Kaplumbağa Yemeği – Turgay Fişekçi

 

“Tanınmış şair Turgay Fişekçi, Köprü Kitaplar için, farklı ortamlarda yetişmiş iki çocuğun gözünden, kent ve köy yaşamlarına bakıyor. Özlemini duyduğumuz güzellik ve değerlerimizi şair duyarlılığıyla dile getiren yazar, son yıllarda tırmanan tüketim alışkanlıklarına karşı, doğayı, insanı ve bütün canlıları yücelten yaşama, üretim ve tüketim biçimlerini yeniden hatırlatıyor.” Yeşil Tatil’den okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Çocuklar eve döndüklerinde, bu kez akşam yemeği için hayattaki masanın üstü donatılmıştı.

Cemile Hanım –çalışmaktan yüzü al al olmuş– onları görünce, sevinç içinde ışıldayarak müjdeyi verdi: “Size bir Balkan yemeği yaptım; bakalım beğenecek misiniz?”

Hasan’a gülümsedi.

Hasan, “Yoksa kaplumbağa yemeği mi?” diye sordu heyecanla.

“Evet,” diye gülüp, yeniden mutfağa döndü Cemile Hanım.

İsmail Amca da mutfakta, derin bir kaptaki yoğurdu çatalla çırparak, arada da su ekleyerek ayran yapıyordu.

Kerem afallamıştı. Bıraksalar, kaplumbağa yemeğinin ne olduğunu soramadan öylece şaşkın şaşkın bekleyecekti. Ama Hasan ona dönüp hemen açıkladı.

“Ciğer sarması! Belki yemişsindir, ama annem gibi yapanını görmedim ben. Dediğine göre, babam da görmemiş. Çocukluğumda, biçimi kaplumbağaya benzediği için, bir kez nasıl olduysa ‘kaplumbağa yemeği’ demişim; adı öyle kaldı bizim aile arasında.”

“Yediğimi sanmıyorum. Ne var içinde?”

“Valla, annemin anlatması daha doğru olur. Ciğerin türlü otlar ve pilavla karıştırılıp bir gömleğe sarılması ve fırında pişirilmesiyle yapılıyor; ama annemin anlatmasını bekle bence.”

Cemile Hanım’ın sesi mutfaktan geldi bu kez: “Yemek fırında, babamız da ayran yapıyor, ayrıca yanına salata ister misiniz?”

Hasan, “Ayran yeter!” diye bağırdı. Kerem sessiz kaldı.

Mutfaktan gelen kokulardan, gerçekten de güzel bir yemek hazırlandığı anlaşılıyordu.

Kerem’in yediği erikler, biraz midesini kazındırmıştı aslında. Koca bir öğleden sonrayı ağaçlar, bahçeler arasında geçirmek de iyice acıktırmıştı onu. Çok belli etmemeye çalışarak bütün dikkatini mutfak kapısından gelecek yemeğe odaklamıştı.

Bu arada Hasan da sofraya tabak, çatal, kaşık taşıdı. Kerem’le birlikte masanın dört köşesine özenle yerleştirdiler.

“Dedemle babaannem, ölene dek bu evde kendi aralarında Makedonca konuştular,” dedi Hasan. “Hiçbir şey anlamazdım; ama o sesler kulağıma öylesine güzel gelirdi ki, her söyleneni anlıyorum sanırdım.”

“İlginç olmalı, bir evde birden fazla dilin konuşulması.”

“Evet, öyleydi,” dedi Hasan.

O sırada, “Hayde Mori! ” diyerek, elindeki tepsiyi masaya getirdi Cemile Hanım.

Tepsinin içindeki kahverengi tümsekler gerçekten de birer kaplumbağayı andırıyordu. Hatta, üstlerindeki çizgiler bile bir kaplumbağa sırtının desenleri gibiydi. Kaplumbağa görünümündeki tümsekler tabaklara paylaştırıldı.

Öylesine iştah açıcı bir koku yükseliyordu ki, Kerem hiç düşünmeden, tabağına konan parçadan çatalıyla bir lokma kesip ağzına atıverdi. Kabuğun kesilmesiyle de işin aslı ortaya çıktı. Bu incecik kabuğun altı, türlü baharatlar ve yeşilliklerle oluşturulmuş bir içpilavdı.

Kerem, çok beğendiği yemeği neredeyse birkaç dakikada silip süpürdü. Ancak, ayranına dokunmadığını fark edip onu peşinden içti. Ayran biraz koyuca bırakılmış ve içine, bahçeden toplanmış yeşil salata, taze nane, maydanoz gibi yeşillikler doğranmıştı. Pilavın yanına çok yakışıyordu.

İsmail Amca’nın da keyfi yerindeydi. Cevabını bildiği soruyu bir kez de Kerem’e onaylatmak istedi.

“Nasıl, beğendin mi bizim Hasan’ın kaplumbağa yemeğini?”

“Evet, çok beğendim; yediğim en lezzetli yemeklerden biriydi.”

Cemile Hanım, dertli dertli başını salladı. “Oğlum, üzülüyorum sizin okulda bütün gün tostlarla, kutulanmış içeceklerle geçirdiğiniz günlere. Memleketin her yanı taze besin üretebilen verimli topraklarla kaplı, ama bunların hepsini bir yana bırakıyoruz, fabrikalarda yapılan, içine ne konduğunu tam bilemediğimiz sanayi ürünleri tüketiyoruz. Hepimize yazık, ama siz gençlere daha çok yazık. Genç bedenleriniz kim bilir ne zararlar görüyor bu beslenme biçiminden.”

“Haklısınız,” dedi Kerem, “ama okulda arkadaşlarla bir arada atıştırılan şeylerin tadına da doyum olmuyor. Okulda satılanlar bizim suçumuz değil. Ne varsa onu alıyoruz.”

“Çok yanlış bir kalkınma yoluna girdi ülkemiz, çok…” diye söze karıştı İsmail Amca. “Bakın, buraya geldiğimizde hepimiz ne kadar mutlu oluyoruz. Ama yarın yine büyük kente döneceğiz mecburen. Bu herkes için böyle.

*Yeşil Tatil romanının 52-55 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Günışığı Kitaplığı’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.