Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız

 

“Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız, ilk kitabıyla 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan Suzan Bilgen Özgün’ün usulca ruhumuza sızan öykülerinden oluşuyor. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta nesnelerin farklı bakış açıları, zaafları, özlemleri var bu satırlarda. Öykü karakterleri, bazen çok uzaklardan, bazense fark ettirmeden çok yakınımızdan bakıyorlar bize. Peki, biz nereye bakıyoruz?” Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız’dan Kırıklar isimli tam öyküyü sunuyoruz.

Kırıklar

Girdiği an fark ediyorum, hâlinde bir başkalık var. Diğer otel müşterilerine pek benzemiyor. Yanında sürekli konuşup duran iri kıyım kadına aldırmaksızın odayı inceliyor, duvarlara dokunuyor. Gözleri bana takılınca gülümsüyor; biraz alaycı, biraz meraklı. Saçlarını düzeltiyor aceleyle.

Diğer kadın, cam kenarındaki daha geniş yatağı işaret ettiğinde başını sallıyor sadece. Eşyalarını gardırobun büyük bir bölümüne yerleştirmesini de ses etmeden izliyor.

İri kıyım, odanın küçük balkonuna çıkıp manzarayı seyrettikten sonra içeriye doğru sesleniyor. “Harika bir otel ayarlamışsın!” Devam ediyor keyifle, “Çıkmıyor muyuz etrafı turlamaya?”

“Ben yorgunum biraz, sen çık.”

“Amaan sen de, bir de genç olacaksın! Hadi ben kaçıyorum.”

Kadın çıktıktan sonra derin bir nefes alıyor. Odayı yeni görüyormuşçasına dolaşıyor tekrar. Banyoyu inceliyor, klasik tarzdaki mobilyaları okşuyor.

Beş yıldızlı otellere özgü ihtişamla beraber kişiliksizliği de barındıran bu odadan yıllardır kimler geldi kimler geçti. Umutlar, hayal kırıklıkları… Kutlamalar, vedalar… Çoğalmalar, yalnızlaşmalar…

İnsanlar kendileriyle o kadar meşguller ki, bana baktıklarında beni değil yalnızca görmek istediklerini görüyorlar. Ama bu kadın farklı… Delici bakışlarıyla, bende saklı görüntüleri ortaya çıkarmak isteyen bir hâli var. Dibi bulanık bir deniz gibiyim, o da bu pis suya dalış yapacak bir dalgıç.

***

Dünden beri odamda kalan kadınlarla ilgili saptamalarım:

Adı: Nazlı. Hem hüzünlü hem de meraklı bir havası var. Otuzlu yaşların başında, alımlı.

Banyoya girmesi lazım. Ama canı istemiyor. Kolunu bile kaldıracak mecali yok. Dün gece doğru dürüst uyuyamadı, yatağında döndü durdu. Bakışlarıyla birlikte içi de uyuşmuş sanki.

Kapıyı tıklatmadan içeri dalan iri kıyım kadını biliyorsunuz. Adı: Gülay. Çok konuşuyor, bilmiş bakışlı, patroniçe tavırlı, yine de bu hikâyedeki esas kadın değil.

“Ne o, hazırlanmadın mı daha, protokol gelmeye başlamış yavaştan!”

Nazlı sayıklar gibi konuşuyor uzandığı yerden: “Tamam, duşa giriyorum şimdi.”

“Patronun sunumunu unutma!”

Nazlı, dalgın bakışlarını tavana dikerek yatmaya devam ediyor. Ne düşünüyor diye soracak olursanız medyum değilim, yalnızca gördüklerimi iletirim.

Yavaşça soyunurken onu izliyorum. Burada kalmış birçok kadına göre iyi bir vücudu olduğunu söyleyebilirim ama bunun farkında değilmiş gibi davranıyor.

Telefonun sesiyle irkiliyor birden. Ben de irkiliyorum. Dünden beri ilk kez çalıyor. Cebini arıyor telaşla bir süre. Ekranda beliren ismi okuyunca bir anda karışıyor yüzü. Açmıyor. Telefon can çekişircesine, titreye titreye çaldıktan sonra susuyor.

Banyoya girerken gözleri dolu dolu. Açılan su sesine ağlama sesi karışıyor. “Allah belanı versin it oğlu it!”

Kıpkırmızı bir yüzle, havlulara sarınmış çıkarken cebi çalıyor tekrar. Duştaki isyankâr hâlinin aksine ürkekçe açıyor telefonu, sessizce dinliyor karşı tarafı. Neden sonra konuşabiliyor.

“Duştaydım, duymamışım.”

Burada ne yalanlara tanık oldum, her dilden, her cinsten… Bu en basitiydi.

“Ben de özledim.” Âdetten söylenen beyaz yalanlardan biri daha!

Telefonu dişlerini sıkarak kapattıktan sonra çantasından büyükçe bir fotoğraf çıkartıyor. Saçları hafif dökülmeye başlamış bir adamla dans ederken çekilmiş bir poz. Mutlu görünüyorlar. Görüntü her şeydir, gerisi hikâye! İnsanlar genelde gerideki hikâyelerle fazla ilgilenmezler. Oysa…

Fotoğrafı bana yaklaştırıyor. “Bak, eskiden böyleydik!” Adama odaklanarak hatırlamaya çalışıyorum. Daha önce burada kalmış mıydı?

Fotoğrafı yatağın üstüne fırlatıyor hırsla. Kalın dişli bir tarakla saçlarını açmaya çalışırken söyleniyor.

“Biliyorum, bu odadaydılar. Sen de gördün her şeyi, değil mi?” Delici bakışları yine üzerimde.

Denizin dibi biraz bulanık: Israrla çalan cep telefonu, gülüşmeler, fonda kısık sesli bir müzik, odaya çiçekler eşliğinde gelen şampanya, tokuşturulan kadehler. Israrla çalan oda telefonuna en sonunda verilen asabi cevap: “Kimseyi bağlamayın!”

Cep telefonunun kapanış sesi, müziğin kapanış sesi, ışıkların kapanış sesi… Çıplak bedenlerin karanlık sesi…

Nazlı, yatağa oturuyor. Derin derin nefes alıp verirken ağlıyor yine. “O gece defalarca aradım. Sonunda sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebeğimiz için hazırladığım odada. İnkâr etti tabii. Hem de ne inkâr!”

Kırık bir bakışla bana bakarken karnını ovuşturuyor. “Ertesi gün acile kaldırdılar beni!”

Daha önce kalan bir müşteri söylemişti, iyi bir evlilik için kötü bir bellek gerekiyormuş. Konuşabilseydim Nazlı’ya söylerdim. Anlatırdım, dört duvar arasında insanların nasıl değişebildiğini. Ortaya dökülene kadar sırlarını nasıl masum gördüklerini.

Ama şu anda beni duyabilir miydi, emin değilim. Tek bildiğim, ikimizin de odanın her yerinde o geceden kesitler gördüğümüz. Tuvalet masasının ayağı, öteki kadının ahşap bacağı; çekmecenin kulpu, kocasının metal eli olmuş. Cam kenarındaki yatak, bedenlerinin şeklini almış. Avizedeki ışık, o geceki ay ışığını yansıtıyor. Nazlı’ya bakıyorum, gözleri birer yalıma dönüşmüş.

Kapının tıklatılmasıyla aniden sıçrıyor. Kim olduğunu çıkaramadığım bir ses, “Biz aşağıya iniyoruz, orda görüşürüz,” diyor.

Saate baktıktan sonra kıyafetini yatağın üzerine hazır ediyor. Uzun uzun inceliyor kısılmış gözlerle. Sonra hepsini dertop edip yere atıyor.

Oda arkadaşının dolabını karıştırıp, naylon içindeki kırmızı elbiseyi çıkarınca, hatırlıyorum. Gülay dün almıştı. Nazlı’ya alışverişin detaylarını anlatırken gülmüş, “Mahsus biraz dar aldım zayıflamak için,” demişti.

Nazlı, çılgın bir telaşla elbiseyi giyiyor. Sonra giderek yavaşlayan hareketlerle saçlarını topluyor, takılarını takıyor. Koyu ama güzel bir makyaj yapıyor. Ne yalan söyleyeyim, benim karşımda poz verdiğinde görüntüsü gayet hoş ama yüzünde adlandıramadığım bir gülümseme var -ben ki ne gülümsemeler, sırıtışlar, kahkahalar gördüm-.

Gülay’ın parfümünü üzerine boca ettikten sonra mini bardan içki şişelerini çıkarıyor. Tuvalet masasının üzerindeki şarap kadehlerini alıp balkona geçiyor. Ay ışığının altında simsiyah parlayan denizi seyrediyor sessizce. Bir ara ince topuklu ayakkabılarının üzerinde yaylanarak aşağı bakıyor. Etekleri hafifçe uçuşurken onun yerine benim başım dönüyor.

Odaya tekrar girdiğinde, yüzündeki gülümsemenin yerini esrarlı bir hüznün aldığını görüyorum. Başucundaki paketten çıkardığı sigarasını incecik parmaklarıyla yaktıktan sonra balkona çıkıyor tekrar. Sigaranın ucu kızıl bir toplu iğne başı gibi parlayarak geceye meydan okuyor.

Bir şangırtı duyuyorum, sonra isterik bir kahkaha. Gene bir şangırtı ve kahkaha…

Cebi çalınca içeri geliyor, ekrana baktıktan sonra telefonu da alıp dışarı çıkıyor. Balkondan aşağı sarkarak telefonu fırlatıyor karanlığı yırtarcasına. Doğrulunca keskin bir hareketle başını geriye doğru çeviriyor. Göz göze geliyoruz. Bakışlarını sevmiyorum nedense.

Bana doğru koşar adımlarla gelirken kulaklarım çınlıyor, bütün oda tepemde dönüyor. Yakaladığım son görüntü, havada hızla yaklaşan bir içki şişesi. İçime kırıklar batıyor. Sonra bir şeyler daha patlıyor üstümde.

En acısı da, hayatla tek bağlantım olan görüntüler paramparça olurken Nazlı’nın bağırması: “Göreceksin, hepiniz göreceksiniz!”

Sözcükler yok oldu derken, karanlığın sesiyle büyüyerek devam ediyor: “Göreceksiniz!”

Ayak sesleri, kapının açılış sesi, sessizliğin sesi… Ayak sesleri, kapının kapanış sesi, sessizliğin sesi… Neden sonra sesler de kırılıyor. Kayboluyorum.

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Suzan Bilgen Özgün, Ankara doğumlu. TED Ankara Koleji’ni ve Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitenin Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü’nden yüksek lisans derecesi ile mezun oldu. UMAG Yazma, Uygulamalı Öykü, Roman İnceleme seminerlerini tamamladı. Senaryo yazım atölyesine devam ettikten sonra “Sinek Kral” isimli uzun metrajlı film senaryosunu yazdı. Notos, Özgür Edebiyat, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Lacivert, Kül Öykü, Karşın, Ada gibi çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. 2008 yılında, Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali Öykü Yarışması’nda “Babasız” isimli öyküsü ile mansiyon, 2009 yılında, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Kadın Öyküleri Yarışması’nda “Kırmızı Balık” isimli öyküsü ile birincilik ödülü kazandı. İlk öykü kitabı “Gölgede Kalanlar” ile 2012 Orhan Kemal Öykü Birincilik Ödülü’nü kazanan Özgün, “Perşembe Edebiyat Grubu” ile yazma çalışmalarına devam etmekte ve çeşitli yazın atölyelerinde ders vermektedir. “Yüzyıllık Perde” ve “Öyküden Çıktım Yola” isimli seçkilerde yer almıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.