Yol Boyunda – Aliye Zorlu Mit

 

“Bir ilk kitapla karşı karşıyasınız ve büyük bir üslupla. Kıvrak, yumuşak, zekice ve duyarlıklı öyküler hepsi. Öykü Günleri Derneği Birincilik Ödülü’nü bu kitabıyla alan Aliye Zorlu Mit, öykülerinin tamamında dil bütünlüğünü koruyarak düş ile gerçek, anlatı ile dünya arasında soğan zarı kalınlığında bir mesafe bırakarak gösterişli bir bağ kuruyor. Bu bağ okur hazzı dediğimiz sonuç olarak size bırakılıyor. Şu an tek temennimiz, Mit’in yazmaya devam etmesi ve hazzımızın sürdürülmesi.” Herkesin Bildiği Kendine’den Yol Boyunda başlıklı tam öyküyü yayımlıyoruz.

Kentlerin girişleri sis perdesinin ardına gizlenir ba­zen. Bozkırın tozları dört bir yana dağılır. Bu yüzden ne kırmızı bildiğiniz gibidir, ne yeşil… Önce büyük reklam panoları, yön gösteren tabelalar, yüksek gerilim hatları yırtar perdeyi. Sonra vaktiyle yerleşim yerlerinin uza­ğında olan bölge trafik istasyonları, köylerin dolmuş du­rakları. Yakacık 1 km, Kargı 2 km. Ardından da önceleri seyrek sonra öbekler halinde yükselen binalar. Hepsi bir olup sindirir buğulu bulutları.

Toz bu! İğnenin deliğinden geçiyorsa, mukavvala­rı kalın iplerle bağlanan eşya denklerinin içine de işler. Aralardan yorganların basma yüzleri seçilir. Çuvallarda kışlık bulgurlar, bidonlarda turşular… Kurutulmuş er­zakların havaleli torbaları gelenlerin en cılızlarından sorulur. Şehre giren otobüslerin bagajları salkım saçak yol kenarına yayıldığında bazen bir iki erkek bazen de kucaklarında, eteklerinde çocuklarıyla kadınlar iner. Başlarına yılların alışkanlığıyla dolanan, sıyrılmasın diye dişlerinin arasına sıkıştırdıkları boncuklu yazmalarıyla kadınlar… Tıpkı az önceki gibi…

Karşı taraftan yirmi dört yirmi beş saattir yollarda olmanın bıkkınlığıyla yükleri ve insanları indirdiği­ne çoktan razı bir otobüs, gürültüyle geçip gitti. Egzoz dumanlarının dağılmasıyla geride birkaç insan belirdi. Önce uzaklaşan otobüse baktılar, sonra birbirine değdi gözleri. Ardından saçılmış eşyalara. İki büyük denk. Yan yatmış tenekeler. Çocuklardan biri gitmiş, çuvallardan birinin üstüne oturmuş bile.

Günün döndüğü saatler. Uzayan gölgelerden midir nedir? Işığın değdiği tenler daha aydınlık gibi. Hızla ge­çen kamyonların, otobüslerin gürültüleri ve çıkardıkları rüzgârın dibinde öylece kalakalmışlar.

Yolun bu yanında yazmasını düzelten kadın, güne­şin son aydınlığını taşıyan yüzlerde on yıl önceki hâlini anımsadı. Yaşlıca bir kadın -belinde kuşağı- uzunca boylu bir diğeri kucağında bebeğiyle, eteğini tutmuş bir çocuk daha. Az ötedeki büyük dengin yanında genç delikanlı.

Yazın başında ekinler bir karış olmuşken, köy odasının önüne dizdikleri erkeklere gözdağı vermeler… Muhta­rı ve ileri gelenleri tenhaya çekip koruculuk için sıkış­tırmalar… Yardım şüphesiyle köyü talan etmeler… En sonunda zaten nefes alamazken, “Gitmek için üç gününüz var,” denilen o gece.

Kadın erkek genç yaşlı herkesin birbirine sokulduğu, ağ­lamaktan başka bir şey bilmez bebelerin bile sustuğu, hen­değin kıyısındaki bir öbek kavağın yaprak hışırtılarının “şıp” diye kesildiği an…

İnsan gırtlağından nasıl çıktığı şüpheli haykırışlar… Hırıltılı, öfkeli çığlıklar… Birbirine sokulmuş, yanında­kinin beden sıcaklığından medet umanlar… Sonra bir­den havaya doğru kopan cayırtının aydınlığında gözüne ilişen alacalı haki giysiler… Bebeğin ikinci salvoya karı­şan zil gibi sesi… Kavaklardan kopan dalların yaprak hı­şırtılarıyla ortalığa saçılması… İnsan yüreğinin bildiği her şey birbirine karıştığında ortaya çıkan boşluk… Bomboş… Gecenin, dağın, taşın, yüze vuran anlık şavkın ortasında tek başına kalakalmak…

Önünden geçen kamyonun estirdiği rüzgârla irkildi. Kavak hışırtıları, bebeğin tiz sesi, haykırışların türlüsü gerilere doğru uçup gitti.

Karşıda biraz iç tarafta, kocaman harflerle adı yazıl­mış alışveriş merkezi ‘ben buradayım’ diyor. Önünde di­zilmiş arabalar.

Demir korkulukları da olan çift şeritli asfaltı aşınca o pırıltılı alana ulaşacak. Yavuz’un kulağından tuttuğu gibi…

Az ötede alt geçit var da şimdi kim gidecek oraya? Merdivenleri inip üstten geçen araba gürültüleriyle loş koridorda yürümekten hep çekinir. Tekin de sayılmaz, basık tavandaki lambalar her daim kırık çünkü.

İş çıkışı Yasin Usta uğramıştı biraz. Kaynanamı ana­sına benzetir, sever. O söyledi: “Sizin küçük oğlan karşı­da oyalanıyor birkaç gündür. Kemal’de çalışmıyor muy­du o? Eli de yatkın geldi bana.” Şaşırdı. “Bilmem ki! Belki ustası göndermiştir,” dedi ama lafın sonuna doğru sesi söndü. “Yanındakileri hiç beğenmedim. Yukarı kahvenin ipsizleri. Arkasını bir dolan istersen.” Anasıyla birbirle­rine baktılar.

“Baba başta olmayınca çocuklar toparlanmıyor işte. Biraz daha var gelmesine. Havalar serinleyecek ki asfalt işi bitsin.” Ustadan sonra biraz da sıkıntıyla akşam için, patates kaynatayım diye dolanırken oğlanın kalfası da aradı. “İyi misiniz? Seyit üç gündür gelmedi de.” İçi da­raldı.

“Ana! Ben gidip bir bakayım,” diyerek yeleğini ge­çirdi sırtına. Yazmasını başına sardı yeniden. Eteğinin belini düzeltti. Bunun boyunu biraz kısaltmalı. İyice saldı kendini. Yürüdü.

“Kaynımın acısından sonra, ben bu oğlanı nasıl kurtarı­rım, diye didineyim! O gitsin kıçını yaysın. Ne güzel baban bulmuş bir berber. Çalış! Elin kırılsın. Öğren! Yarın mua­yenen gelince sorduklarında bir hünerim vardır diyeceksin. ‘Kuaförüm,’ diyeceksin. Gitmeyeceksin dağa taşa yüreğin ağzında.

“Amcan önünde işte. Dal gibiydi zavallım. Bir torba içinde verdiler elimize. ‘Açmayın,’ dediler. Baktırmadılar… Fikirsiz işte. Anlamaz. Nurgül’ün kardeşine bak. Orduevin­de bitirdi askerliğini. Milim kıpırdamadı yerinden. Şimdi de senin önünde haytalık ettiğin yerin kuaför salonlarında. Eli yüzü tertemiz!

“Okumakla bile kurtulamayacağın cehennemden elin makas tutunca kurtulacaksın. Hele bir geç elime! İyice ben­zetmez miyim ben seni!”

Eteğini topladı. Bir ayağını geçirdi asfaltı ayıran kor­kuluktan. Dokunduğunda demire gün boyunca işlemiş sıcaklığı hissetti. Diğer ayağını kaldırdığında eteği takıl­dı vidalardan birine. Var gücüyle çektiğinde jarse kumaş esnedi ama kurtaramadı. Çıkarmak için uzanırken kam­çı gibi gelen rüzgârla sarsıldı. Sendeledi birden. Asfalta kapaklanırken bir rüzgâr daha. Çok uzaklarda kalmış kavak ağaçlarının dalları çatırdadı. Yapraklar darmada­ğın…

Karşıdakiler denkleri toparlamış, üstlerine oturmuş bekliyorlardı. Donakaldılar.

*Bu okuma parçasının yayını için Dante Kitap’a teşekkür ederiz.

Aliye Zorlu Mit, 1958 de Burhaniye’de doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde iki yıl okudu. Ya­zabilme ihtimalini ilk kez 2010 yılında düzenlenen Yazİzmir projesinde fark etti. O gün bugündür yazmaya uğraşıyor. Öy­küleri 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, F Dergi, Lacivert gibi der­gilerde yayınlandı. 2014 altKitap Öykü Seçkisi’nde, Gökkuşa­ğı Kitapevi’nin 2014 Öykü yarışması sonucunda yayınlanan Gurbet, Hasret, Fedakarlık, Aşk kitabında birer öyküsüyle yer aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.