Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın? – Murat Saat

 

“Sevgili Murat Saat; Öykülerinizin yayımlanması ve geniş kitlelerce okunması konusunda editörümüzün olumlu isteğini dinlerken, gözlerindeki heyecanı gördüm. Benden onay aldığında ise yüzündeki sevinci. Ben sadece bir okurum, sizin öykülerinizi ilk okuyanlardan biri olmanın ayrıcalığını yaşıyorum. Öykülerinizde gözüme ilk çarpan unsur, daha önce hiç bu denli peşinden gitmediğim bir üslup. Ne diyorlar ona, özgün. Cümlenin uzunluğu konusunda düşüncelerimi değiştiren öykülerden çokça vardı dosyanın içinde. Bir solukta okunan ifadeler, bu anlamda, kısa cümlelerin etkisini taşıyordu. Ayrıca sizin bu denli keyifli öyküler, daha doğrusu neşeli, burayı nasıl dillendirsem bilmiyorum, birçok özgür hayatın içinde kendi gereksiz hüzünlerinin içinde boğulan metinlere oranla, bizi, evet bizi yaşama bağlıyor. Estetik, anlam, farklılık vs. bir yana, ya da bunlarla birlikte yaşam sevinci var onlarda. Edebiyat adına, bir okur olarak, size teşekkür ederim. Hüzünle gülümsüyorum. -Sedat Demir” Kitaptan, bir tam öykü sunuyoruz.

 

Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın?


Beni dinlerken bir tutam saçını elinde evirip çevirmesi sinirime dokunuyor, ama bunu nedense o kadar da önemsemiyordum; çünkü anlatacaklarımın sonuna geldiğimde, gömülüp kalacağı utancın ona yeterli olacağını düşünüyordum. Ama o, bu aldırışsız, küstah tavrını saçını elinde bir halat gibi burup dudaklarının üstünde bıyık yapmaya, gözlerini, nasıl oldu diye bakarken şaşılaştırmaya vardırınca –bunun kasıtlı olduğunu düşünmüyorum, sadece yaptığı aptal bıyığı gerçekten görmek istiyordu– o dakika oraya gelmekle hata ettiğimi anladım. Aradığım kişi o değildi. Ve o anda şunu fark ettim: Sen belirli bir kişiyi arıyorsan, karşına sadece o kişi olmayan insanlar çıkıyor. Ben de son günlerde nereye gitsem aynı kişilerle karşılaşıyordum. Hepsinden kaçmak istiyor, bu duygunun gittikçe yoğunlaşan bunaltıcılığıyla kurtulmam gereken bir yanılgının aptal günlerini uzattıkça uzatıyordum. Nere gitsem aynı günler bekliyordu beni. Hepsi gereğinden uzun ve saçma biçimde gülünçtü. Yapmam gereken tek bir şey vardı, bense ondan başka her şeyi deniyordum.

– Hadi bee!

Tek söz etmeden, yüzüne dahi bakmadan, en önemlisi pişman olmadan oradan çekip gidebilseydim toplasan bir sözcük dahi etmeyecek bu seslere şükredip aradığım her neyse, bunun “bir kişi” olmadığını öğrenmenin kanaatkârlığıyla geldiğim uzun yolu üşenmeden bir daha göze alabilirdim. Oysa en yakın olasılık, haksız olduğumu bile bile gelmeyecek bir özür beklentisinde geçecek günlerdi.

– Ne kadar üzücü, değil mi?

Bir yerde okumuştum; insan vücudunda hücresel aktivitelerde saklı, bir türlü bir araya gelemeyen yirmi milyon kilovat, yani bir kasırgada yüklü olan kadar elektrik varmış. Her hücrede ayrı ayrı duran bu sakin güç şimdi karşıdakinin bakışlarında toplanmış, üzerime yağıyordu. Hafifçe gülümsedi, bunu gördüğüme eminim. Bakışları gözlerimin, dudaklarımın, yüzümün her bir milimetre karesinin içerdiği potansiyel ifadeyi tarıyor, burun deliklerimin nefes alıp verirkenki küçük kıpırdanışlarını yırtıcı bir avcının titiz hesaplılığıyla okumaya çalışıyordu. Kesin bir yargıya varamadı. Her hücre kendisine ait olanı aldı bir saniye geçmeden.

– İyi ama ne yapacaksın şimdi? Onunla artık görüşmeyecek misin?

Bu ince anlayışa, büyük nezakete ve öngörüye hayranım. Son üç ayımı hapiste geçirmeme neden olan adamla bir daha görüşmek isteyeceğimi düşünmesine yol açan ne söyledim acaba? Yoksa benim anlatımımda mı her şeyi olduğundan daha az, daha önemsiz yansıtan bir gamsızlık var? Nefret ettiğim şu sulu gözlerden olmamaya çalışırken, kalın derili, dert komaz bir tip mi oldum, anlamıyorum.

– Onunla tabi ki görüşmeyeceğim, ne sanıyorsun?

– Hayır, yani evlilik falan bitti mi şimdi?

Gözlerinin su yeşili koyulaşıyor her geçen dakika, bunu her ifadesiyle daha da büyüyen gözbebeklerine bakmadan da anlayabilirim. Hâlim, tavrım onu biraz düşündürüyor, kaygılı artık, bunu görüyorum. Sol kolunu masadan kaldırıp balkon pervazının üzerine dayadı, parmakları, tırnakları metal yüzeyde tımbırdayarak inip kalkıyor; sabırsız, her şeyi bir an önce bilmek istiyor. Ne olduğundan çok, ne olacağını… Belki de haklı, önemli olan budur.

– SuAnne, sence ben artık bu adamla yaşar mıyım?

– Hayır, kesinlikle yaşamamalısın, yoo hayır, bunu düşünmemelisin, ne demek bu şimdi?

Karşı binanın balkonunda yaşlı bir kadın iki eli belinde, her adımda öne arkaya hafifçe sallanarak korkuluklara yaslanıyor. Elini gözerine siper edip bir süre gökyüzüne, akşam güneşinin çok yükseklerden uçan birkaç göçmen kuşa kızıla kaçan anlık renkler bahşettiği derin boşluğa bakıyor.

– Sen sahiden daha önce duymamış mıydın?

– Neyi, bunları mı, yok kızım nasıl duyayım?

– Gazete, televizyon. Türkiye’den hiç mi bir şey izlemiyorsun?

– O kadar yani! Herkes seni haber mi yaptı, vay canına! İpek bir iki aydır görüşmedik, neler olmuş, hâlâ inanmak istemiyorum, çok saçma, Allah’ım nasıl ya!

– Dört buçuk ay önce İstanbul’daydın en son, sen kendinde misin?

– Haftada üç kez Paris-Buenos Aires ya da Monteviedo uçarsan inan bu ikisi arasında o kadar büyük bir fark kalmıyor.

İyi düşünürsen her düşüncesizliğe, karşıdakinde merhamet uyandırabilecek sağlam özürler yaratabiliyorsun; SuAnne de bunun için yaratılmış sanki. İçimde, onun hayatının küçük sıkıntılarına dalıp, her şeyle nasıl kolaylıkla baş ettiğine kıtalararası uçuşlarda karşılaştığı garip insanlara, tuhaf olaylara kendimi bıraksam şu ilk saatleri daha kolay atlatabilirmişim gibi bir his var. Ama ben artık hislerime de pek güvenmiyorum.

– Kızma ama içimde tutup duruyorum, sormadan edemeyeceğim, sen nasıl beş yıl boyunca Adnan’ın böyle gizli bir hayatı olduğundan şüphelenmezsin, aklım almıyor, hiç mi kuşkulanmadın, nasıl oldu bu?

Elleri iki yana açık; sanki daha eklemek istediği çok şey var ama aptallığımı anlatmaya kelimeler bulamıyor. Oysa zahmetsizce bulup buluşturdukları aynen radyoaktif bir serpinti gibi salınıp duruyor ve ben bu havayı soluyamıyorum. Artık sadece, güç bela konuşmaya yetecek kadarına sahip olduğum özgüvenim çöktü, çökecek, kelimeler arıyorum, en banallerinden, en sıradan bir cümle için; sinir bir gazete haberine öylesine yapıştırılan, iki saniye sonra unutulan cinsten kaba, içeriksiz bir cümle.

– Adamın işi buymuş SuAnne, bir profesyonel, her şeyi düşünmüş anlaşılan.

Yarı Türkçe yarı Fransızca ismindeki özentiyi yıllarca nasıl olağan bulduğumu anlayamıyorum.

– Canım benim!

Elimi avuçlarının arasına aldı; geri çekemedim ama beni çekmek istediği çukuru bir an unutup, kendimi ellerinin arasından akan, tuzaklarla, girdaplarla dolu o tuhaf sele bırakmaya direniyordum. Son ayların geride bıraktıklarının üstüme tam da bu anda kendimi bırakırsam çökeceği bilinci, kaçak bir yolcu gibi aklımın kıvrımlarında geziniyordu.

– Ya sen? Neydi adı…

– Albert.

– Albert’le nasılsınız?

Onun hayatında olup bitenden haberim yoktu; sadece hiç kimsenin her şeyi tam olmuyor. Hayatın, isim önemsiz, a apriori bilgisiyle bir felakete katlanmanın en kolay yolunu, başkalarının da benzer, küçük ya da büyük altüst oluşlardan geçtiğini görmenin avuntusunu arıyordum. Böyle anlarda arkadaşlığın sevgi odaklı olmaktan çok, örnek, daha çok da kötü örnek odaklı olduğunu kötü bir duygu eşliğinde düşünüyorum. Kim kimde avunacak bir yara bulursa o en iyi arkadaşı sanki.

– Ne içersin canım? Albert bekleyebilir.

– Kahve, şekersiz, unuttuysan.

Ardı sıra ben de salona geçtim; ayaklarım uyuşmuştu. İçerden, salonda olduğumu bildiğini bilmemi isteyen kısa kısa yorumlar geliyordu. Rafta, bilmem kemikten ne varmış, bakar mıymışım? Bir duvarı boydan boya kaplayan ince, cam rafta küçük heykelcikler, oyuncak bebekler, ilginç görünümlü taşlar, parfüm şişeleri, kemikten yapıldığı belli olan taraklar ve ne olduğunu anlamak için bir soyut tabloyu yorumlamak kadar çaba isteyen yüzlerce ıvır zıvır. Sorsam hepsinin ne harikulade hikâyesi vardır gözlerimle geçtim. Arkamı dönünce biraz önce girdiğim balkon kapısının hemen yanı başında duvara sabitlenmiş, yırtıcı bir hayvana ait olduğu anlaşılan yarım bir kafatası tüylerimi ürpertti. İskeletin sadece alt çenesinde hâlen sağlam duran iki uzun ve onların arasında üç tane, insan dişlerini andıran, sararmış, küçük diş sıralıydı. Tüylü, tombul bir burun olması gereken yerde büyük bir boşluk, yarısında donmuş bir kâbus gibi duvara çivilenmişti. Altında “Une Yaguareté” yazılıydı. Tuhaf bir irkilti, kafatasını ikiye böldüklerini düşününce, kollarımdaki tüyleri diken diken etti.

– Albert Paraguay’dan getirdi geçen ay. Dişi bir pantere aitmiş.

Küçük saksıları andıran, içinde metal pipetler olan iki kupayı masaya bıraktı. Burnumu yaklaştırıp kokladım; çaya benziyordu.

– Bu ne şimdi?

– Buuu mate! Anlatmış mıydım sana, Albert’le Arjantin’de bir cafede tanıştık. Mate içiyordu, böyle daha süslü bir kupa ardı masasında merak ettim, şekli falan garip ya sordum, ne içiyorsun diye. Paraguay çayıymış; işte nasıl Amazonlarda yetiştiğinden, sonra diğer ülkelere yayıldığından… Ticaretinden bilmem neyinden bahsetti. Ben de denedim. İkisi de hoşuma gitti, acayip bir şey kızım. Albert’le ne oluruz bilmem ama it absolutely will be my life long mate!

Elimi pipete uzattığımda biraz soğumasını beklememi söyledi. Albert’le uygulamalı tanışma gösterisi, her yaptıklarını böyle göstererek devam ederse nasıl bir hâl alacak merak ediyordum.

– Nasıl biri, ne iş yapıyor?

– Aaaa Albert mi, Albert sanırım hayvanlarla ilgili yani, burada Paris’te bir üniversitede işte, daha çok Aşu’ya gidip geliyor.

– Aşu?

– Arjantin, Şili, Uruguay. Albert kısaca Aşu der.

– Evet?

– İşte hayvanların sorunlarıyla ilgili, bazen böyle şeyler getirdiği de olur. Onları gözetliyor, yazı falan yazıyor, bir çeşit ne desem, biliyor musun sanrım tam olarak bilmiyorum, o da “şu” demedi ki, hep anlatır sadece. Bunu öğrenmeliyim sence de, değil mi? Kesinlikle bunu öğrenmeliyim, hay Allah ben yani, nasıl sormadım ki, bak yaaa. Bana aptalmışım gibi bakmayı keser misin lütfen! Aslında işinden çok bahseder biliyor musun, bu panter kafasını da beni –eli, saçlarını kulağının arkasına atıyor, gözler yerde, hafifçe gülümsüyor– pantere benzetiyor, o yüzden getirmiş; avlanmaları yasakmış ama yine de avlanıyorlarmış. Albert sanırım belgeselci yani hep yabani hayatın içinde. Aslında kahve bitmiş, yeni kutuyu da yalnızken açmam, yoksa sana sormadan neden hemen bu mateyi…

– Yeni kutuyu neden açamıyorsun tek başına?

Doğrusu, nedenini pekâlâ tahmin ediyordum, yeni bir takıntı edinmişti son gördüğümden beri; yüzünden her yeni obsesif yeniliğini ifşa ederkenki tedirginliği okunuyordu.

– Bak, iki kez, evet son iki kez kahve kutularını yalnızken açtım ve her ikisinde de berbat günler yaşadım. Bir kez Albert’le kavga ettik, bir kez de inanmayacaksın ama az kalmıştı Atlantik’in dibini boylayacaktık. O yüzden kahve kutularını Albert açar ya da markette açtırıyorum; evet komik!

Baştan küçük günahları, saplantıları, hataları olması insan için bir bakıma daha iyi; kesinlikle böyle. Sert bir vuruşla söküp atabileceğin, belki gününü zorlaştıran saplantılar; söz konusu olan her ne ise ona inanmanı zorlaştıran kronik bir kuşkuculuk; bir yere, birisine iyice kök salıp, onunla seni tek bir organizma olmaktan alıkoyacak, katı, yoğun, yapışkan enzimlerle bağlanıp kör bir varoluşa geçmeni önleyecek gemlenemez bir tek olma arzusu; hepsi ölü bir mükemmelliğe panzehir, ufak ama zorunlu, sahip olana küçük kaçış anları sunan, ruhuna yönelen serin su arkları gözümde. SuAnne’ın bütün kusurlarını güçlü bir bağışıklık sisteminin vazgeçilmez parçaları olarak görmek, artık onunla ne konuşursam konuşayım mutsuz olacağımın işareti.

– Bence çocuğu aldırmadan önce biraz daha beklemeliydin. Belki…

Kendime hâkim olamadım.

– Bak, kapatalım bunu, tamam mı? Hem sana sınırdaydım, diyorum, nasıl beklerim, bunda anlaşılmayacak ne var.

Ellerini havaya kaldırdı.

– Bak ne diyeceğim, ikimiz de yorgunuz, biraz uzanalım, sekiz dokuz gibi çıkar bir yerlere gideriz, ne dersin?

İlk defa pipetle çay içerken başımı sinirli sinirli salladım.

Dışarı çıktığımızda benim tembel, uyuşuk tempomla caddeler, bulvarlar boyunca yürürken, bir tarafta Albert’ten, hikâyelerinden, bana yönelebilecek hazır bekleyen sorulardan ve belki benzerlerini yüz defa dinlediğim garip hostes-yolcu diyaloglarından ibaret bir laf kalabalığıyla, ona göre biraz havamı açacak, herhangi bir kulüp, oyun salonu ve bazen uğradığı falcısından mürekkep iki grup sosyalleşmeden birini seçmem gerekiyordu. Benimse aslında evimde bir başıma olmaktan başka bir dileğim yoktu. Evim binlerce kilometre uzaktaydı ve ne yapacağımı bilmiyordum. O an bir sinemanın önünden aylak aylak geçiyorduk. Başımı film afişlerine çevirmem, ister misin, girelim mi, diye atılmasına yetti. O da benden öyle yorgun, bıkkın ki, neden olmasın, dediğimde sarıldı bana.

Antrakta uyandırdı beni. Bunu film devam ederken de denemişti bir kez. Aslında filmden başta oldukça memnundum. Yazamayan bir yazarın bir ilaç almasıyla ve bir gecede olağanüstü zekice bir kitap yazmasıyla başlamıştı. O anda o ilacı bir daha bulamayacağı içime doğmuştu. Yazarlığı tekrar güme gidecekti ve gönlüm sanırım yakışıklı sarışın aktörün o rezil durumlara düşmesine, küflü yemek artıklarının, kirli paçavraların ortasındaki darmadağın o ilk kareye dönmesine hiç mi hiç razı olmadı.

İki kahveyle bir köşede küçük, yuvarlak bir masaya dirseklerimizi dayamış, ara sıra birbirimize bakıyorduk, daha çok da etrafımızdaki kalabalıkla ilgiliydik.

– Çok yorgunsun değil mi, istiyorsan çıkabiliriz?

– Bilmiyorum, sence?

– Ben izliyorum, uyuyan sensin.

– İkinci kitabını yazamadı, değil mi?

– Yazamadı, ama bir filmi böyle anlatmaya karşıyım ben.

– Biliyorum. Ben de ortasını izlemediğim bir filme devam etmeye karşıyım.

Elimdeki kahveyi beklemesini işaret ettim, uykumu almıştı biraz.

– Şu karşıdaki şiiri görüyor musun?

Karşıdaki dediği belki on metre ötedeki duvardı ve ölü maviye kaçan bu ışıkta onun da okunması imkânsızdı.

– Buradan orayı görebildiğini mi iddia ediyorsun?

– Hayır, okuyamıyorum ama daha önce görmüştüm; her yerde asılı son zamanlarda, bir kadın örgütünün ilanları mı ne, birkaç satırı şöyle, bak.

– Hayır, lütfen bana şiir okuma, bana şiir okumandan nefret ediyorum, okuyacaksan hemen kalkıyorum, nereden çıkarıyorsun, lütfen!

– Ama çok eğlenceli İpek, lütfen bak birkaç satır…

– Dize, dize denir, satır değil.

– Pekâlâ, tamam, şöyle bak:

Je suis alle au marche aux oiseaux

Et j’ai achete des oiseaux

Pour toi

Mon amour

Aman Tanrım, böyle bir şey olduğunu tahmin etmemiştim. Kahveden büyük bir yudum aldım.

– Tamam, gidelim, kahve kutusunu ben açarım; buna katlanamayacağım.

Hemen bir taksiye binmedik. Önüm sıra yürüyordu; elleri pantolonunun ceplerinde, üç beş adımda bir spor ayakkabısının topuğunu yere çarpmasından kızgın olduğunu çıkarmak zor değil. Arkasından, SuAnne, diye seslendim. Durmadı, dönmedi de; sağına, iki adım önüme tükürdü. Sanki bana değil, kendi kendine ve sanki bir şiir okur gibi değil, bir şarkı mırıldanır gibi kaldığı yerden devam etti.

Je suis alle au marche aux fleurs

Et j‘ai achete des fleurs

Pour toi

Mon amour

– Kimin bu, kolej zamanlarında yazdıklarından mı?

– Jacques Prévert, böyle yazamadığım için hostes oldum.

Je suis alle au marche a la ferraille

Et j’ai achete des chaines

De lourdes chaines

Pour toi

mon amour

– Şimdi biraz daha eğlenceli olmaya başladı, o zamanlar deri kemer yerine zincir mi kullanıyorlarmış, C’est İntéressante!

Et puis je suis alle au marche aux esclaves

Et je t‘ai cherchee

Mais je ne t‘ai pas trouvee

mon amour

– Sen ne zamandır okuyorsun bu şiiri, bir baktın ezberledin, öyle mi?

– Bence böyle bakmamalısın, sana bir şey soruyorum, bir şey anlatıyorum, sen başka yerdesin.

– Ne demek bu şimdi, basit bir şey sordum sadece, söylesene seni sıkıyor muyum?

– Pekâlâ, bana önce şunu söyler misin, Adnan diyelim gizli bir örgüt üyesi, seninle evlenmiş, sana inanmıyorum ya, bunu da tümüyle o işlerini, düzenlerini örtmek için, ne diyorlar, dilimin ucunda sen söyle… ka…

– Kamuflaj.

– Evet, kamuflaj için yaptı diyelim. Peki, sen onunla evlenmekle nasıl yardım ediyorsun anlamıyorum, tutuklanıyorsun, yaklaşık üç ay hapiste kalıyorsun ve daha da garibi bu adam tutuklanmıyor bile, nasıl bir iş bu ya! Bunları anlatıp sonra da hiçbir şey sormamamı isteyemezsin benden. Pekâlâ… Belki ben de biraz… Ya dış işlerinde çalışıyorum ya ona da işte bilgi mi sızdırmışım, öyle saçma sapan şeylerdi, kurgu tümüyle; zaten fazla tutamadılar o yüzden. Adnan’a gelince, neden tutuklamadığını bilmek isterdim doğrusu, aranmıyor bile, garip olan. Bak, seni bununla fazla sıkmak istemiyorum tamam mı, hepsi bu. Başka sebebi yok. Yoksa sabaha kadar konuşalım. Aylardır zaten bununla yatıp kalkıyorum, anla beni.

Bunları konuşurken kaldırımda durmuştuk; yanımızdan gelip geçenler göz ucuyla bakıp meraklarını tümüyle gideremeden, gördükleri bir buçuk Doğulunun –bunu bir şeylerden anladıklarına öyle eminim ki, ben de ilk bakışta bunu anladıklarını anlıyorum– sakin ama titrek seslerinden kulaklarına çalınan tekinsiz vurgularla karanlıkta kaybolup gidiyorlardı.

– Bu şiiri sinemadan çıkışta gördüğümde sana okumazsam Adnan’ı öldüreceğini, kendine zarar vereceğini, beni kıracağını, intihar edeceğini, bunlardan birini ya da tümünü yapacağını hissettim; ama artık hepsinden kurtulduk, bunun için teşekkür etmeni beklemiyorum, yalnızca dalga geçme yeter.

– Tanrıya inanmayanlar obsesif bir sona mahkûmlar; özellikle önce inanıp sonra ondan kaçanlar; sen de bu ikici gruptaydın sanırım, yanlış mıyım?

– Yanlışsın, hem de iki kere. Benim öyle bir sorunum olmadı hiç, bir. İkincisi, bunun tanrıyla ne ilgisi olabilir ki? Saplantılarım, obsesyonlarım benim GPS’im bir bakıma. Her tehlikeli eşikte, sapakta yolumu onlara bakarak çıkarıyorum; düşünerek hiçbir bok anlamıyorsun, buna inan; ama sezinleyebilirsin, zor değil. Benim tek saplantım, bir saplantım olmazsa kaybedeceğim inancı. Bunu bildiğini tahmin ediyordum. Bak, bir gün trene binecektim tamam mı, Cenevre’de bir arkadaşla buluşacaktım o gün…

Ne söylemeye çalıştığını anlamıyordum, bir genom dizilişi gibiydi sözleri; yalnızca bir kısmı kodlanmıştı, geri kalan bomboştu görünürde. O Fransızca mısralarda her şey apaçık bir bakıma. Adnan çiçeklerle, kuşlarla aldattı seni, sonra ağır zincirlerle çıkıverdi önüne, diyordu. Peki ya son mısralar?

– …Yoksa kurtuluşum yoktu. İnanmıyorsun değil mi?

– Son dizeler nasıldı, şu şiirin son dizeleri?

– Şiir?

Yüzü kızardı, gözbebekleri büyüdü. Kendince çok esaslı bir şeyler anlatmıştı demek ki.

– Ya boş versene, sen dinlemiyorsun bile beni.

– Hadi söyle, adam önce…

– Adam olduğunu nereden çıkarıyorsun?

– Değil miydi?

– Hayır.

– Tamam, adam ya da kadın, hetero ya da değil, çiçekler, kuşlar sonra zincirler alıyordu sevdiğine, öyle değil mi?

– Ağır zincirler, “De lourdes chaines!”

– Evet, nereye gidiyordu sonra?

– Köle pazarına.

– Ve?

– Ve sevdiğini orada bulamıyordu.

– Ne olmuş, neden bulamıyor?

– Bilmem, satılmış mı mesela?

– Belki de satılık değildir, hiç pazara gelmemiştir.

– Öyle mi diyorsun?

– Neden olmasın, olabilir, olamaz mı, pekala olabilir! Ne demek istiyorsun sen?

Ellerini ensesinde kilitledi, ağır ağır yola koyuldu. Ona baktım bir süre. Caddelerde kimse kalmamıştı; şehrin soluğu gece ilerledikçe sokakları daha hızlı dolduruyordu. Bu şehirde ne aradığımı daha iyi anlar gibi oldum. Bir yerleri, zamanın kıyısında bana dokunmayan bir uzamın sonsuzluğunu arzulayan damarlarımdaki kaçak yolcu er geç yakalanacaktı. Kaçtığı yere er geç iade edilecekti. Hiçbir gece sonsuz değil; o yüzden her gece illa ki ihanet derdinde sana.

Gece yarısı bana bir mate hazırlamasını rica ettim. Karşıda uzanan bloklarda sönmüş bir ateşten geride kalan, can çekişen közler gibi parlayan ışıklar ve açık balkon kapısından vuran, açık kalmış bir odanın yalancı aydınlığı yüzlerimizi aydınlatmıyordu. Bana baktığını biliyordum yine de. Bana bildiğim bir şeyler söyleyecekti.

– Sana yalan söyledim.

– Biliyorum.

– Evet, duvarda asılı değildi. Ama içimdeki o duygu gerçekti, yani okumazsam eğer…

– Belki haklısın, ama o şiir neyi değiştirir ki?

– Onu öldüreceksin değil mi?

Nedense ona evet demek istedim ama bu aklımdan bile geçmemişti; oldukça da salakçaydı.

– Saçmalama.

– Buna sevindim, umarım doğru söylüyorsundur. Bu arada birazdan mışıl mışıl uyuyacaksın. Mate aynı zamanda -İspanyolca gariptir-, “öldürürsen yan da öldür” demek; malum konu açıkken. Bir de ben bunu yalancıktan öldürme olarak anladığım için mi bilmiyorum, hep gözlerim kapanıyor içince. Aptalca değil mi, boş ver.

– Ben sanırım iyice açıldım; herkeste aynı etkiyi göstermiyor olabilir mi?

– Belki, bilmiyorum. Benden bu kadar, ölüyorum uykusuzluktan.

Kalktı gitti. Bir zamandır bunu bekliyormuşum meğerse. Masaya kapandım; gözlerimi yumdum. O güne kadar aldığım çiçekleri, kuşları, giyindiğim ağır zincirleri düşündüm; onları birbirine neyin bağladığını, hangi mısraların süsü olduklarını bulmak bir şiire hüzünlenmekten daha zordu.

Kalktım; içeri girince duvara çivili kafatasına yaklaştım. Azametli iki sivri diş, bir alt çene. Yarım bir kafatası bir varlığa işaret etmiyordu; soluk bir anı, kendisiyle birlikte sonsuza dek silinmiş bir veya birçok katliamın sözü geçmez, kurtarılamamış bir kanıtıydı artık.

SuAnne yatağın bir ucuna kıvrılmış ama uyumuş olamaz. Yatağı sarsmadan yanına uzandım; uyandırmamaya çalışarak sokulup sarıldım. Yüzyıllardır ağır zincirlerle bağlı bir köle kadar yorgundum.

– Nihayet, dedi SuAnne; ellerimi yakalayıp karnına gömdü.

*Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın? adlı kitaptan aynı isimli öykünün yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Murat Saat 1974, Samsun doğumlu. İki kardeşin en büyüğü. Emekçi bir ailenin çocuğu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın Yayın bölümünü siyasi nedenlerle 3. sınıftan terk etmek durumunda kaldı. 1992 yılından beri siyasi hükümlü olarak hapishanelerde. Şu an Ankara Sincan 2 Nolu F tipinde bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.