Sean Slater – Yılanlar ve Merdivenler

 

Bir

Siyah maske tamamıyla deriden yapılmıştı. Gözlerin ve ağzın bulunduğu yerlere dikdörtgen biçimli ince ve dar oyuklar açılmıştı; maskenin göz delikleri hizasından arkaya uzanan bir çift de ince uzun bağcık vardı.

Engerek, bağcıkları sıkılaştırdı ve karşısındaki genç kadına bakarken maskeyi başının gerisine doğru iyice çekti. Kızın ismi Mandilla Gill’di. Mandy. Engerek onu iyi tanıyordu. Güzeldi, gençti – tam olarak söylemek gerekirse on dokuz yaşındaydı – ve sandalyeden kıpırdayamamasının nedeni herhangi bir şeyle bağlı olması değil, Engerek’in ona verdiği ilaçlardı. Bundan daha da önemlisi, bu dünyanın soğuk karanlığından az sonra kurtulacaktı. Kurtuluş vakti gelmişti.

Harikulade Kaçış.

“Lütfen,” dedi. Sesi yumuşaktı, uzaklardan geliyordu ve bir fısıltı bile sayılmazdı.

“Her şey yolunda,” dedi Engerek. “Sakın korkma.”

Kız yanıt vermek istermiş gibi ona baktı, ama bir şey demedi.

Engerek odaya göz attı. İçerisi karanlık ve soğuktu; nemli duvarlardan bayat bir koku yayılıyordu. Zeminin tamamı çer çöple kaplıydı: eski gazeteler, kirli giysiler, aklınıza gelebilecek her türlü çöp vardı. Engerek, çöplerin üstüne basa basa odanın diğer tarafına yürüdü ve pencerenin hemen dışına yerleştirdiği kameraya baktı. Açı kusursuzdu. Öyle olmalıydı.

Tatmin olmuş bir ifadeyle arkasına dönüp, kızın önüne çömeldi.

Kızın nefes alıp verişi çoktan yavaşlayıp tehlikeli bir seviyeye ulaşmış, gözleri anlamsız ve boş boş bakmaya başlamıştı. Engerek, odanın loşluğunda bile görebiliyordu bunu.

Fazla vakit kalmamıştı.

“Lütfen,” dedi kız bir kez daha. Sesi bu sefer iyice uzaklardan geliyordu; çok çok uzaklardan.

“Sakın korkma,” dedi Engerek, önceki gibi. “Seni azat ediyorum.”

Engerek ona gülümsedi. İki eliyle kızın suratını avuçladı. Derin derin gözlerine baktı. Kızın, onun yanında olduğunu görmesini sağladı.

“Uç minik kuş,” dedi. “Uç uzaklara.”

Böylece, Mandy Gill uçtu.

yükseklere uçtu.

İki

Mandy Gill’in yaşamı soğuk ve gri bir kış günü sona erdi. Hayatının zarı aleyhine işlemişti. Doğduğu günden bu yana öyle olmamış mıydı zaten? Tek başına, hüzünlü ve ıssız bir yerde ölüp gitmişti. Ölümünün en kötü yanı da önlenebilir oluşuydu.

Birilerinin umurunda olsaydı…

Jacob Striker isimli cinayet dedektifi, devriye arabasını eski pansiyonun önüne çekerken bunu düşünüyordu. Burası resmen bir bok çukuruydu. Kırık pencereler eski panellerle örtülmüştü, duvarlar çete grafitlileriyle kaplıydı ve ön bahçe toprakla karışık yabani otlarla örtülüydü. Yerin ismi Şanslı Pansiyon’du, ama orada kalanlar pek de şanslı sayılmazlardı. Mandy Gill de bunun en iyi örneğiydi. Pansiyondan son çıkışı, sorgu yargıcının beyaz renkli katı plastik ceset torbasında olacaktı. Adil olmayan bir yaşama onursuz bir son.

Oyun bitti. Kaybettin.

Striker, sivil görünümlü devriye arabasından çıkarken parmakları yumruklarına geçti. Buradan nefret ederdi. Hep nefret etmişti. O bölgeden de nefret ederdi. Strathcona denen bölge zihinsel özürlüler ve uyuşturucu bağımlıları için bir hiçliğe giden tek yönlü bir biletti. Çok insan gelirdi, çok azı çıkardı.

Şanslı Pansiyonu’nda hayat öyleydi işte. Devriye ve Cinayet bölümündeki görevlerinde Striker, senelerdir oraya o kadar sık gitmişti ki artık kaç kere gittiğini bile hatırlamıyordu. Aşırı dozlar. İntiharlar. Zorla Alıkoyma ve Cinayetler. Hiçbiri iyi değildi, hepsi kötüydü. Fakat o gün orada olmak daha da berbattı.

Özel sebepler yüzünden.

Striker bunları aklından atıp çürümüş yapraklarla kaplı, öğleden sonrasının loşluğuyla gözlerden yarı yarıya gizlenmiş, çatlak beton yolda yürüdü. Soğuk ocak ayı havası, yaklaşan kar yağışını haber verircesine keskindi ve rüzgâr haşin haşin esiyordu. Rüzgâr saçlarını karıştırıyor, tenini yakıyordu.

Striker kapıya vardı, omuzlayarak açtı ve içeri girdi. Antre karanlıktı, duvarlardansa bayat bir küf kokusu yayılıyordu. Striker duvarlara değmemeye gayret etti. İçerisi sessiz ve sakindi. En yakındaki koridor ampulü patlamıştı, diğer ışıksa koridorun ta öteki ucundaydı. Ampulün ışığı tuhaf bir biçimde titriyordu.

Striker koridorda ilerleyip ampule daha dikkatlice göz attı. Gördükleri o bölgede olup bitenlere kıyasla şaşırtıcı sayılmazdı. Işık bir ampulden değil, cereyandan titreyen bir mumdan geliyordu. Uzanıp duvarı elledi ve ışık düğmesine bastı.

Işık yanmadı.

Binada elektrik yoktu.

Paltosunun cebinde bir el feneri vardı. Striker fenerini çıkarıp açtı, sonra her an kırılacakmış gibi tok bir ses çıkaran basamaklardan üçüncü kata çıktı. Kata varınca, sola döndü ve koridora göz gezdirdi. Sarımtırak loşlukta mavi üniformalı bir adam gördü.

Devriye polisi.

Striker el fenerini polise tuttu. Memur genç bir adamdı. Asyalıydı. Yirmi yaşında ya var ya yoktu ve akademiden yeni mezun olmuş gibi görünüyordu. Oraya kesinlikle ait değildi. Memur elindeki el fenerini asabi bir tavırla oraya buraya tutuyordu. Striker’ı görünce, derin bir oh çekti.

“Hey,” diye seslendi.

Striker kapıya doğru yürüdü. “Bir ismin var mı?”

“Evet, Wong. Charlie’nin vardiyasındayım. İki-On Ekibi.”

Striker adamın sicil numarasına bakınca, 2864 olduğunu gördü. Kendi numarasından bin rakam yüksekti. Kendisini yaşlı hissetti. Genç polis memuruna başını salladı.

“Ben de Cinayet masasından Dedektif Striker. O, nerede?”

“Şu-şurada.” Genç adam el fenerini en yakındaki odaya doğru tuttu. Oda 303.

“Bir şeye dokundun…”

“Hayır. Hiçbir şeyi ellemedim. Tek bir şeye bile dokunmadım.”

Striker bunu duyduğuna memnun oldu; demek genç memur iyi eğitim almıştı. Dikkatini odaya çevirdi. Her şey öylece duruyordu, karanlıksa odada farklı tonlarda gölgeler oluşturuyordu. Odanın tam ortasında, sallanan bir sandalyede Mandy Gill’in cesedi duruyordu.

Odanın geri kalanı boştu.

Striker kaşlarını çatıp Memur Wong’a baktı. “Partnerin nerede?”

“Partnerim mi? Benim bir partnerim yok. Tek başınayım.”

“Yani, Ani bir Ölüm’e tek başına mı geldin?”

Genç adam omuzlarını silkti. “Yalnız gelmeliydim. Gelebilecek başka kimse yoktu. Ben buraya varana kadar birilerinin gelebileceğini sanıyordum. Ama şu ana dek bir tek sen geldin.”

“Taşaklıymışsın evlat. Bir dahaki sefere bekle.”

Memur Wong bakışlarını cesetten hiç ayırmadı. “Kız… Canlı görünüyor.”

Striker hüzünle başını salladı. Wong haklıydı; kısa süre önce ölmüş gibiydi.

“Rehberde sadece Gill diye geçiyor” dedi genç memur. “Ama henüz hiçbir şeyi teyit edecek fırsatım olmadı. İstersen arabadan dizüstü bilgisayarı getirebilirim.”

“Gerek yok” dedi Striker. “İsmi Mandy Gill. On dokuz yaşındaydı.”

“Ha, araştırmayı yaptın demek?”

Striker acı acı başını salladı. “Onu tanıyordum.

Üç

Mandy Gill’in cesedi kazara bulunmuştu. Şanslı Pansiyon’a açılan ilk telefon, isimsiz bir kişiden gelen Şüpheli Kişi aramasıydı. Şüpheli bir şahıs, Union Sokağı yakınlarındaki döküntü binanın arkasındaki çalılıkların orada görülmüştü.

Ancak bu da olağandışı bir olay değildi. “ŞüpKişi” diye tabir ettikleri kişilere yönelik telefonlar, özellikle de Strathcona bölgesinde sık rastlanan bir şeydi, ama son sıralarda, son dokuz ay içinde, şehre bir kundakçı musallat olmuştu. Bu yüzden de Union Sokağı’ndan Pender’a kalan olan bölge öncelikli konumdaydı. Bölgeye derhal bir ünite yollanmıştı.

Yeni polis memuru Wong kısa çöpü çekti. Tek kişilik bir devriye polisi olarak, arabasına atladı, cinayet mahalline geldi ve ani ölümle burun buruna geldi.

Mandy Gill.

Striker ayağını nereye bastığına dikkat ederek ufak daireye girdi. Binanın içindeki hava, en az dışarısı kadar soğuktu ve bu durum genç memurun cesaretini kırıyordu. Etrafına bakındı. İki ayrı odadan ibaret olan daire minnacıktı; bir banyoyla, bir de ufacık bir mutfağın ve oturma bölümünün bulunduğu, eski püskü bir şilte serilmiş bir yatağın bir köşeye iliştirildiği açık oda vardı.

İşte tüm bunlar kızın hayatının acıklı bir öyküsüydü.

Lavaboda kirli tabak çanaklar duruyordu. Bir karton süt, ocağın üstünde duruyordu. Eski gazeteler ve değersiz postalar tezgâhlara ve zemine saçılmıştı.

Uzunca bir süre sonra, Striker odanın ortasına adım attı ve yapılması gereken şeyi ertelemekten vazgeçti. El fenerini karşısında duran kıza tuttu, ona büyük bir dikkatle baktı.

Bunu yaparken içinin acıdığını hissetti.

Mandy Gill, yırtık pırtık bir kumaşla kaplı eski bir sallanan sandalyede oturuyordu. Odadaki tek pencereden, batıya bakan kırık bir pervazdan dışarısını görecek biçimde sandalyeye oturtulmuştu. Elinde boş bir hap kutusu vardı, ağzının kenarlarına da erimiş haplar yapışıp beyaz bir kabuk oluşturmuştu. Göğsüyse hareketsizdi.

El fenerinin bembeyaz gaddar ışığında bile, koyu kahverengi teninden tüm rengin çekildiği, küllü gri bir renge dönüştüğü belli oluyordu.

Striker biraz daha yaklaşıp kızın suratını inceledi. Cildinin altındaki kaslar gevşemişti, ardına kadar açık ve süt beyazı rengine bürünmüş gözleri de bir pencereden ölümde de hayatta da buz gibi olan bir dünyaya bakıyordu. Suratına boş bir ifade yerleşmişti ve Striker’ı fiziksel bir darbe kadar yerle bir etmişti.

Mandy Gill, ölümde dahi hüzünlü görünüyordu.

Striker bunu düşünmemeye çalıştı. Arkasına bakınca Memur Wong’un sessizce kapıda dikildiğini fark etti.

“Cinayet mahalline ne zaman geldin?” diye sordu.

“Ha?”

“Ne kadardır buradasın?”

“Şey… Yirmi dakikadır, belki biraz daha fazla.”

Striker başını salladı. “Binayı boşalttın mı?”

Wong başparmağıyla arka tarafı işaret etti. “Diğer dairelerin hepsi boş. Aslında, onun da burada olmaması gerekirdi. Burası bir ay önce boşaltılmıştı. Kim bilir neden buradaydı.”

“Buradaydı, çünkü gidecek başka yeri yoktu. Bina görevlisinin numarasını aldın mı?”

“Arabada.”

Striker gülümsemeye gayret etti. “Eh, numarayı buradan göremeyiz.”

Wong numarayı arabadan alması gerektiğini anladı ve odadan dışarı çıktı. Striker, genç memurun çizmelerinin sesini merdivenlerde duyunca dikkatini bir kez daha karşısındaki ölü kıza verdi. Onu “beden” ya da “ölü” olarak düşünmeye çalıştı.

Mandy’den başka herhangi bir şey olarak görmeye gayret etti.

İmkânsızdı. Vicdanı buna el vermiyordu. Tüm hüzünlü anılar birden hafızasına doluverdi. Onun buradan kaçabileceğini ummuştu. Bu bölgeden. Bu kokuşmuş şehirden. Ancak ondan önceki onca kişi gibi Mandy de gitmemişti. En sonunda da kendi çıkış noktasını bulmuştu.

Bildiği tek yol buydu.

“Özür dilerim,” dedi yavaşça. “Daha fazlasını yapmalıydım.”

Elini uzatıp hafifçe kızın suratına dokundu.

Sonra kaşlarını çattı.

Kızın suratı hâlâ ılıktı.

Aklına bir şey geldi. Mandy Gill’in bedeninden uzaklaştı, ufak mutfağa girdi ve ocağa yaklaştı. Ocakta bir karton kutu süt duruyordu. Kutuya dokundu.

Kutu hâlâ soğuktu.

Genç kadın öleli çok olmamıştı – suni teneffüsten fazla medet umuyor olabilirdi, ama bir suç mahalli için önemli bir bilgi sayılmazdı. Her ani ölüm, başka bir şey olduğuna karar verilene dek bir suç sayılırdı. Kalemini ve defterini çıkarıp şöyle yazdı: Zaman? Kafasını tekrar kaldırdığında, gözleri zemindeki ufak kilime kaydı.

Kilim hakikaten de eskiydi, muhtemelen Mandy’nin Kurtuluş Ordusu’ndan, ya da Birinci Birleşik Kilise’den aldığı bir şeydi. Tıpkı yatar koltuk gibi yeşil renkli incecik iplikten dokunmuştu, üstünde de kirli sarı renkli çiçek desenleri vardı.

Ama Striker’ın asıl dikkatini çeken şey, rengi ve deseni değildi – kilimin telleriydi. Dokudaki çentiklerdi. Kilime baktıkça, sandalyenin her zamanki yerinden oynatıldığını daha iyi anladı. Sandalye o sırada batıya bakacak biçimde duruyordu. Pencereden dışarısını görecek şekilde çevrilmişti.

Tuhaftı.

Mandy ölürken gün batımını mı izlemişti? Zamanlama öyle olduğuna işaret ediyordu. Öyle değilse, neye bakmış olabilirdi?

Striker pencereye yaklaştı. Dışarıda, alacakaranlık yavaş yavaş dağılıyordu. Yaklaşan alacakaranlıkta, kan kırmızısı ve turuncu karışımı güneş ışınları kömür karası göğü aydınlatıyor, dünyayı olduğundan daha hoş bir yermiş gibi gösteriyordu.

Üç kat aşağıda, komşu binanın bir zamanlar durduğu yer boştu.

Striker etrafa göz gezdirdi. Alan, yıkılan binanın kalıntılarıyla kaplıydı. Dikkatini bir kez daha odaya çevirip, Mandy’nin eşyalarını incelemeye başlayacakken, pencereden gördüğü bir şey çekti dikkatini: güneşin soluk ışınlarıyla parlayan metalik bir şey vardı dışarıda. Pervazda, pencerenin hemen dışında, bir daire biçiminde cam bir kapağı olan ufak bir nesne duruyordu.

Bir kamera.

Odanın içine çevrilmişti.

Striker pencereye tutunup açmaya çalıştı, ama çerçeve zamanla çürüyüp şişmişti. Dolayısıyla, pencere fena halde sıkışmıştı. Açılması da imkânsızdı.

Kamerayı pervaza her kim yerleştirdiyse, bunu dışarıdan yapmıştı.

Striker bunun nasıl yapılmış olabileceğini düşündü. Daha yakından bakmak için öne eğildi ki arkasından hafif ve hışırtılı bir ses geldiğini duydu. Neyle karşılaşacağını bilmeksizin arkasına baktı.

Bir, iki saniye sonra rahatladı. Duyduğu ses cansız bedenden çıkan havanın sesiydi – beden çürümeye başladığında meydana gelen normal bir olaydı.

Derin bir oh çekip tekrar pencereye odaklandı. Gördüğü şey onu şoke etti.

Kamera orada değildi.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion’a teşekkür ederiz.
Yılanlar ve Merdivenler: ©KRP Yayıncılık, her hakkı saklıdır. SNAKES AND LADDERS © 2012, Sean Slater

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.