Yıldız Gemisi Askerleri – Robert A. Heinlein

 

“Yayımlandığından itibaren tartışmalar yaratan Yıldız Gemisi Askerleri ilk kez Türkçede. Asimov ve Clarke’la birlikte bilimkurgunun üç büyük ustasından biri olarak görülen, bilimkurgunun dekanı Heinlein’dan vatanseverliğe, militarizme, oy hakkına ve savaşa dair en coşkulu anlatılardan biri olan bu klasik eser, muzip üslubuyla da fark yaratıyor. İnsanoğlunun başka gezegenlerde koloniler kurduğu ve karşılarına çıkan rakip türlerle savaştığı bir gelecek zaman. Ve Ordu’da iki yıl gönüllü askerlik yapanların vatandaş olup oy kullanabildiği Terra Federasyonu. On sekiz yaşındaki Juan Rico, vatandaşlık hakkını kazanmak (ve bir de çok sevdiği uzayda seyahat etmek için) iki yıl süren askerlik hizmetine yazıldığında ne Rasczak’ın Bıçkınları’ndan biri olacağını ne de ‘Böcek Savaşı’nda müfreze liderliği yapmak zorunda kalacağını biliyordu. Ama öğrenecekti…” Yıldız Gemisi Askerleri’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Davranın sizi maymunlar! Sonsuza kadar yaşamaya mı niyetlisiniz?
–Adsız müfreze çavuşu, 1918

Her atlayıştan önce tir tir titriyorum. Enjeksiyonlarım, tabii ki, tam. Hipnotik hazırlığım da öyle. Aslında sırf bunlar yüzünden korkmamam gerek. Geminin psikiyatrı beyin dalgalarımı kontrol ettikten sonra, ben uyurken saçma sapan sorular sordu. Bir de diyor ki bu korku değilmiş, öyle önemli bir şey de değilmiş, başlama noktasında koşmak için sabırsızlanan bir yarış atının titremesiymiş sadece.

Buna diyecek bir şey bulamadım; ben hiç yarış atı olmadım ki. Ama ortada bir gerçek varsa, o da şu: Her seferinde sersem gibi korkuyorum.

Atlamaya otuz dakika kala, tam da hepimiz Rodger Young’ın atlama odasında yoklama için toplanmışken, müfreze komutanı denetime geldi. Bu her zamanki müfreze komutanımız değildi çünkü Teğmen Rasczak son atlamamızda can vermişti. Denetime gelen kişi aslında müfreze çavuşuydu; Askeri Kıdem Gemisi’nden Çavuş Celal. Celi, Proxima civarındaki Iskander’den gelen bir Finlandiya Türkü’ydü: kâtibe benzeyen küçük, esmerce bir adam olsa da ancak uzanarak yakalarına yapışabildiği kocaman vücutlu, kana susamış iki askeri yerle bir ettiğini, kafalarını Hindistan cevizi gibi birbirleriyle tokuşturduğunu ve onlar yere düşerken yürüyüp kendi yoluna gittiğini gözlerimle görmüştüm.

Kızağa alındığında durum o kadar da kötü değildi, en azından bir çavuş için. Hatta adama bariz ‘Celi’ diye seslenebiliyordunuz. Erler için geçerli değildi bu tabii ama en az bir muharebe atlayışına katılmış olmanız yeterdi.

Oysa kızak görevi bitmiş, Çavuş için vazife zamanı gelmişti. Önce her birimiz muharebe teçhizatımızı kontrol etmiştik (bak, neredeymiş boynun, gördün mü?), sonra müfreze çavuş vekili de bizi bir araya toplayıp dikkatle incelemişti. Şimdiyse Celi, kızgın yüzü ve hiçbir şeyi kaçırmayan gözleriyle her şeyi tekrar kontrol ediyordu. Hemen önümdeki askeri durdurdu ve fiziksel durumunu gösteren kemer düğmesine bastı. “Çık sıradan!”

“Ama Çavuş’um, grip oldum sadece. Doktor dedi ki…”

Celi araya girdi. “‘Ama Çavuş’um, demek ha!” Bir anda patladı. “Doktor atlayışa gelmeyecek. Sen de öyle. Ateşin çıkmış, hummaya ramak kalmış. Atlayıştan önce durup bir de seninle sohbet edeyim, öyle mi? Çık çabuk sıradan!”

Jenkins hem üzgün hem de kızgın bir ifadeyle sıradan çıkarken, beni de sıkıntı bastı. Teğmen son atlamamızda öldüğü ve bu yüzden herkes bir kademe yükseldiği için, bu atlayışta ikinci manga komutanının yardımcısı olmuştum. Şimdiyse, mangamda açılan gediği tamir etmemin hiçbir yolu yoktu. Bu hiç iyi olmamıştı; bir zorlukla karşılaşacaksın ve yardım isteyeceksin ama kimse yardımına gelmeyecek. İş miydi bu?

Celi başka kimseyi sıradan çıkarmadı. O anda adımını bize doğru attı ve şöyle bir baktıktan sonra üzüntüyle başını salladı. “Tam bir maymun sürüsü, ha!” diye homurdandı. “Bu atlamada geberip gitseniz de her şeyi baştan alıp teğmenin umduğu mangayı kursalar. Ama o da olmaz belki, bugünlerde bize gönderdikleri erlere baksana.” Birden doğruldu ve bağırmaya başladı: “Siz maymunlara hatırlatmak isterim; her biriniz devlete yüksünüz. Silahlarınız, zırhınız, mühimmatınız, alet edevatınız ve eğitiminiz, bir de üstüne durmadan tıkınmanız en basit tahminle yarım milyona mal oluyor. Buna kelle başına otuz kuruşluk değerinizi de kattık mı ortaya oldukça büyük bir meblağ çıkıyor.” Ters ters bize baktı. “Ne yapıp edip orada kalmamaya bakın! Sizden vazgeçeriz ama giydiğiniz lüks takımdan vazgeçemeyiz. Bu ekipte kimse kahraman olmaya kalkışmasın; bu teğmenin de hoşuna gitmezdi. Sizden beklenen belli. Oraya gidin, işinizi yapın, kulaklarınızı dört açın ki göreve çağrı anonsunu duyabilesiniz. Oradan da düzeninizi bozmadan ve kurallara uyarak kurtarma noktasına geri geleceksiniz. Anladınız mı?”

Yine ters ters baktı. “Planı biliyor olmalısınız. Ama bazılarınızda hipnotize edecek akıl bulunmadığından, kısaca anlatacağım. Yaklaşık iki kilometrelik aralıklarla iki avcı zinciri içine inmiş olacaksınız. Yere temas ettiğiniz anda bana yerinizi bildirin. Siper aldığınızda da her iki yanınızdaki ekip arkadaşlarınıza yerinizi ve mesafenizi bildirin. Şimdiden on saniyeyi yediniz. O yüzden, sağ ve sol kanatlarınız yere inene kadar önünüze geleni dağıtıp yok edeceksiniz.” (Tam burada benden bahsediyordu; manga komutanının yardımcısı olarak, soldaki kanadı alacaktım. Dirsek mesafemde hiç kimse olmayacaktı. Titremeye başladım.)

“İki kanat da yere iner inmez –hatlarınızı düzeltin!– mesafelerinizi eşitleyin! Elinizde ne varsa bırakın ve bu işi bitirin! On iki saniye var. Sonrasında biriniz düşmanı oyalarken diğeriniz ilerleyecek, tekli ve çiftli olarak gideceksiniz. Manga komutanı yardımcıları sayıyı gözetecek ve kuşatmayı yönlendirecek.”

Bana baktı. “Bunu başarırsanız –ki hiç sanmıyorum– kanatlar, çağırma anonsuyla birlikte irtibata geçecek… O anda kışlaya döneceksiniz. Sorusu olan?”

Sorusu olan yoktu. Hiç olmamıştı. Sözlerine devam etti. “Bir şey daha var. Bu yalnızca bir baskın, savaş değil. Ateş gücümüzü ve ne kadar korkutucu olabileceğimizi göstereceğiz. Görevimiz, düşmana şehirlerini aslında yok edebileceğimizi –ama bunu yapmadığımızı– ve bombalamadan çekilsek dahi, güvende olmadıklarını göstermek. Kimseyi esir almak yok. Ancak başka yol kalmadığında öldürmeye yöneleceksiniz. Ama hedefimizdeki alan tamamen imha edilmeli. Siz aylaklardan hiç kimse buraya patlamamış bombayla geri dönmeye kalkmasın. Anladınız mı?” Saate baktı. “Rasczak’ın Bıçkınları’nın itibarına gölge düşürmeyin. Teğmen bana ölmeden önce bir görev verdi ve sizi her dakika izliyor olacağını… ve isimlerinizin parıldamasını beklediğini söylememi istedi.”

Celi kısa bir an ilk manganın lideri olan Çavuş Migliaccio’ya baktı. “Papazla görüşme için beş dakika,” dedi. Askerlerden bazıları sıradan çıktı, Migliaccio’ya yaklaştı ve önünde eğildi. Bu askerlerin hepsi Migliaccio’nun cemaatinden olmak zorunda da değildi: Müslümanlar, Hıristiyanlar, Gnostikler, Yahudiler… Atlamadan önce onunla konuşmak isteyen kim varsa oradaydı. Duyduğuma göre, eskiden papazların diğerleriyle birlikte çarpışmaya katılmadığı askeri birlikler varmış. Ama bunun hangi dünyada işe yarayabileceğini hâlâ anlamış değilim. Sonuçta, bir papaz kendisinin yapmak istemeyeceği bir şeyi kutsayabilir mi? Ne olursa olsun, Çevik Piyade’de papazıyla, aşçısıyla ve sekreteriyle herkes atlar ve herkes çarpışır. Tünelden geçtikten sonra, gemide Bıçkınlar’dan bir kişi bile kalmayacak; Jenkins dışında tabii, ama bu da onun kusuru değil.

Ben oraya gitmedim. Gidersem biri titrediğimi görür diye korkuyordum hep. Hem papaz beni olduğu yerden de rahatlıkla kutsayabilirdi. Ama son döküntüler de ayağa kalktığında, bana doğru geldi ve özel konuşmak için miğferini benimkine yasladı. Yavaşça, “Johnnie,” dedi. “Bu senin onbaşı olarak ilk atlaman.”

“Evet.” Celi gerçekten ne kadar subaysa, ben de o kadar onbaşıydım.

“Tek bir sözüm var, Johnnie. Kahramanlık yapma. Ne yapacağını biliyorsun; işini yap. Sadece işini yap. Madalya almaya kalkışma.”

“Ah, teşekkürler, Papaz. Kalkışmayacağım.”

Sözlerine bilmediğim dilde bir şeyler ekledi, omzuma yavaşça vurup hızla kendi mangasına ilerledi.

Celi bağırdı. “Dikkat!” Ve biz de tüm gayretimizle:

“Müfreze!” diye bağırdık.

Migliaccio ve Johnson, “Manga!” diye ekledi.

“Sol ve sağ mangalar, atlamaya hazırlanın!”

“Manga! Kapsüllerinize! Şimdi!”

“Ekip!” Kapsülüm liman rayına gelip de ben içine girene kadar, dördüncü ve beşinci ekiplerin kapsüllerine geçmesini ve atış tünelinden aşağıya ilerlemesini beklemek zorunda kaldım. Merak ettiğim bir şey vardı: Truva Atı’na tırmanırken eskileri de bir titreme alıyor muydu? Yoksa bu sadece bana mı oluyordu? Celi kapsülü kapatılırken her adamı tek tek kontrol etti. Benim kapsülümü de kendisi kapattı. Bunu yaparken öne doğru eğilip, “Saçmalama, Johnnie. Bunun tatbikattan farkı yok,” dedi.

Kapsülüm üstten tamamen kapandı. Yalnızdım. “Tatbikattan farkı yok, diyor bir de!” Artık titrememe hiç engel olamıyordum.

Sonra, kulaklığımdan Celi’nin orta hattaki tünelden gelen sesini duydum:

“Köprüüstü! Rasczak’ın Bıçkınları… atlamaya hazır olun!

“On yedi saniye, Teğmen!” Gemi Kumandanı’nın neşeli, kontralto sesiyle yanıt verdiğini duydum ve Celi’ye ‘Teğmen’ diye seslenmesine içerledim. Teğmenimiz ölmüştü evet; ve belki de Celi onun görevini devralacaktı… ama biz hâlâ ‘Rasczak’ın Bıçkınları’ydık.

“İyi şanslar, asker!” diye ekledi.

“Teşekkürler, Kumandan.”

“Sıkı durun! Beş saniye.”

Göbeğimin üstünde, alnımda, dizlerimde, her yerimde kayışlar vardı. Ama ben her zamankinden çok titriyordum.

Atlamadan sonrası daha iyi. Atlayana kadarsa tam bir karanlık içinde, ivmelere karşı koruma sağlayan kayışlara bir mumya gibi sarılmış halde güçlükle nefes alarak ve miğferinizi açabilseniz bile –ki açamazsınız– kapsülde sizi çevreleyen tek şeyin nitrojen olduğunu, kapsülün etrafında atış tünelinin bulunduğunu ve geminin siz atlamadan önce vurulması halinde duanızı bile edemeden orada öylece öleceğinizi, hareketsiz ve biçare yatıyor olacağınızı bilerek bekliyorsunuz. Bu titremelerin sebebi karanlıktaki bitmek bilmeyen bekleyişler; sizi unuttuklarını düşünmek… geminin kontrolünü içten kaybederek ölü bedeniyle yörüngede kaldığını ve kısa süre sonra sizin de hareketsiz kalıp boğularak nalları dikeceğinizi düşünmek. Ya da bir kırılma yörüngesiyle karşılaşır ve öyle ölürsünüz, tabii düşerken tavuk gibi kızarmazsanız.

Tam o anda, geminin fren programı bizi yere indirdi ve titremem geçti. Sekiz gee derdim, belki de on. Gemiyi kadın bir pilot kullanıyorsa, konforu unutun gitsin; kayışlarla bağlandığınız her yerde çürükler oluşacak. Evet, evet pilotlukları erkeklerden daha iyidir, tepkileri daha atiktir ve hızlanmanın etkilerine daha alışıktırlar. Daha hızlı iner veya kalkar; hem kendilerinin hem de sizin şansınızı arttırırlar. Fakat gerçek ağırlığınızın on katı kadarını omurganızda hissetmeniz pek de eğlenceli değildir.

Yine de Kumandan Deladrier’in işinin erbabı olduğunu kabul etmeliyim. Rodger Young freni bıraktığında oyalanılmadı. Çarpma sesiyle, “Merkez hattı… Ateş!” anonsunu duyduğumda geri tepen iki patlama oldu, Celi ve vekil müfreze çavuşu namluyu tahliye edememişti. “Sol ve sağ mangalar – otomatik ateş!” dendiği an hepimiz bir bir fırlatıldık.

Bom! Ve kapsülünüz sarsılır – bom! Derken tekrar sarsılır, eski usul otomatik bir silahın haznesine doldurulan fişekler gibi kusursuzdur. Yaptığımız şey bu işte… Silahın namluları, uzay gemisi birliği taşıyıcısının içine yerleştirilmiş ikiz fırlatma tüpleridir ve her fişek bir piyade erinin sefer donanımıyla birlikte (kıtı kıtına) tutunabileceği büyüklükte bir kapsülden ibarettir.

Bom! Üç numaralı mevkide olmaya alışkındım; şimdi kuyruğun sonundaydım, diğer üç mangadan sonra çıkacaktım. Her saniye ateşlenen bir kapsül olsa bile bekleyişim sıkıcı bir hal alıyordu; patlama seslerini saymaya başladım. Bom! (on iki) bom! (on üç) bom! (on dört – tuhaf bir sesti, Jenkins’in içinde olması gerektiği boş kapsüldü bu) bom!

Ve çınnn! Ateşleme çemberine girecek olan benim kapsülümdü, sıram gelmişti. Küt! Patlama, öyle bir kuvvetle vuruyor ki, kumandanın fren manevrası bir anda şefkatli bir okşama gibi geliyor.

Sonrasındaysa tam bir hiçlik.

Hiçbir şey kalmıyor. Ses, basınç, ağırlık yok. Karanlıkta yüzer gibi… Serbest düşüş, ortalama elli kilometre yüksekten etkin atmosfere, daha önce hiç görmediğin bir gezegenin yüzeyine hafif bir düşüş. Artık titremiyorum; sizi zorlayan asıl şey beklemek. Bir kez fırlatıldın mı artık incinemezsin çünkü herhangi bir şey yanlış giderse, işler çok hızlı gelişir ve ölmek üzere olduğunu bile fark edemezsin.

Yukarı çıktıkça incelen atmosfere son hız vardığımda, bu gezegen için gereken ve kapasitesine ulaşana dek biriken sırtımdaki ağırlık (bize söylenene göre 0,87 gee) sabitlenebilsin diye kapsülün önce bükülüp kaydığını sonra sallanmayı kestiğini hissettim. Pilotunuz gerçek bir sanatçıysa (ve bizimki öyleydi), yaklaşıp hızını azaltacak ki tünellerden ateşlendiğinizde fırlatılma hızınız, bu enlemde gezegenin dönüş hızıyla göreceli olarak uzayda ölmenize neden olmasın. Dolu kapsüller ağır; yukarı atmosferin ince esintisini kesip pozisyonunu değiştirmeden kirişini kırar, aynı müfrezenin tahliye edilirken ister istemez kusursuz oluşumunu yitirdiği gibi. Dikkatsiz bir pilot işleri daha da kötüleştirebilir, grubu geniş bir alana dağıtabilir ki bu durum, görevi tamamlamak şöyle dursun yeniden düzene girilecek buluşma noktasının kaybolmasına neden olur. Bir piyade er ancak biri onu kendi bölgesine götürürse dövüşebilir, bu yüzden pilotların da bizler kadar önemli olduklarını düşünüyorum.

Kapsülümün atmosfere kayar gibi girdiğine bakılırsa, pilot bizi sıfır yanal vektöre bundan daha yakın indiremezdi. Mutluydum ama mutluluğum, çarptığımızda zamanımızı hiç boşa harcamadan kendimizi eski sıkı düzende bulmaktan kaynaklanmıyordu sadece, bilirdiniz ki sizi düzgünce karaya bırakan bir pilot, geri alırken de zekice ve titiz hamlelerde bulunur.

Dış kabuk yanıp kül olduktan sonra sıyrıldı, gerçi yuvarlandığım için pek de eşit ayrılmamıştı. Kalan kısımdan da kurtulduktan sonra doğruldum. İkinci kabuğun türbülans frenleri acıtıyor ve gitgide pütürlü bir hal alıyordu… Artık iyice sertleşmişlerdi ve birer birer yandılar. İkinci kabuk da parçalanmaya başladı. Emeklilik maaşını harcayacağı günleri görebilmesi için kapsül askerine yardım eden şeylerden biri kapsülünden soyulan tabakalardı. Askerin iniş hızını azalttıkları gibi bir taraftan da hedef bölgenin üstündeki göğü o kadar çok parçayla doldurulurlardı ki radar her askerin karşısında bulunan onlarca hedefi –insan, bomba ya da her ne olursa artık– yansımalarından yakalardı. Balistik bir bilgisayara sinirsel yıkımlar yükle… ve işte bu kadar.

Geminiz ortamı daha da şenlendirmek için atlayışınızı takip eden saniyelerde bir dizi model torpido bırakır, bunlar daha hızlı düşeceklerdir çünkü kabuk değiştirmezler. Sizin altınızda kalır, patlar, ‘füze aldatıcısı’ fırlatır, uydu alıcıları ve roket fırlatıcıları gibi çalışır ve yerdeki karşılama komitenizin keşmekeşini artırmak için başka başka şeyler yapar.

Bu sırada müfreze komutanınızın işaret ettiği yönde geminiz sıkıca kilitlenir, yarattığı radar ‘sesini’ önemsemeksizin sizi takip ederek gelecek kullanım için etkinizi tahmin eder.

İkinci kabuktan sıyrıldığımda, üçüncü kabuk otomatik olarak ilk kubbe paraşütümü açtı. Beklenildiği gibi uzun sürmedi; birkaç gee’de esaslı tek bir sert sarsıntı o kadar, sonra herkes kendi yoluna gitti. İkinci paraşütün açılışı biraz daha uzun sürdü, üçüncününki oldukça fazla; kapsülün içi gittikçe ısınıyordu ve ben de artık iniş zamanının gelip gelmediğini düşünmeye başladım.

Son paraşüt de kaybolduğunda üçüncü kabuk tamamen soyuldu ve zırh takımım ile plastik torpido dışında etrafımda hiçbir şey kalmadı. Hâlâ içeride sımsıkı bağlıydım, kımıldayamıyordum; artık nereye nasıl konuşlanacağımı düşünmemin vakti gelmişti. Yakın çevre okuması için kollarımı kıpırdatmadan (çünkü kıpırdatamıyordum) düğmeyi başparmağımla çevirdim ve alnıma düşen miğferdeki bilgi yansıtıcısı parladığında okumaya geçtim.

Hemen hemen üç kilometre… istediğimden biraz daha yakın, özellikle bölük olmadan. İçteki torpido sabit bir hıza ulaşmıştı, daha fazla içinde kalmanın bir faydası olmayacaktı ve yüzey sıcaklığına bakılırsa kendiliğinden açılmasına henüz zaman vardı; ben de diğer parmağımla düğmeye bir fiske atıp ondan kurtuldum.

İlk enerji yükü tüm kayışları kopardı, ikincisi plastik torpili benden uzaklaştırıp sekiz parçaya böldü; ve dışarıdaydım, açık havada oturuyordum, nihayet görebiliyordum! Daha da iyisi, dağılan sekiz parça metal kaplıydı (yakın çevre okuması sırasında aldığım küçük bir parça hariç) ve zırhlı bir adamın saçtığı kadar yansıma yayıyordu. İster canlı ister sibernetik olsun herhangi bir radar görüntüleyici, beni yakınımdaki parçalardan ayırmak için epey sıkıntılı bir zaman geçirecekti; yukarıya ve aşağıya, her yana dağılan binlerce parçadan söz etmiyorum bile. Çevik Piyade eğitiminin bir yönü, yapılan bir atlayışın hem gözle hem radarla bakıldığında aşağıda konumlanmış kuvvetlerin kafasını ne denli karıştırdığını piyadelerin anlamasını sağlamaktır çünkü savunmasız kaldığınızda kendinizi berbat hissedersiniz. Panikleyip paraşütlerinizden birini çok önce açmanız ve oturan bir ördek olmanız (ördekler gerçekten oturur mu? Oturursa acaba neden?) ya da paraşütü açmayı beceremeyip bileklerinizi, omurganızı veya kafatasınızı kırmanız pek kolaydır.

Bu yüzden gerinip halatları saldım ve etrafıma bakındım… sonra eğilip yüzükoyun kuğu dalışıyla kendimi doğrulttum ve etrafıma iyice bir baktım. Planlandığı gibi gece vaktiydi ama bir kez alıştınız mı gece görüş cihazlarıyla araziyi gayet iyi tarayabiliyordunuz. Şehri çaprazlama kesen nehir, hızla yükselirken karadan daha yüksek olan ısısıyla parıldıyordu. Nehrin hangi tarafına iniş yapacağımı umursamamış, sadece doğrudan içine inmek istememiştim çünkü bu hızımı azaltırdı.

İrtifama yakın bir ışıltının parlayıp söndüğünü fark ettim; muhtemelen yerlilerden nahoş bir tip torpidolarımdan kopan bir parçayı yakmıştı. O yakın mesafesindeki hedeflerini takip ederken, ben de onun görüş alanından mümkün olduğu kadar ivedilikle uzaklaşmak için ilk paraşütümü ateşledim. Sarsıntıyı güçlendirdim, paraşütü açtım ve çevremdeki diğer zımbırtıların hızına düşüp bu şekilde dikkati üzerime çekmeyi istemediğimden inişe geçmeden önce yaklaşık yirmi saniye havada süzüldüm.

İşe yaramış olmalı, yanmadım.

Yaklaşık iki yüz metre daha yükseldikten sonra ikinci paraşütü ateşledim… Hızla nehre doğru çekildiğimi gördüm, kendimi düz çatılı bir ambarın yahut nehir kenarındaki bu tip bir şeyin yaklaşık otuz metre kadar üzerinden geçerken buldum… paraşütü serbest bıraktım ve takımın atlayış jetleriyle çatıya epey sallantılı da olsa yerinde bir iniş gerçekleştirdim. Çarpma anında Çavuş Celal’in uyarı ışığını taramakla meşguldüm.

Nihayet nehrin yanlış tarafında olduğumu gördüm; Celi’nin hareketi, miğferimdeki pusulada olması gereken yerden daha güneyde görünüyordu; ben fazla kuzeyde kalmıştım. Çatının nehir kenarı boyunca koştum, sıraya girerken yanımdaki ekip liderinden hiza alınca onun pozisyonunun neredeyse iki kilometre ötesinde olduğunu anladım. “Ace! Kendi hattına çekil!” deyip elimdeki bombayı rastgele fırlatırken çoktan binadan atlayıp nehrin diğer tarafına geçmiştim. Beklediğim gibi Ace hemen yanıt verdi. Ace benim bulunduğum noktada olmalıydı ama ekibini bırakmak, hele benden emir almak hiç istememişti.

Ambar ardımda yükseldi ve o anda bulunmam gereken öte uçta, binaların koruması olmadan tam da nehrin üzerinde olduğum anda patlama beni de vurdu. Cayrolarımı düşürmek ve yere yuvarlanmak üzereydim. Bombayı on beş saniyeye ayarlamıştım… değil mi? Birden heyecanlandığımı fark ettim ki yere indiğinizde başınıza gelebilecek en kötü şey budur. Celi’nin uyarısını anımsayıp, “Bu bir tatbikattan farksız olacak,” diye tekrarladım. Yarım saniye daha fazla sürecek bile olsa acele etme ve işini doğru yap.

Patlama sırasında Ace’in konumunu bir kez daha okudum ve ona ekibini yeniden hizaya sokmasını söyledim. Yanıt vermedi ama o sırada zaten bunu yapıyordu. Geçmesine izin verdim. Ace işini yaptığı sürece somurtkanlığını çekebilirdim; şimdilik ama. Gemiye geri döndüğümüzde (eğer Celi beni manga liderinin yardımcısı olarak tutmaya devam ederse) er ya da geç sessiz bir yer bulacak ve patronun kim olduğunu öğrenecektik. O bir profesyonel onbaşıydı ve ben de onbaşı gibi hareket eden bir alt rütbeliydim fakat yine de onun üstüydüm ve bu gibi koşullarda tek bir söz söylemeye bile gücünüz yetmez. En azından bir noktada patlak verir.

Fakat şimdi buna kafa yoracak vaktim yoktu; nehre atlarken ballı bir hedefi gözüme kestirmiştim ve başkaları fark etmeden işlerini bitirmeliydim. Sevimli, büyük bir gruptu, bir tepenin üzerindeki kamu binalarına benziyorlardı. Tapınak da olabilir… Saray da. İstila ettiğimiz alanın kilometrelerce uzağındaydılar ama dağıt-kaç olayının bir kuralı da en azından mühimmatınızın yarısını taradığınız alanın dışına yaymaktan geçer; böylelikle düşmanın yerinizi belirlemesi güçleşir. Bir de şu var: İlerlemeye devam etmeli ve hızlı olmalısınız. Düşman her zaman sayıca çok üstündür; baskın ve hız, kurtarıcınız olur.

Ace’i kontrol edip ikinci kez ekibini sıraya dizmesini söylerken roketatarımı yüklemiştim. Ekip çemberinin üzerinden Celi’nin sesi ulaştı. “Müfreze! Sırayla! İleri!”

Şefim Çavuş Johnson’ın sesi yankılandı. “Sırayla! Önce tek numaralar! İlerleyin!”

Böylece yirmi saniye kadar için endişelenecek bir şeyim kalmamıştı ve ben de en yakınımdaki binaya zıpladım, fırlatıcıyı omuz hizama yükselttim, hedefi bulup tetiği çekerek roketin hedefine doğru yol almasına izin verdim. İkinci kez tetiği çekip gönderdikten sonra tekrar yere atladım. “İkinci manga, çift sayılar!” diye bağırıp içimden sayarak bir süre bekledim ve “İlerleyin!” diye emrettim.

Ben de aynısını yaptım; yan yana dizilmiş binaların üzerinden atlayarak geçmeye başladım ve tam havadayken nehrin kenarındaki ilk bina sırasını elimdeki ateşleyiciyle alevlere gömdüm. Ahşap yapılara benziyorlardı ve ateşlemek için iyi bir zamandı; bu ambarlar yağ veya patlayıcı depolarıysa daha da şanslıydım. Ben binaları vururken, omuzlarımdaki Y ateşleyicisi iki yüz metre kadar uzağa infilak gücü yüksek olan iki küçük bomba yolladı; sağ ve sol tarafımdaki araziyi hedef alan bu bombaların marifetini göremedim çünkü attığım ilk roket o sırada bir atom patlamasının (belki daha önce görmüşsünüzdür) kendine has ihtişamıyla patlamıştı. Bu elbette oldukça küçüktü, nominal getirisi iki kilotondan daha hafifti ve sıkıştırıcı ve iç patlamayla kritik kütlenin daha azından sonuç alabilmek için baskı uyguladı. Zaten kozmik bir felaketle ahbap olmayı kim ister ki? Tepenin doruğunu temizlemek ve bombaların serpintilerine karşı insanların evlerine sığınmalarını sağlamak yeterliydi. Daha da iyisi, civardaki kırolardan dışarıda olanlar varsa, hiçbiri birkaç saat boyunca –benden başka– bir şey göremezdi. Işık, gözlerimi hatta bizden hiç kimsenin gözlerini kamaştıramazdı; kasklarımız önemli ölçüde kurşundandır, gözlerimizin üzerine casus kameralar takarız ve işlerin ters gittiği bir durumda, aldığımız eğitim gereği bir an önce ortadan sıvışırız.

Bu sayede neredeyse gözümü kırpıştırmadım bile ve dikkatli bakışlarımı önümdeki binadan hızla dışarı çıkan bir bölge sakininin üzerine diktim. Öylece birbirimize baktık, sonra bir şeyi bana doğrulttu –bir silahtı sanırım– ve tam o sırada Celi, “Tek sayılar! İlerle!” diye bağırdı.

Onunla oyalanacak zamanım yoktu; olmam gereken yerden beş yüz metre kadar uzaktaydım. Sol elimde hâlâ ateşleyiciyi tutuyordum; adamı kızarttım ve içinden çıktığı binanın üzerine sıçrarken, bir taraftan da geri saymaya başladım. Bu el ateşleyicileri öncelikli olarak yangın çıkarmak içindir ama kritik durumlarda insan öldürmeye de yarar, nişan almanıza bile gerek yoktur.

Birbiriyle yarışan heyecan ve kaygı hisleri arasında fazla yükseğe ve fazla geniş atladım. İçinizde her zaman atlayış elbisenizden sonuna kadar yararlanma isteği vardır ama bu hataya düşmeyin. Havada birkaç saniye asılı kalırsınız; bal gibi koca bir hedef olarak. İlerlemenin yolu, yaklaştığınız her binaya sıçramadan önce şöyle bir göz atmak ve aşağıdayken tüm avantajın sizde olmasını sağlamaktır, ayrıca aynı noktada asla bir iki saniyeden uzun kalmayın, karşınızdakilere sizi hedef almalarını sağlayacak zamanı asla vermeyin. Başka başka yerlerde olun, herhangi bir yerde. Sürekli hareket edin.

Bu kez hata yapmıştım; bu bina sırasında gereğinden fazla kalmış, ilerideki sıraya geçmek için yavaş davranmıştım ve kendimi bir çatıdan aşağı inerken bulmuştum. Fakat küçük bir A roketi fırlatmak için üç saniye kadar bile vakit kaybedebileceğim bir yer değildi; bu çatı resmen baca, sütun ve çeşitli hırdavatları içeren bir balta girmemiş ormandı. Belki de bir fabrikaydı ya da kimyasal bir iş merkezi. İniş yapabileceğim yer yoktu. Daha da kötüsü, yerlilerden altı kişi oradaydı. Bu ihtiyarlar insana benziyordu, boyları iki buçuk metre veya biraz daha fazlaydı, bizlerden daha zayıflardı ve vücut sıcaklıkları bizimkinden yüksekti; üzerlerinde hiçbir şey yoktu ve gece görüş cihazlarımızdan bakıldığında bir çeşit ışıklı tabelaya benziyorlardı. Çıplak gözle gün ışığında baktığınızda daha komik olabilirler ama yine de onlarla kapışmayı eklem bacaklılarla, benim tüm keyfimi alıp götüren şu Böceklerle kapışmaya tercih ederim.

Eğer bu delikanlılar roketim çarpmadan otuz saniye kadar önce yukarı çıktılarsa, ne beni ne de başka bir şeyi görmüş olabilirlerdi. Fakat bundan emin değildim ve onlarla kapışmak uğruna işleri arapsaçına döndürmek istemiyordum; nitekim bu o tarz bir baskın değildi. Tekrar atladım ve havadayken etrafa saçtığım bir avuç dolusu on saniyelik ateş topuyla meşgul olmalarını sağladım, yere indim ve sonra bir kez daha sıçrayıp, “İkinci manga! Çift sayılar!… İlerleyin!” diye bağırdım ve zıpladığım her seferde roket fırlatabileceğim bir nokta, buna değecek bir şey bakınarak ve aradaki mesafeyi kapamaya çalışarak ilerledim. Üç tane daha küçük A roketim vardı ve hiçbirini geri götürmeye niyetli değildim. Fakat nükleer silahlara harcanan paranın karşılığını almak zorunda olduğumuz fikriyle aşılanmıştık ve aslına bakılırsa onları taşımama bundan önce sadece bir kez izin verilmişti.

Şimdi tam olarak bölgenin su dağıtım deposunun yerini belirlemeye çalışıyordum; su deposuna yapılacak doğrudan bir vuruş tüm şehri yaşanmaz kılabilir, kimseyi doğrudan öldürmeden şehrin tahliyesine yol açabilirdi. Ne de olsa bu tip bir sıkıntıyı başlarına sarmak için gönderilmiştik. Hipnoz altındayken çalıştığımız haritaya göre olduğum yerden yaklaşık beş kilometre ileride kaynak yeri bulunuyordu.

Ama bir türlü göremedim; atlayışlarım beni yeterince yükseğe taşımadı belki de. Gözüm daha yükseğe çıkmaktaydı ama Migliaccio’nun kahramanlık yapmak konusunda söylediklerini anımsayınca verilen emre itaat ettim. Y paletli fırlatıcıyı otomatik ayara getirip her ateş açtığımda küçük bombaları havaya fırlatmasına izin verdim. Aralıklarla rastgele ateş açtım, su dağıtım deposunu bulmaya ya da kayda değer bir başka hedef bulmaya çalıştım.

Aslında ileride, makul bir uzaklıkta bir şey vardı, dağıtım deposu veya ona benzer bir şeydi ve oldukça büyüktü. Yakınımdaki en yüksek binaya atladım, nişan aldım ama ıskaladım. Sıçradığımda Celi’nin sesini duydum. “Johnnie! Red! Kanatlara yönelin!”

Kendi anlaşıldı cevabımı verdim, Red’in de aynısı yaptığını duydum ve beni iyice görebilsin diye işaret fişeğimin düğmesine bastım, sonra sıraya girip onun sinyal ışığıyla bağlantı kurarak, “İkinci manga! Kıvrıl ve kuşat! Ekip liderleri bildiriyor!” dedim.

Dördüncü ve Beşinci ekipler de bildirdi. Ace, “Anlaşıldı,” diye seslendi. “Biz bunu zaten yapıyoruz; sen mesafeni koru.”

Red’in işaret ışığı sağ kanatın önüme geçmek üzere olduğunu gösteriyordu, yirmi dört kilometre kadar uzaktaydılar.

Hay aksi! Ace haklıydı; toparlanmak durumundaydım yoksa arayı vaktinde kapatamayacaktım, bir şekilde kullanmak zorunda olduğum üzerimdeki yüz kiloluk cephane ve diğer ıvır zıvırlar da benimle kalacaktı tabii. V biçiminde yere konuşlanmıştık, V’nin alt kısmında Celi vardı, Red ve ben de iki kolun ucundaydık; şimdi buluşma noktasının etrafında bir çember olmalıydık… ki bu da Red ile benim diğerlerine göre daha fazla yer kaplamamız ve üzerimize düşen tüm zarar ziyanı da fire vermeden yapmamız demekti.

En azından biz çemberi oluşturmaya başladığımızda teker teker ilerleme hali sona ermişti; saymayı bırakıp hıza yoğunlaşabilirdim. Hızlı hareket etsem bile herhangi bir yerde olmak akla yatkınlığını gittikçe kaybetmeye başlamıştı. Yaptığımız baskının muazzam avantajıyla başlamış, çarpmadan yere inmiş (en azından kimsenin iniş sırasında yere çarpmadığını umuyordum), etrafa saldırmış ve birbirimizi vurma korkusu duymadan onlara istediğimiz gibi ateş açmıştık. Hâlbuki onların bizim yerimize kendi insanlarını vurma ihtimali çok yüksekti; ateş açmak için bizi bulabilecekleri bile şüpheliydi aslında. (Oyun kuramı uzmanı değilim ama herhangi bir bilgisayarın bir sonraki an nerede olacağımızı tahmin etmek için analiz yapabileceğinden kuşkuluyum.)

Yine de yurt savunması, kendi içinde düzenli olsun ya da olmasın, direnişe başlıyordu. Kıl payı kurtulduğum iki patlayıcıdan yine de nasibimi aldım, zırhımın içinde olsam da dişlerimi takırdatmaya yetecek kadar yakından geçmişlerdi. Bir defasında da saçımın dimdik olmasına yol açan bir tür ışık, yanımdan hızla geçerken beni bir anlığına felç etti. Sanki dirseğimi bir yere çarpmışım da karıncalanmış gibi, ama hepsi bu. Eğer ekibe atlaması çoktan söylenmiş olmasaydı, sanırım oradan çıkamayacaktım.

Bu tip şeylerle karşılaşınca, neden askerliği seçtiğinizi düşünmek için bir süre duraklarsınız ama ben o an ne olursa olsun durup düşünemeyecek kadar meşguldüm. Binaların üzerinden iki kez körlemesine atlayınca, bir grup yerlinin tam orta yerine iniş yaptım ve elimdeki ateşleyiciyi çılgınca üzerlerine doğrulttuğumda çoktan yeniden atlamıştım.

Bu şekilde ilerleyerek kendi payıma düşen mesafenin yarısını, altı kilometreden biraz fazladır muhtemelen, az bir sürede kapattım ama verdiğim hasar beklenenden fazla değildi. Sırtımdaki Y ateşleyicisi iki atıştan sonra boşaldı; kendimi avlu gibi bir yerde tek başıma bulunca, yedeklediğim H. E. bombalarını ateşleyicinin içine koymak için durdum ve Ace’e bakıp yön tayini yaptım. Kanat ekibinden son iki A roketimi kullanmayı düşünecek kadar uzaktaydım. Yakınımdaki en yüksek binaya zıpladım.

Artık görmeme yetecek kadar ışık vardı; gece görüş cihazımı alnıma kaldırıp çıplak gözle hızlı bir tarama yaparak vurmaya değecek herhangi bir şey aradım, kılı kırk yaracak vaktim yoktu.

Uzay Üssü’ne doğru ufukta görünen bir şey vardı, yönetim ve kontrol merkezi ya da bir uzay gemisi bile olabilirdi. Ufukta, tam olarak tanımlayamadığım muazzam bir yapıydı. Uzay Üssü’ne olan mesafe uç noktadaydı ama, “Git ve bul onu, bebeğim,” diyerek kuyruğunu büktüğüm roketi yollayıverdim ve sonuncuyu da en yakın hedefe doğru savurup atladım.

Terk ettiğim anda bina doğrudan bir atışa hedef oldu. Ya bir Kemik-Torbası kendi binalarını aramızdan biri için feda etmeye değeceğine karar vermişti (ve bu çok doğru bir karar olurdu) ya da kendi ekip arkadaşlarımdan biri fişekleriyle ilgili büyük bir dikkatsizlik yaşamıştı. Her halükârda kevgire dönmüş olsa bile o noktadan ayrılmak istemedim; üzerlerinden atlamaktansa yandaki birkaç binanın içinden ilerlemeye karar verdim. Sırtımdaki ağır ateşleyiciyi kapıp gece görüş cihazımı gözlerime indirdikten sonra tam güç bir ışın bıçağıyla önümdeki duvarla mücadele ettim. Duvarın bir kısmı çöktü ve hücuma geçtim.

Ama daha hızlı bir şekilde geri çekildim.

Neyi yarıp açtığımı bilmiyordum. Bir kilise cemaati –sıskaların düşkünler evi– ya da belki savunma karargâhlarıydı. Tek bildiğim hayatım boyunca görmek istemeyeceğim kadar çok sayıda Kemik-Torbası’nın büyük bir odada toplanmış olduğuydu.

Muhtemelen bir kilise değildi çünkü dışarı çıkarken biri bana ateş etti; zırhıma çarpıp biraz kulaklarımı çınlatan bir kurşundu o kadar; canımı yakmadı sadece biraz sendeletti. Fakat bu bana ziyaretimden bir yadigâr bırakmam gerektiğini anımsattı. Kemerimdeki ilk şeyi alıp havaya fırlattım, çıkardığı tiz sesi duydum. Acemi Birliği’nde her zaman söyledikleri gibi, fayda getirecek bir işi hemen gerçekleştirmek saatler sonra yapabileceğiniz en iyi şeyi hesaplamaktan çok daha iyidir.

Tamamen şans eseri doğru şeyi yapmıştım. Bu özel bir bombaydı, görevimiz sırasında etkili olacakları bir yer bulursak kullanalım diye hepimize kullanım yönergeleriyle birlikte verilmişti. Duyduğum tiz ses, bombanın cılız bağırtısıydı (serbest çeviri): “Otuz saniyelik bir bombayım! Otuz saniyelik bir bombayım! Yirmi dokuz! Yirmi sekiz! Yirmi yedi!”

(…)

Çevirmen: Öznur Özkaya
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.