‘Arıların yitimi, şehirlerin kimliğini kaybetmesi nasıl bir fakirlikse, dillerin unutulması da öyle derin bir yoksunluk.’

 

“Yorganın içinde sapsarı bir baş görmek alışık olmadığım bir durum. Sıcakça yanımda yatıyor. Saçları terlemiş, boynuna yapışmış biraz. Yüzünde hafif bir gülümseme var. Bir meleğin masumiyeti içinde derin bir uykuya dalmış. Rüyasında kalın gözlüklerine ihtiyaç duymadan her şeyi gördüğünden ve hiç bilmediği yerlerde aşina bir rahatlıkla gezip dolaştığından eminim. Göğsü ay ışığının altında inip kalkıyor, tehlikeleri göze alıp insanlara yaklaşan bir güvercininki gibi telaşlı ve ritmik. Bense uyuyamıyorum bir türlü. Yatakta biraz itekleyip kendime yer açayım derken tanıdım Angelika’yı. Dokununca anladım içindeki doluluğu. İçinde çizilecek resimler, söylenecek şarkılar olduğunu, kuşları, kaplumbağaları, köpekleri, tırtılları, köstebekleri, çilekli ve limonlu dondurmayı sevdiğini anlamak için büyümüş bir kız olmama gerek yoktu. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Konuşmanın şart olmadığını, görmenin ve dokunmanın daha esaslı bir anlaşma yolu olarak aramızda uzanıp gideceğini hissedebiliyordum. Hatta onu böyle melek gibi uyurken çözmüştüm. Uyanır uyanmaz bana gülümseyeceğine, hemen evcilik oynamaya başlayabileceğimize adım gibi inanıvermiştim. Bir toprakta yabancı olmak, kadın olmak, yaşamak, yazmak… Ramazanoğlu’nun kadınlık, yabancılık, ötekilik, dışarıda olma hallerini öykülediği satırlar birçok insanlık durumunu gözler önüne seriyor. Şu dünyada hangimizin yabancı, hangimizin yerli olabileceğini, dahası bu adlandırmaların sahiciliğini, imkânını tartışıyor Angelika’nın, Alissa’nın, Mukadder’in, Hüküm’ün ve diğerlerinin hikâyelerinde.” Yıldız Ramazanoğlu ile Eskader Ödüllü Angelika’yı, Angelika’daki öykülerin etki alanlarını konuştuk. 

Kitapta birçok öykü olmasına karşın kitabın adı Angelika’nın Unutuşu’ndan geliyor. Angelika, öyküleri bütünleyen bir yabancılığı mı temsil ediyor? Angelika’nın temsil ettiği gerçek nedir bu bağlamda?
Angelika kurgu ile gerçeklik arasında bir karakter. Başka olanın aslında bize nasıl yakın olduğunun nişanesi. Çocukluğumda bir Alman kızı evimizde bir yıl kalmıştı, kalın gözlükleri, sarı kirpikleri, taş bebekleri ve hiç anlamadığım diliyle tam bir ötekiydi, başka bir gezegenden gelmiş gibiydi benim için. Kısa zamanda birbirimizin benzeri olduk, bu dünyaya tutunmaya çalışıyor, varoluşumuzu inşa ediyorduk aklımız erdiğince. O bir metafor ve yabancılığı aradan kaldıran bir öz bu kitapta.

image10

Angelika’nın son cümlesi ekseninde sormak isterim: Bir dili unutan, geçmişine dair birçok şeyi de unutur mu dersiniz?
Dillerin çokluğu göklerin ve yerlerin yaratılması gibi kutsal. İnsani ekolojinin bir parçası. Arıların yitimi, şehirlerin kimliğini kaybetmesi nasıl bir fakirlikse, dillerin unutulması da öyle derin bir yoksunluk.

Angelika’nın Unutuşu anadil meselesini omurgasına oturtan bir öykü. “İnsanın anadilini konuşması şifalı bir işti ve konuştuğu zaman onu uzun süre yatıştırırdı,” deniliyor öykünün bir yerinde. Yatıştırmak… Türkiye’deki duruma ilişkin bir çağrıyı, gözlemi de yansıtıyor bu durum. Herkes anadilini konuşamadığı için mi bir türlü yatışmıyor bazı şeyler?
Türkiye’deki çatışmanın merkezinde ana dil vardı. İnsanın dilini çiğnemek varlığını ezip geçmektir. Dilin yasaklanmasıyla hayaller de, muhayyile de yara almıştı. Kürt halkının ruhuna bir ağırlık çökmüştü. Dil problemi büyük ölçüde kalktı ortadan. Ana dilde eğitim meselesinde de bir mutabakata varılacaktır kısa zamanda.

At Hikâyesi’nde uzundur hayalini kurduğu kitabı yazmak için işinden ayrılan bir kadının kitabına başlayabilmek için “yüklerinden” arınmasını öykülüyorsunuz. Fakat kadın, kitaba bir türlü başlayamıyor. Belki de bunun nedeni öykünün başında ve sonunda karşımıza çıkan o adamın tehditkâr bakışları… Kadın, dileğini gerçekleştirmek için yüklerinden ne kadar arınmaya çalışırsa çalışsın yaşam, toplum, erkek her zaman yeni yükler mi yüklüyor ona?
Yazmak yavaşlamakla, hatta durmakla, durup bakmakla ilgili bir yanıyla. Sürüklenme duygusundan az da olsa kurtulup kayda değer bir hikâyemiz olup olmadığını yazarak anlamaya çalışmak. Hayatlarımız tamamen işgal edilmişken, başarı ve mutluluk tanımları kast sistemi gibi insanı kuşatmışken hayat yazmaya asla izin vermez. Kadın olunca bu durum katmerleniyor. Virginia Woolf’un önerisine kapılıp evin meleğini hepten öldürmemeli bir kadın belki ama gündelik koşullara teslim de olmamalı yazmak istiyorsa.

Müberra’nın Kaydetmesi’nde cenaze merasimini yürüten hoca, anlatıcı kadın tarafından birkaç kez yapmacıklıkla ve inandırıcı olmamakla eleştiriliyor. Burada ince bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Hoca’nın dini, Kuran’ı mekanikleştirerek birer para kazanma aracından başka bir şey olarak görmediği mi simgeleniyor bu eleştiriyle?
İnsanlar modern yaşamda da dini meşruiyet arayışını sürdürüyor ve hiç değilse doğum, ölüm, evlilik gibi özel zamanlarda ritüellerle de olsa ilişkisini muhafaza etmeye çalışıyor. Bu ruhsuz bir alışverişe dönüşebilir. Parayla dua ettirmek yerine insanın bildiği kadar kendi duasını yapmasından daha güzel ne olabilir.

image16

Angelika’nın Unutuşu’nu saymazsak, kitabın diğer öykülerinin tümünde yazmak üzerine ortak bir dert var. Kahramanlarınız yazmaya çalışan, yazan ya da yazmayı tasarlayan kimseler… Bu ortaklık nereden geliyor? Bu ortaklıkla kadınların öykülerinin daima başkalarınca anlatıldığı, oysa kendilerini kendilerinin anlatmak isteğiyle dolu olduğu mu ifade ediliyor yoksa?
Aslında gündelik hayatı aşan bir çaba sergiliyor buradaki kadınlar. Şiir, hikâye yazmak, sinemayla ilgilenmek, tecrübeden süzülüp gelen hakikati kayıt altına almak. Kadınlar söz konusu olunca rol dağıtan, sözlerini kesen, görevlerini hatırlatan bir söylem geziniyor bu ülkede. Dışarıdan tanımlanmak şiddetin ta kendisi. Fiziki şiddetin yolunu açan da bu zaten. Buradaki öykülerde kadınlar kendilerini anlatmanın deneyimlerini aktarmanın yolunu arıyor.

Aynı bağlamda, kitabın son öyküsünde yazmanın halleri en üst seviyeye ulaşıyor. Sinemacı Kadınlar, bu anlamda okura yazının arka odasının bir kısmını gösteren, onu oraya davet eden bir yapıya da sahip, yanılıyor muyum?
Yaşadıkları metropolden uzaklaşınca hayatlarına daha berrak bir bakışla eğilebilen kadınların tartışmaları. Yazının arka odasına davet tanımlamanız gerçekten çok güzel ifade ediyor hikâyenin muradını. Hayata daha üst pencereden bakamadan, kendi sınırlarımıza yaklaşamadan sönüp gitsin mi hayatlarımız diyor biri. Yazmanın, film çekmenin hevâ ve hevesin çok ötesindeki konumuna dikkat çekiyor bir başkası.

Kitapta bilhassa yabancı ülkelerden kadınların öykülerini anlatırken, anlatıcı olarak başkalarını seçmişsiniz. Bir dış göz anlatıyor onları yani. Bu biçemi, yabancılığı vurgulamak gibi bir istekle mi tercih ettiniz?
Hayır, bu sadece üçüncü tekil şahısla yazmayı tercih etmekle ilgili.

image12

Angelika / Yazar: Yıldız Ramazanoğlu / Kapı Yayınları / Öykü / Editör: Rifat Özçöllü / Kapak Tasarımı: Eda Ayhangil / Sayfa Tasarımı: Mürüvet Durna / Kapı Yayınları’nda 1. Baskı Mart 2015 / 135 Sayfa

Yıldız Ramazanoğlu, 1958 Ankara doğumlu. Ankara Kız Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarından itibaren süreli yayınlarda deneme ve hikâyeler yayımladı. Sivil toplum örgütlerine destek verdi. Türkiye’de ve dünyada kadın zirvelerini izledi, tebliğler sundu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.