Yıldızları Seyreden Kadın: Suat Derviş Edebiyatı – Günseli Sönmez İşçi

 

“Günseli Sönmez Işık tarafından yayına hazırlanan Yıldızları Seyreden Kadın – Suat Derviş Edebiyatı İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nin düzenlediği 3. Kadın Yazarlar Sempozyumu’nda yapılan sunumlardan bir seçki. Türk edebiyatında hak ettiği yere kavuşamamış bir ismin edebi dünyasını bütün yönleriyle ele alan çalışma, hem Suat Derviş’in yapıtlarını severek takip eden okurlar hem de araştırmacılar için bir başvuru kitabı niteliğinde.” Yıldızları Seyreden Kadın Suat Derviş Edebiyatı’dan Giriş yazısını paylaşıyoruz.

Virginia Woolf, “George Eliot’u dikkatle okudukça onun hakkında ne kadar az şey bildiğini fark ediyor insan” (The Common Reader 162) derken, sanki Suat Derviş’ten de söz eder. Bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek. Pek çok kadın yazarın ortak kaderidir bu. Ataerkil hafıza kadınların sanatsal üretimi konusunda zayıftır; indirgemeci bakış açısı uç verir çoğu kez. Suat Derviş bu kaderi paylaşan yazarlardan birisi. Hayattayken eserlerine yeterince ilgi gösterilmemiş; dik başlı, güzel ve çapkın kadın efsanesi ön plana çıkmış.

Oysa Suat Derviş 1920’lerden 1970’lere kadar durmadan yazmış; öyküler, romanlar, gazete yazıları, röportajlar ve edebiyat eleştirileri bırakmış ardında. Siyasi görüşleri ve bireysel duruşuyla da özgür ve özgün bir kadın Suat Derviş. Bu denli üretken bir yazarın ve cesur bir kadının hafızalardan tamamen silinmiş olduğu düşünülemez elbette. Mesleğini yazarlık olarak tanımlamış olan Suat Derviş edebiyat çevrelerinde ve akademide bilinir, hakkında değerli çalışmalar yapılmıştır. Yine de hak ettiği kadar durulmuş mudur üzerinde Suat Derviş’in? Veya daha açık bir anlatımla, çok sayıda ve farklı alanlarda eserler vermiş, takma isimle de yazmış bir yazar üzerine yapılan ciddi incelemeler bir elin parmaklarını geçer mi? Ne zaman başlamıştır Derviş’in yazarlığına, eserlerine duyulan ilgi? Kimlere borçluyuz Suat Derviş üzerine yapılmış olan çalışmaları?

Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nde düzenlemekte olduğumuz Kadın Yazarlar Sempozyumlarının üçüncüsünü Suat Derviş’e adamayı planladığımızda aklımızda öncelikle bu sorular vardı ve toplantımızda sunulacak incelemelerin daha önce sorulmuş soruları yeniden gündeme getirerek hafızalarımızı tazeleyeceğini veya başka sorulara ve tartışma konularına zemin hazırlayacağını düşünüyorduk. Örneğin Suat Derviş’in Türk modernleşmesi içindeki yeri nedir? Derviş’in öyküleri ve romanları ile Türk edebiyat kanonu arasındaki gerilimli ilişki nasıl açıklanabilir? Feminist bir yazar olarak tanımlanabilir mi Derviş? Siyasi kimliği veya Marksist dünya görüşü eserlerine yansımış mıdır? Toplumcu gerçekçi Türk edebiyatı içinde mi yer alır Derviş? Suat Derviş edebiyatında bilinçli bir sınıf analizi var mıdır? Seyahat notlarına nasıl bir dünya görüşü yansır? Edebiyat eleştirisi yazılarında teorik bir alt yapı var mıdır? Farklı eleştirel okumalarla, mesela feminist eleştiri ışığı altında eserlerinin hangi kapıları aralanır? Kurguları nasıldır, Derviş’in romanlarının? Metin odaklı veya okur merkezli okumalar hangi yüzlerini aydınlatır eserlerinin?

İki gün süren bir sempozyumda bu soruların hepsine yanıt bulduğumuzu, Suat Derviş edebiyatının kapılarını tümüyle araladığımızı söyleyemeyiz elbette. Ancak, elinizdeki kitapta göreceğiniz üzere düşündüğümüz pek çok soru satır aralarında yanıtlanmış, pek çoğu da Derviş üzerine hazırlanan ve hazırlanacak olan çalışmaların zeminini oluşturmuştur. Daha da önemlisi, bu sempozyumda şimdiye kadar Suat Derviş üzerine yapılmış olan az sayıda çalışmanın ne denli değerli olduğu ortaya çıkmıştır. Elinizdeki kitapta yer alan yazıların kaynakçalarında göreceğiniz üzere, birçok makalede şu çalışmalar kaynak olarak kullanılmıştır: Behçet Necatigil, “Dünya Kadın Yılında Suat Derviş Üzerine Notlar” (1977); Fatmagül Berktay, “İki Söylem Arasında Bir Yazar: Suat Derviş” (1997) ve “Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen bir Yazar: Suat Derviş” (2003); Saliha Paker ve Zehra Toska, “Yazan, Yazılan, Silinen ve Yeniden Yazılan Özne: Suat Derviş’in Kimlikleri”, (1997); Çimen Günay, “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”, Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Tezi (2001); Liz Behmoaras, Suat Derviş, Efsane bir Kadın ve Dönemi (2008). Ve bu çalışmalar kadar önemli bir adımı İthaki Yayınevi attı, Suat Derviş’in eserlerini yeniden basmaya başladı. Bu son derece anlamlı ve değerli bir girişimdir. 2014 Nisan ayında iki edebiyat dergisinin, Varlık ve Roman Kahramanları dergilerinin, eşzamanlı olarak Suat Derviş’e kapsamlı birer dosya ayırmaları ve birçok incelemeyi bu dosyalar kapsamında yayımlamaları da Suat Derviş’e duyulan ilginin göstergesidir.

Suat Derviş hakkında aklımıza ilk gelen, özgürlüğüne düşkün ve sıfatlara direnen bağımsız bir kadın olmasıdır. Kategorize etmek zordur Derviş’i ancak, aydın kadın duruşu tartışılmaz özelliğidir. Elinizdeki kitabın ilk bölümünde aydın bir kadına, insanı ve toplumu sorgulayan ve doğru bildiğinden ödün vermeyen bir yazara odaklanan yazılar yer alıyor. Erendiz Atasü’nün incelemesinin can damarı bu örneğin. Atasü yazarlık sermayesinden kullanarak sergilediği edebi çözümlemede Suat Derviş’in “kendi özgür ve dürüst ruhunun özelliklerini” kahramanlarına, “armağan et[tiğine] değiniyor ve Fosforlu Cevriye’de, “yoksulluğun ve ıstırabın kardeş kıldığı insanlar[ı]”, yani “Türkler[i], Ermeniler[i], Kürtler[i], Rumlar[ı],” dostluk ve insan sevgisi içinde canlandırırken, “bu yaklaşımında hem nesnel gerçekliğin hem de Derviş’in siyasi görüşünün payı” olduğunu öne sürüyor. Erendiz Atasü’ye göre Suat Derviş, tutku öyküleri ile toplumsal gerçekçi öğeleri bütünselleştirmede ustadır ve “niçin toplumcu gerçekçi edebiyatımızın ustası Orhan Kemal’le aynı düzeyde görülmemiştir” sorusu hâlâ gündemdedir.

Fatmagül Berktay yankı getirmiş, çeşitli bağlamlarda kaynak olarak kullanılmış olan ve elinizdeki kitapta da yer alan yazısında, Suat Derviş’in kişiliği ile yazarlığını özdeşleştirir ve “kendisinin bilincinde olan, aklını olduğu kadar duygularını da önemseyen, kendine güvenli ve çizgi dışı olmaktan korkmayan” bir kadın olduğunu, “insanlığa ve kadınlığa ilişkin düşlerini, ideallerini, romanlarına yansıt[tığını]”(213) söyler. Berktay’a göre Derviş “cinsiyet konumuyla sınıf konumunu birleştirme konusunda[ki]” (211) ustalığı ve duyarlı tavrıyla, “edebiyat tarihimiz ve sosyalist geleneğimiz kadar, kadınların tarihi açısından da önemli[dir]” (216). Fosforlu Cevriye çözümlemesinde Fatmagül Berktay, Cevriye’nin “bir özgürlük ve sevda” simgesi olduğunun altını çizer ve Suat Derviş’in “bu romanda kendi hümanizma anlayışını ve insanlığa ilişkin, doğayı da içeren ütopyasını sergile[diğini]” (215-216) öne sürer. Berktay’ın gözünde bu romanın en değerli yönü, “kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını sonuna dek savunması ve bu hakkı Cevriye’nin kişiliğinde somutlaştırması[dır]” (216). Hafızalara yerleşmeye ve ilgili bağlamlarda alıntılanmaya değer bir yorum bu.

Peki, böyle bir siyasi duruşla muhalif bir yazar mıdır Derviş? Erendiz Atasü ve Fatmagül Berktay’a göre öyledir. Ancak, Nazan Aksoy bu meseleyi irdelediği yazısında bakış açısını değiştirir ve Derviş’in kişilik olarak muhalif olsa da, bu yönünü eserlerine sadece serpiştirebildiğini düşünür. Nazan Aksoy, Derviş’in muhalif kimliğini eserlerine yeterince yansıtamadığını öne sürer ve bunun nedenini popüler roman türünde eserler vermiş olmasına bağlar. Aksoy’a göre Suat Derviş, “kendi kadın bakış açısını yeterince açığa vurama[mıştır]” çünkü “muhalif kimliği ancak popüler roman okurunun el verdiği ölçüde ortaya çıka[bilmiştir]”. Nazan Aksoy, Derviş’in en çok bilinen eserlerini inceleyerek bu sonuca varır ve düşüncesini şöyle ifade eder: Hayatı ve kişiliği döneminin çok önünde olan Derviş’in “yazdığı romanlar, yaşadıklarının, gördüklerinin, gözlemlerinin gerisinde kalmıştır.”

Çimen Günay-Erkol ise Suat Derviş’in edebiyat anlayışını, yazarın gazete ve dergilerde çıkmış olan yazılarına dayanarak inceliyor. Çimen Günay-Erkol bunu yaparken bu bölümde yer alan diğer yazıların ortak yönünü aydınlatıyor ve Derviş’in aydın duruşuna bir ilmek daha atıyor. Derviş’in muhalif bir yazar olup olmadığı meselesinde, Derviş’in hâlâ yeterince tanınmadığını ve muhalifliğinin eleştirel edebiyat yapma kaygısında yattığını savunuyor. Bunu şöyle ifade ediyor Çimen Günay-Erkol: “Derviş’in yapıtlarını bir araya getiren ortak paydanın en önemli öğesi, tüm enerjisini okuru politik olarak dönüştürmeye adayan bir toplumcu gerçekçilikten ziyade, yazarın gazeteci kimliği nedeniyle daha da belirginleşen, Türkiye’nin gerçeklerine dokunan eleştirel bir edebiyat yapma isteğidir.” Çimen Günay-Erkol, Suat Derviş edebiyatının “hâlâ gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen” yönleri bulunduğu söylüyor ve bu düşünce düzenlediğimiz sempozyumun amacı ile örtüşüyor.

Sempozyumda sunulan bildiriler arasından seçilerek yayıma hazırlananların bir bölümü, Derviş’in eserlerinin edebi dokusuna odaklanarak metinlerin kurgularını çözümlüyor; bir başka grup yazı, kadın kahramanlar ve toplumsal cinsiyet merkezli olarak Derviş’i ve eserlerini ele alıyor; bir diğer grup çalışma metinlerin, sosyolojik artalanları ışığında eserleri inceliyor; bir başka grup çalışma ise gazete ve dergilerde çıkmış olan yazıları mercek altına alarak Suat Derviş’i anlamaya çalışıyor. Kitapta yer alan çalışmalar yukarıda saydığım başlıklar altında sınıflandırılabilirdi ancak, okuyacağınız incelemeler andığım başlıklar altına kesin sınırlarla girmezler ve hepsinin amacı Suat Derviş’i ve eserlerini daha fazla gün yüzüne çıkarmaktır. Okumayı sadeleştirmek amacıyla, sadece “Kadın Yazar Suat Derviş” ve “Eleştirmen / Gazeteci Suat Derviş” başlıkları altında düzenlemeyi tercih ettim kitaptaki diğer yazıları.

Söylemeye gerek yok, elinizdeki kitapta yer alan makaleler hangi başlık altında yer alırlarsa alsınlar esas itibariyle Suat Derviş edebiyatının ayırıcı özelliklerini kanıtlanabilir düzeyde yakalamayı amaçlayan metin odaklı çalışmalardır. Bunlar arasından birisine değineceğim ve okuyacağınız incelemelerin pek çoğunun açık veya kapalı bir biçimde edebiyat kuramlarından dayanak alarak Derviş’in eserlerindeki gizilgücü metin içi göstergelerle anlamaya davet eden çalışmalar olduklarını örneklemeye çalışacağım.

Kabil Demirkıran, örneğin okur merkezli kuramlara anlamlı bir örnek oluşturabilecek incelemesinde, Aksaray’dan Bir Perihan’ın retorik stratejilerini, okuma sürecinde oluşan mekanizmayı çözümleyerek açığa çıkarıyor. Demirkıran Aksaray’dan Bir Perihan’ın “ima edilen” yazarına götürecek “en kestirme” yolun romanın anlatıcısını çözümlemekten geçeceği varsayımına dayanarak, anlatıcının karakterlerin iç dünyalarındaki gelgitleri yansıtma konusundaki titizliğine değiniyor ve karakterlerin hayatlarındaki çatışmaların “Türkiye’nin son yüz elli yılda geçirdiği siyasi, ekonomik ve toplumsal değişim[e]” atıflarla anlatıldığına dikkatimizi çekiyor. “Romanda tarihsel olaylardan söz edilmekle birlikte, bu olayların yaşandığı tarihlere ilişkin hiçbir şey söylenmemesi, okurun zaten bu bilgilere sahip olduğunun düşünüldüğü varsayımını akla getir[diğini]” anımsatan Demirkıran, metnin retorik stratejilerinin okura aktif bir rol yüklediğini ima ediyor.

Kimi romancının kullandığı yöntemlerden birisi budur; roman anlatıcısı bilerek boşluklar bırakır, söylenenler ve söylenmeyenler aracılığı ile okuru aktif olarak metne dahil eder. Bu konuya aşağıda döneceğim ancak, bu bağlamda roman sanatının retorik stratejileri üzerine anlamlı bir kaynak sunmuş olan Wayne C. Booth’un söylediklerine kısaca değinmek yerinde olabilir. Booth, yazarın kullandığı birtakım teknik stratejiler ile okuru yönlendirdiğini, okurun karakterleri ve aksiyonu değerlendirmesini sağladığını ve böylece okurun edindiği bazı izlenimlerin doğru olmayabileceğini gösterdiğini öne sürer. Booth’a göre Jane Austen’ın retorik stratejisi böyledir örneğin. Yakın bir okuma ile izlenecek olursa, Austen’ın Emma romanında okurun olayları kahramanın gözünden görmesine olanak tanıyan retorik stratejiler kullandığı fark edilir. Booth’un anlatımıyla, “Jane Austen öykünün büyük bir kısmını Emma’nın gözünden aktararak, onunla birlikte bir yolculuğa çıkmamızı sağlar” (The Rhetoric of Fiction 245). Booth’a göre, böyle bir teknikle Jane Austen, “Emma’nın göründüğü gibi olmayabileceğini de bize hiç unutturmaz” (247). Bu söylenenler Suat Derviş’in pek çok romanı için geçerlidir.

Bilindiği gibi, on sekizinci yüzyılda Batı’da orta sınıfın yükselmesi, ticaretin gelişmesi, seküler Protestanlığın yayılması ve ampirik felsefenin etkileriyle kendini gösteren bireycilik, gerçekçi roman sanatının gelişmesine yol açmış ve roman yazarı, bireyin iç dünyasına ve topluma dair bitmek tükenmek bilmez sırları ve ayrıntıları dökmüştür yüzlerece, binlerce sayfaya. Başka türlü söylersek, insana ve ekonomik / toplumsal hayata ilişkin en ince ayrıntıyı gerçeğe tıpatıp benzer şekilde yansıtmayı amaçlayan realist romanın yükselişi burjuvazinin yükselişiyle eşzamanlıdır. Zaman içinde bilim/teknoloji devrimleri, sömürgeciliğin yaygınlaşması, işçi sınıfının ortaya çıkması ve başkaldırıları ve doğa bilimlerinde gelişmeler roman sanatını doğal olarak etkilemiştir. On dokuzuncu yüzyıl artık Darwin’in, Marx’ın yüzyılıdır ve gerçekçi romanın bu iklimin özelliklerini taşıması kaçınılmazdır. Gerçekçi romancının temel kaygısı eskiden olduğu gibi insan tabiatının derinliklerini çözümlemektir ancak, artık insanın çevresel koşullarla ilişkisini bilinçli bir şekilde göz önünde bulundurur. İnsanın duygularının, tutkularının, düşünce ve eylemlerinin sıkı bir gözlemcisi olan yazar, artık karakterlerini ve olay örgüsünü, sosyal çevrenin insan tabiatı üzerinde bıraktığı izleri ve soya çekim özelliklerini göz ardı etmeden kurgular. Ana hatlarıyla özetlediğim için natüralist, determinist vb. gibi sıfatlardan arındırarak aktardığım bu çerçeve, yirminci yüzyılın başında, henüz modernist yönelimler açıkça baş göstermeden önce, roman sanatının genel tanımıdır.

Eğitimli bir Osmanlı ailesinden gelen Suat Derviş, kültürel donanımını İstanbul’un üst sınıfları arasında edinmiştir. Dolayısıyla erken yaşlarda bireyselleşmiş ve roman sanatının temel kaygılarının farkına varmıştır. Bu nedenle, Suat Derviş’in romanları yukarıda özetlediğim çerçeve içinde izlenebilir. Suat Derviş, roman sanatının kimi stratejilerinin farkında olduğunu sergilemekle kalmaz, romanın temel meselesini de sunar okurlarına. Burada Suat Derviş’ten oldukça uzak ve ilgisiz gibi görünen bir örneğe sıçrayarak Charles Dickens’ı bile anımsattığını söylemek mümkün olabilir. Dickens sanki roman sanatının temel kaygısını Derviş’in de kulağına fısıldamıştır. Şöyle der Dickens İki Şehrin Hikâyesi’nde:

Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerinde kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir. Gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm, her evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde! (İki Şehrin Hikâyesi 23)

Roman yazarı, tek tek bireylere ilişkin özel gizleri çözmenin, evlerin, odaların, yüreklerin sakladıkları derin sırları keşfetmenin peşindedir. Ve bu keşif yolculuğu, Dickens’ın zekice bir ayrıntıyla ima ettiği gibi, zamandan ve mekândan bağımsızdır ve son derece bireyseldir.

Toplumun ve insanın yüreğindeki sırların ve gizlerin peşindedir Derviş. Çok genç yaşlarda yazdığı romanlarında bile iyi bir okur ve sıkı bir gözlemci olduğunu görmek mümkündür. Eserlerinin Gorki’yi veya Steinbeck’i hatırlattığı düşünülmüştür; bunun sebebi, dönemin popüler roman ve öykülerini tanıması, naturalizmin ve determinizmin farkında olması ve hümanist bir bakış açısını benimsemesidir. Örneğin ilk gençlik eserleri arasında yer alan Hiçbiri, (1923) romanının başkahramanı Cavide’nin bencil ve hain davranışlarının çevresel faktörlerle ve soyaçekimle ilgisi vardır; Cavide’nin annesi aşkı uğruna kızını ve kocasını terk etmiştir ve Cavide halasının evinde yabancılık duygusu ile yetişmiştir.

Suat Derviş’in Batı edebiyatının ve gözlemlediği çevrenin etkisiyle yazdığı gençlik romanlarında psikolojik tahliller, karanlık ve girift kişilik çatışmaları yer alır. Hemen şunu belirtmekte fayda var: Samimidir Derviş ve bildiği tanıdığı dünyayı, paşa konaklarını, bu konaklardaki çatışmaları kurgular gençliğinde kaleme aldığı eserlerinde. Zaman içinde, 1930’lardan itibaren, evrilen dünya görüşüyle, Marksist bakış açısıyla ve gazetecilik deneyiminin kazandırdığı gözlem becerisiyle, eserlerinde yarattığı karakterleri ve olay örgülerini ekonomik ve sınıfsal tahlillerle besler ve bunu kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük olarak toplumsal cinsiyetle ilişkilendirir. Başka anlatımla, İstanbul’un arka sokaklarındaki sefaleti tüm canlılığı ile kurgulayabilmesi, toplumun en alt kesimlerinde yer alanların, sokak kadınlarının, aç ve sefil evsizlerin hayatlarını gerçekçi bir şekilde canlandırması, gazeteciliğinin ve siyasi duruşunun sağladığı deneyimini, gözlem yapma yeteneği ile birleştirmesi sayesinde mümkün olmuştur.

Suat Derviş’in romanlarının olay örgüleri, sarıp sarmalar ve sürükler okuru ama özellikle olgunluk dönemi romanlarının gereksiz teferruat ve duygusallıktan arındırılmış kurgularında söylenmeyenler, söylenenler kadar önemlidir. Derviş’in metinlerinde yer alan ve gölgeli alanlar olarak tanımlanabilecek sessizlikler, Pierre Macherey’in A Theory of Literary Production’da (1978) ele aldığı anlamda okuru kışkırtır ve boşlukları doldurmaya davet eder. Gerçi olgunluk dönemi romanlarında bariz bir şekilde yer alan sessiz alanlar ya da boşluklar, Macherey’in kuramsallaştırdığı bağlamda yazarın ideolojik olarak söyleyemediklerini örtmek ya da saklamak amacı gütmezler tam olarak. Bu nedenle söz konusu sessizlikleri Wolfgang Iser’in The Act of Reading’de (1978) incelediği bağlamda görmek de mümkündür. Iser’in kuramı kabaca şöyle özetlenebilir: Edebi eserlerde yazarlar her şeyi söylemezler; metinlerde boşluklar ve sessizlikler yer alır; okur, okuma süreci boyunca bu boşlukları metne verdiği estetik tepkiyle doldurur ve metnin açıkça söylenmemiş olan anlamını kendisi kurgular. Yazar küçük bir ayrıntıdan söz ediyor izlenimi verebilir ama “görünüşte önemsiz olan ayrıntıların” (The Act of Reading 126) ardında yatanlar, okuru metinde söylenmeyene çeker ve okur bunun ayırdına vararak metin ile dinamik bir ilişkiye geçer ve bundan estetik haz duyar.

Suat Derviş’in eserleri, örneğin Ankara Mahpusu, Aksaray’dan Bir Perihan veya Fosforlu Cevriye bu anlamda doldurulmayı bekleyen boşluklar veya sessizlikler barındırır. Metin odaklı okumalar, Derviş’in bu romanlarda bıraktığı boşluklar ve sessizlikler vasıtasıyla okuru metne nasıl davet ettiğini ve anlam oluşturma sürecine okuru katma konusundaki farkındalığının ne denli yüksek olduğunu gösterebilir.

Ankara Mahpusu, okur merkezli okumaları örneklemek için zengin bir kaynaktır. Romanda İstanbul’un arka sokaklarında açlık ve sefalet içinde sürünen yersiz ve yurtsuz insanlar capcanlı ve/ama ekonomik bir anlatımla sergilenir. Bu insanlar arasında birçok kadın da vardır. Bu kadınlardan birisinin, siyah bereli kadının, sırlar ve gizlerle dolu olduğu besbellidir. Bu kadın bize sadece romanın kahramanı Vasfi’nin dikkat ettiği kadarıyla ve onun gözünden aktarılır:

Vasfi, Kadıköy iskelesinin bekleme salonunda, her zaman siyah bereli bir genç kadına rastlıyordu. Elinde küçük bir çanta olan genç kadın, saatlerce bir sıra üstünde oturuyordu. Kılığı ötekilerin kılığı gibi değildi, temiz paktı.

Vapurlar gidip geliyordu, o hiçbirine binmiyordu, sonra karanlık çökmeye başladı mı, yerinden kalkıyor, omuzları biraz çökük, şehrin içine dalıyordu. Yüzü sanki ayışığıyla aydınlanmış gibi solgun bu küçük kadın, böyle yorgun yorgun nereye gidiyordu?… Kim bilir?… Şehir, sokaklarda sürünenler, köprü altında yatanlar, arsalarda, oyuklarda, kovuklarda tüneyenler. Binlerce biçare, binlerce sefille doluydu… Bu tıklım tıklım şehrin tek insanları, yalnız insanları nereye giderler onu kimse bilmezdi. (Ankara Mahpusu 118-119)

Siyah bereli kadının geçmişi hakkında hiçbir bilgi yoktur romanda; iliklere işleyen soğuk kış gününde neden sabahçı kahvelerinde veya bekleme salonlarında süründüğü konusunda sessizdir anlatıcı. Yorgunluk ve açlıktan bitkin düştüğü bir an Vasfi’nin içi geçer ve sonradan rüya olduğunu anladığımız, gerçeküstü izlenimi veren anlatıda, siyah bereli kadının “bir filiz gibi ince ve körpe” vücudunu, “sonsuz mahzun gözleri”nin yeşilini “[n]efis bir çizgisi olan bacakları”nın fildişi rengini, kadının “[i]nsanı sarsıcı” (135) güzelliğini, Vasfi’nin bilincinden izleriz. İzlediğimiz Vasfi’nin rüyasıdır gerçi ama kadının dış görünüşünün de aslında böyle olduğunu çok geçmeden yine Vasfi anlatır; siyah bereli kadının gözleri yeşildir, “o kadar yeşildi[r] ki bu karanlık pis havasız kahvehanede bile insana baharı hatırlatı[r]” ve sesi güzeldir kadının, “[k]eşke dünyadaki bütün kadınların sesi bu sese benzeseydi” diye düşünür Vasfi; “[b]u ses ona anasının, bütün anaların sesini hatırlatı[r] (159).

Söylemeye gerek yok, siyah bereli kadın Vasfi’nin psikolojik durumunu okuyucuya aktarmak için bir vasıtadır. Ancak sadece bu değildir siyah bereli kadının işlevi. Adını bilmeyiz ve öğrenmeyiz bu kadının ama bizi geçmişine ve yaşadıklarına dair sessizlikleri doldurmaya davet eder. İçinde bulunduğu koşullarda mutlu olması mümkün değildir bu kadının kuşkusuz; fakat Vasfi ile aralarında geçen konuşmada mutluluğa inanıp inanmadığı ve mutluluğun nerede olduğu sorusuna verdiği yanıt, eğitimli, duyarlı, akıllı, nerede durduğunu bilen, eşitlik ve adaletten yana seçim yapmış ve hayalleri değil, hakikati ve hayatı tercih eden bir kadından gelebilir ancak. Mutluluğa inancını şöyle anlatır siyah bereli kadın:

–Niçin inanmıyayım?… Buna eminim, belki de güneşin ışığındadır. Bir buğday tanesinde, insan gücünde, çalışmak imkânında veya istirahattedir. O her şeydedir… Ve biz insanlar onun bir zerresini ele geçirdik mi, onun tamamını bulduğumuzu zanneder ve kısa bir zaman sonra yanıldığımızı anlarız, mutluluk hayatın kendisidir, onun bir unsuru değil, mutluluk hayatın ta kendisidir. Bütün zerrelerinin birbirini tedirgin etmeden birleştikleri bir ahenktir ve hayat işte bu ahenk olmalıdır… mutluluk bölünmez bir bütündür… Eğer siz mutlu değilseniz ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz. (Ankara Mahpusu 160-161)

Romanın sonunda aşk ve ihtiras kurbanı Vasfi’nin hayata tutunmasını sağlayan, “[e]ğer siz mutlu değilseniz ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz” diyerek, sosyal bilinci ve vicdanı konusunda ipuçları bırakan bu siyah bereli genç kadın olacaktır. Siyah bereli kadın Vasfi’yi hürriyet konusunda düşünmeye de davet edecektir. Dolmabahçe Sarayı yakınlarında karanlık bir gecede tabiat bütün hırçınlığını sergilerken, “dalgaların haşin sesi” ve “açıklardan hırçın bir rüzgar” altında, “[a]rkalarındaki tepenin üzerine İstanbul’un bir zengin mahallesinin ışıkları parılda[rken] (Ankara Mahpusu, 180) küçücük de olsa bir iş bulmuş olan Vasfi, sırtındaki paltoyu çıkartarak bütün vücudu titreyen kadının omuzlarına koyar ve “[g]el kızım!” der, “[i]lk işimiz sana bir oda bulmak olsun. Sonra gidip bir yemek yiyelim…” ve anlatıcı romanı şu cümleyle bitirir: “Uzun uzun bakıştılar. Sonra rüzgârın uğultusu içinde el ele şehre doğru yürüdüler” (Ankara Mahpusu, 181). Erendiz Atasü’nün elinizdeki kitapta yer alan yazısında değindiği gibi “toplumcu gerçekçi bir tohum da barındıran müthiş şiirsel bir cümledir bu”; ve “kapitalist şehre karşı iki emekçinin, bir kadınla bir erkeğin sevdayı da içeren dayanışmasını imleyen (…) [b]aşa ne getireceği belirsiz bir muamma” olan şehrin içinde hayatta kalmak için mücadele edeceklerini düşündüren iyimser bir bitiştir bu. Romanın açık uçlu sonlanmasını sağlayan ve okuru düşünmeye davet eden bu görsel ve şiirsel anlatım Suat Derviş’in diyalektiği iyi kavradığının göstergesidir ve hatırlanmayı ve ilgili bağlamlarda alıntılanmayı hak eder.

Fosforlu Cevriye de benzer anlatımlarla doludur. Roman şiirsel bir betimleme ile sonlanır; “denize demir atmış bir takanın üstünde tek başına oturan bir gemici, tepelerin ardından birdenbire yükselmiş olan kıpkırmızı bir aya bak[arak], cura çal[maktadır]” ve bir türkü okumaktadır; “bir zamanlar dilden dile dolaşmış olan bu türkü” fosforlu bir güzeli anlatır: “Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi sular üstünde fosforlu bir iz bırakarak kaybolmuş Fosforlu Cevriye’yi…” (270). Ankara Mahpusu’nda olduğu gibi, Fosforlu Cevriye’nin bu son cümlesi diyalektik bir duyarlılık barındırır. Bilindiği gibi, Fosforlu Cevriye türküsü romandan ve yazarından koparak ve her ikisini de gölgede bırakarak popüler kültüre yerleşmiştir. Bunun buradaki girişin sınırlarını aşan çeşitli nedenleri olabilir ama türkünün hüzünlü boyutunu hatırlamakta fayda var sanırım. Romanın kendisi de bu türkü üzerine dört bölüm olarak kurgulanmıştır ve her bölüm başlığını bu türkünün bir dizesinden almıştır: Birinci Bölüm: “Karakolda Ayna Var” (7); İkinci Bölüm: “Kız Kolunda Ayna Var” (43): Üçüncü Bölüm: “Gözlerinden Bellidir Cevriyem” (83); Dördüncü Bölüm: “Sende Kara Sevda Var” (247). Fosforlu Cevriye’nin bu türkü ile organik bağı popüler roman türü ve türe dönem okurunun ilgisi ile ilişkilendirilebilir kuşkusuz ama bu romanı ayrıcalıklı kılan mizahi bir anlatımla derinleşen hüzünlü ruhu, hümanist bakış açısı ve insani sıcaklığıdır. Sait Faik’i veya Orhan Kemal’i anımsatır bu doku.

Ve Fosforlu Cevriye’nin asıl dinamizmi söylenenler kadar söylenmeyenlerden kaynaklanır. Tıpkı Ankara Mahpusu’ndaki siyah bereli kadın gibi, Fosforlu’nun çılgınca sevdalandığı genç adama ilişkin sırlar açıkça söylenmez. Bu adamın sol kesimden siyasi bir kaçak olduğu, bu yüzden saklandığı bellidir. Bu konudaki sessizliklerin veya boşlukların Türkiye’de soğuk savaş döneminin siyasi ikliminden kaynaklandığını hatırlatmaya gerek yok sanırım. Bu dönemi yaşamış olan okur, solcu bir kaçağın isminin zikredilmesinin tehlikeli olduğunu bilir; sadece ‘0’ olarak geçmelidir ve ihtiyatlı yaşamalıdır. Eğitimli, namuslu, saygılı, iyi yetişmiş bir insan olduğu her haliyle belli olan bu adam, solcu bir kaçak hakkında olumlu bir izlenim bırakır okurun imgeleminde. O’nun başına gelenler ve neden saklanmak zorunda olduğu, veya annesi ile ilişkisinin gerçek mahiyetinin ne olduğu, söylenenden çok söylenmeyenler vasıtasıyla aktarıldığı ve boşlukları doldurmak okurun muhayyilesine bırakıldığı için bu denli etkilidir. Bu yüzden Fosforlu Cevriye, soğuk savaş döneminde solcu bir karakterin yaşadıkları konusunda siyasi propaganda amacı güden bir eserin başaramayacağı izler bırakır. Suat Derviş, solcu erkeklere has olduğu varsayılan idealleştirilmiş özelliklerle kurgulamıştır bu isimsiz adamı ve büyük olasılıkla aklında tanımış olduğu solculardan birisi, belki kendi kocası Reşat Fuat Baraner vardır. Fakat önemli olan bu değildir; O’nun üzerindeki gölge veya gizemli perde metnin zenginlik kaynağına dönüşür.

İsimsiz adamı, Cevriye’ye nasıl davrandığını ve Cevriye’nin onu nasıl gördüğünü aktaran anlatıcı vasıtasıyla tanırız. Yani O’nu Cevriye’nin bilincinden görürüz ve Cevriye masum, çocuksu ve samimi bakış açısıyla onu soylu bir kahraman kılar:

O, Cevriye’ye saygı gösteren ilk erkekti.

Cevriye’nin mahiyetini anlamamazlıktan gelen, onu namuslu aile evladı, bütün kadınlardan ayırt ettiğini göstermeyen ilk insan oydu.

O, Cevriye’yi sayıyordu. Şimdiye kadar hiç kimse ona “siz” dememişti. O, Cevriye’ye “siz” diyordu.

O, Cevriye’yi olduğu gibi görmüyordu. Cevriye’ye bir kıymet izafe eder görünüyordu.

Cevriye onun yanında, onun kendisini görmek istediği gibi olmak, daha doğrusu görmemek istediği gibi olmamak için kendi de farkına varmadan nefsine cebrediyordu.

Cevriye’yi ona bağlayan şey, onun Cevriye’yi kendi karşısında böyle başkalaştıracak bir kudrette oluşuydu.

(…)

İyi olmak, daha iyi olmak, mükemmel olmak, herkesten üstün olmak için ruhunun derinliklerinden kopan bir hamleydi bu.

(Fosforlu Cevriye 104-105)

Cevriye kendisini onunla ilişkisi sayesinde yeniden tanımaya, anlamaya çalışır ve bu süreçte farklılaşır. İsimsiz adam, örnek davranışları, tutarlı insani ve siyasi duruşuyla Cevriye’yi etkileme gücüne sahiptir ve Cevriye’nin benliğinde doğuştan var olan cevheri açıkça görmemizi sağlar. Bu sessiz ve mesafeli adamın Cevriye’yi bir insan olarak sevdiğini, onu koruyup kolladığını izleriz de onu bir kadın olarak görüp görmediğini veya ona karşı hislerini tam olarak bilemeyiz. Gölgededir bu alan ama bunun fazla bir önemi de yoktur. Aslolan Cevriye’nin karşılıksız vermeye yatkın özgür ruhu ve karasevdasıdır. Fosforlu Cevriye’ye destansı bir nitelik ve hüzünlü bir boyut kazandıran metne nakış gibi işlenmiş olan bu motiftir.

Suat Derviş’in eserlerini yeniden okumanın, daha önce açılmış olan pencerelerden bir kez daha bakmanın veya yeni pencereler açmayı denemenin önemli olduğunu düşünenler arasındayım. Bu kitapta yer alan araştırmalar taze bir nefes katacak Suat Derviş edebiyatına. Edebiyat araştırmacısı okurların edebiyat araştırmacısı okurlara seslenmesine ihtiyacımız her zaman oldu ve olmaya devam edecek. Ayrıca, Suat Derviş edebiyatı üzerinden tarih, sosyoloji veya kültür çözümlemeleri yapmanın hem yazarın eserlerine daha fazla ışık tutacağı, hem de kadın edebiyatı incelemelerine yeni bir halka ekleyeceği inancındayım. Elinizdeki kitabın Suat Derviş edebiyatının kalıcılığına katkıda bulunmasını ve Derviş’in eserleri üzerine yüksek lisans veya doktora çalışmaları yapmaya devam edecek olanlara kaynak olmasını dilerim.

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Bu giriş yazısının sonunda yer verilen kaynakçaya bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.