyordu.

“Adı,” dedi sonunda. “Harry Bullivant idi. O, benim oğlumdu. Tanrı cesur ruhunu şad etsin!”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

John Buchan, 1876’da Perth’de bağımsız İskoç Kilisesi papazının oğlu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimini birtakım yerel okullarda tamamladıktan sonra Glasgow’daki Hutcheson Gramer Okulu, Glasgow Üniversitesi ve Oxford’daki Brasenose Üniversitesi’ne devam etti. İngiltere’nin Transvaal ve Orange Eyaleti’ni ele geçirdiği Boer Savaşı’ndan sonra, yeniden yapılandırma amacıyla Lord Milner başkanlığında Afrika’ya giden ve “Milner’in Çocuk Bahçesi” olarak bilinen grupta yer aldı. Daha sonra baroya atandı ve oldukça başarılı bir dönemden sonra 1927 yılında parlamentoya girdi. 1935 yılında Buchan’a, Baron Tweedsmuir unvanı verildi ve yaşamını yitirene kadar da Kanada Yönetici Generalliği görevini sürdürdü. Romanlarının yanında biyografiler ve şiirler de yazdı. Fakat Buchan en çok macera hikâyeleriyle tanındı. Yazar, 11 Şubat 1940 tarihinde Kanada’da hayata veda etmiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.