Yürek Burgusu – Henry James

 

“Anne ve babalarını kaybeden Miles ve Flora kardeşlere bakacak kimse yoktur. Amcaları, çocuklarla ilgilenmesi için bir mürebbiye tutar. Genç ve tecrübesiz mürebbiye evde yaşadığı süre boyunca oraya ait sırları da keşfetmeye başlar. Hayaletler görür ve hayaletlerin çocukları ele geçirmeye çalıştıkları kanısına varır. Çocukları korumak için her geçen gün onlar üzerindeki kontrolünü de arttırır… Henry James’in 1961 yılında The Innocents (Masumlar) ismiyle beyazperdeye de uyarlanan bu romanı, bir gotik edebiyat örneği olarak zihinlerinizde eşsiz bir etki bırakacak…” Yürek Burgusu’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Bu olaydan sonra tekrar toparlanmamız, tabii ki, yukarıda anlattığım parçadan daha uzun sürdü. Artık bildiğimiz ve beraber yaşamamız gereken başka gerçekler vardı: Benim sorunum ve arkadaşımın bildikleri; o sorunun yarı dehşeti ve yarı merhameti. O akşamüzeri, Bayan Grose’a içimi döktükten sonra, bir saat kadar uzandım. İkimiz de hiçbir görevimizi yerine getirmedik. Fakat karşı karşıya kaldığımız şey ve fark ettiğimiz işaretler sonucu beraber okul odasına çekildik ve içimizdekini dışarı çıkarmak için kendimizi odaya kapattık. Orada dua ederken ve söz verirken gözyaşı döktük ve yemin ettik. Her şeyi dışa vurmak, sadece olayın etkisiyle yaşadığımız bütün sıkıntıyı azaltmakla kaldı. Bayan Grose’un kendisi hiçbir şey görmemişti. Gölgenin gölgesini ve evde öğretmenden de başka bir kimse olduğunu görmemişti. Sadece öğretmenin korkusunu görmüştü; ama aklımı kaçırıp kaçırmadığımdan şüphelenmeden hemen bana inanmıştı ve bundan dolayı da korku ve merakla karışık bir duyarlılık göstermişti bana karşı. Korkudan nefessiz kaldığım sırada, kuşku uyandıran ayrıcalığımın hissini ifade etmişti.

Bu yüzden, yaşadığımız şeyleri içimizde beraber taşımaya karar verdik ve bu işten muaf tutulduğu hâlde en ağır yükü o taşıyordu. Daha sonra öğrencilerimi koruyabileceğimi anladığım gibi bunu da, sanırım, o an anlamıştım. Fakat dürüst arkadaşımın, şartları bir sözleşme üzerinde tutmak için neye hazırladığından emin olmak biraz zamanımı aldı. Ben yeterince tuhaf bir arkadaştım. Neredeyse sonradan bana katılan arkadaş kadar acayip; ama neler yaşadığımızı tekrar düşününce, ikimizin de, şans eseri bizi yatıştıran bir düşünce üzerinde ne kadar hemfikir olduğumuzu anlıyorum. Bu, ikinci bir hareket; beni, korkumun derinliklerinden çıkaran düşünceydi. En azından avludaki havayı soluyabiliyordum ve orada, Bayan Grose bana eşlik edebilirdi. O gece birbirimizden ayrılmadan önce bana olağan dışı bir güç geldiğini tam olarak hatırlıyorum. Gördüklerimin her detayının üzerinden defalarca geçmiştik.

“Başka biri için oradaydı diyorsunuz. Yani siz olmayan başka biri için mi?”

“Küçük Miles’ı arıyordu.” Bunu hiç kuşkusuz hissedebiliyordum. “Onu arıyordu.”

“Peki; ama nereden biliyorsunuz?”

“Biliyorum. Biliyorum. Biliyorum!” Heyecanım daha da arttı. “Ve siz de bunu biliyorsunuz, sevgili bayan!”

Dediğimi inkâr etmedi; ama bunu bu kadar açık bir şekilde belli etmesini beklemiyordum. Her nasılsa bir dakika sonra, “Ya Miles’ı görürse,” diye devam etti.

“Küçük Miles. İstediği o!”

Tekrar korku dolu gözlerle baktı. “Çocuk mu?”

“Tanrı korusun! Adam onlara görünmek istiyor.”

Çocuklara görünmek isteyebileceği fikri korkunçtu ve bir şekilde bunu hissedebiliyordum. Zaten biz orada takılıp kaldığımıza göre, kanıtlamakta başarılı olduğum şey buydu. Gördüğüm şeyi tekrar görmem gerektiğine kesinlikle emindim; ama içimde bir şeyler, bunu, kendimi cesurca sunarak, onu davet ederek, her şeyin üstesinden gelerek, kendimi son kurban olarak göstererek ve çocuklarımın rahatlığını koruyarak yapmam gerektiğini söylüyordu. Özellikle çocukların etrafını çitle çevirmeli ve kesinlikle onları korumalıydım. O gece Bayan Grose’a söylediğim son sözlerden birini hatırlıyorum.

“Öğrencilerimin bana bundan hiç bahsetmeyişi çok garip.”

Ben derin derin düşünürken, o bana sert bir bakış attı. “Yani onun burada bulunması ve o sırada çocukların da onunla birlikte olmasından mı?”

“Çocukların onunla, onun adıyla, onun varlığıyla ve onun hikâyesiyle… Her yönden onunla birlikte olmalarından.”

“Ah, küçük kız hiçbir şeyi hatırlamıyor. Hiçbir şey duymadı ve bilmedi.”

“Adamın ölüm nedenini mi?” Derin bir şekilde düşündüm. “Belki bilmiyordur. Ama Miles hatırlıyor olmalı. O biliyor olmalı.”

“Of, onu denemeyin!” dedi Bayan Grose.

Bana attığı bakışın aynısını ben de ona attım. “Korkmayın.” Düşünmeye devam ettim. “Bu çok garip.”

“Adamdan hiç bahsetmemiş olması mı?”

“İma bile etmedi ve siz bana, onların mükemmel arkadaş olduklarını mı söylüyorsunuz?”

“Ah, o değildi,” diye vurgulayarak açıkladı Bayan Grose. “Quint’in kendi isteği değildi. Yani onunla oynamak. Yani onu mahvetmek.” Bir an durakladı ve sonra, “Quint çok fazla serbestti,” diye ekledi.

Bu söz hemen bana adamın yüzünü hatırlattı. O yüz! Tiksintinin neden olduğu ani hastalık. “Benim öğrencime karşı mı fazla serbestti?”

“Herkese karşı fazla serbestti!”

Bu tasviri çözümlemek, bu hayaleti bütün ev halkıyla hayal etmek için bir an durakladım. Yarım düzine hizmetçi ve evde çalışan erkeklerle hayal etmek için. Fakat, neyse ki, kimsenin anılarında bu adamla ilgili rahatsız edici bir efsane ya da kaygılandırıcı bir şey yoktu. Adamın adı kötüye çıkmamıştı. Ayrıca kötü de tanınmıyordu. Bayan Grose, sadece bana tutunmak ve sessizce sallanmak istiyordu. Onu, her şeyin sonunda, bir sınava bile tabi tuttum. Gece yarısı, okul odasını terk etmek üzereyken elini kapıya koyduğu sıradaydı. “O zaman, ki bu çok önemli, adamın kesinlikle ve kuşkusuz bir şekilde kötü olduğunu siz mi söylüyorsunuz?”

“Ah, kuşkusuz bir şekilde değil. Ben biliyordum; ama beyefendi bilmiyordu.”

“Ve ona hiç söylemediniz mi?”

“Şey, hikâye anlatılmasını sevmezdi. Şikâyetlerden nefret ederdi. O tip şeylerle hiç ilgilenmezdi ve eğer insanlar onunla iyi geçiniyorlarsa…”

“Kimse onu rahatsız etmez miydi?” Bu, onunla ilgili düşüncelerimi yeterince doğrulamıştı. Sorunlardan hoşlanmayan biriydi. Zaten sahip olduğu şirketlerin sorunlarıyla da ilgilenmiyordu. Yine de arkadaşımı bastırdım ve “Size yemin ediyorum ki ben söylerdim,” diye haykırdım.

Ayrımcılığımı anladı. “Yanlış davrandığımı söyleyebilirim; ama gerçekten korkuyordum.”

“Neden korkuyordunuz?”

“Adamın yapabileceği şeylerden. Quint çok zekiydi; çok derin düşünürdü.”

Bunu, herhâlde, gösterdiğimden fazla büyüttüm. “Başka bir şeyden korkmadınız mı? Etkisinden de mi?”

“Etkisi mi?” Kederli bir ifade takınarak tekrarladı ve ben durakladığımda bekledi.

“Masum, kıymetli hayatlara olan etkisi. Çocuklar sizin sorumluluğunuz altındaydı.”

“Hayır, benim sorumluluğumda değillerdi,” diye kesin ve üzüntülü bir şekilde yanıtladı. “Beyefendi ona inanıyordu ve onu buraya yerleştirdi; çünkü sağlığı iyi değildi ve kır havası ona iyi gelecekti. Yani o her şeyden sorumluydu. Evet, onlardan bile,” diye açıkladı.

“Onlardan mı? O yaratık mı,” diye haykırmak zorunda kaldım. “Ve siz bunu hazmedebildiniz mi?”

“Hayır, hazmedemedim ve hazmedebileceğimi de düşünmüyorum!” Ve zavallı kadın hıçkırıklara boğuldu.

Bir sonraki günden itibaren, dediğim gibi, çocukları sıkı bir takibe aldım. Fakat ne kadar sıklıkla takip edersem edeyim, ne kadar hırslı olursam olayım hiçbir işe yaramadı ve bir hafta sonra başladığımız yere tekrar geri dönmüştük! O pazar gecesi konuştuklarımızdan sonra, özellikle hemen sonraki saatler, bana söylemediği bir şeyin gölgesi tarafından hâlen izleniyordum. Ben hiçbir şeyi sır olarak saklamadım; ama Bayan Grose’un sakladığı bir şeyler vardı. Bunun, onun bana karşı dürüst olmamasından değil, her yanın korku ile kaplı olmasından dolayı olduğunu sabaha karşı daha net anladım. Hakikaten, şimdi düşününce, ertesi günün güneşi doğduğunda, dur durak bilmeden, daha sonraki ve daha zalim olan olayların anlamlarıyla ilgili neredeyse bilmeleri gereken her şeyi açığa çıkarmışım gibi geliyor bana. Bunun üzerine, bana verdikleri şey sadece yaşayan adamın kötü bir görüntüsüydü; ölü bir adamın görüntüsü! Adam aylarca Bly’ı ziyaret etti ve bu da üzerimizde ürkütücü bir gerginlik yarattı. Başımızdaki bu bela, sadece kışları gün ağarırken görünüyordu. Peter Quint, işe erken giden bir işçi tarafından, köy yolunda ölü olarak bulunmuş. Başındaki belirgin yara izi, en azından yüzeysel olarak, bu felaketin nedenini açıklıyormuş. Herkes bunun, meyhane çıkışında sarhoşluktan yolunu şaşırıp, kaygan buzlu yokuşu inerken karanlıkta önünü görmeyip öldürücü bir şekilde düşmesi sonucu olduğuna inanmış. Zaten gece yanlış yola sapması ve bunun yanında alkollü olması da olayın bu şekilde olduğunu kanıtlıyormuş. Fakat hayatında bazı gariplikler varmış: Gizli geçitler ve tehlikeler; düzensizlikler ve sanıldığından daha fazla ahlaksızlıklar.

Ruh hâlimi anlatacak gerçekçi cümleleri nasıl kuracağımı bilmiyorum; ama o günlerde gerçekten de benden bir kahraman gibi davranmamı istedikleri bu durumdan olağanüstü bir şekilde kaçmaktan mutluluk duyuyordum. Şimdi anlıyorum ki, benden, zor ve takdire değer bir iş yapmam istenmişti. Onu görmem ah, tabii ki doğru yerde büyük bir yetenekti; çünkü çoğu kızın yapamayacağı bir şeyi başarıyordum. Görevimi aşırı önemli ve basit olarak düşünmüş olmamın da bana çok büyük yardımı dokunmuştu. İtiraf ediyorum ki, geriye baktığımda kendimi alkışlıyorum. Küçük yaratıkları savunmak ve korumak için orada bulunuyordum. Dünyada her şeyden yoksun bırakılmış ve dünyanın en sevimli yaratıklarını; çaresizliklerinin çekiciliğinin apaçık olduğu ve onlara bağlananın kalbinde aniden derin, sabit bir acı yaratan varlıkları. Birbirimize gerçekten bağlanmıştık. Tehlikeye karşı birleşmiştik. Benden başka kimseleri yoktu ve benim de onlardan başka sahip olduğum bir şey yoktu. Ben onların önünde bir kalkandım. Onların önünde durmak zorundaydım. Onları derin bir şüpheyle, fazlasının deliliğe dönüşebileceği gizli bir heyecanla takip etmeye başladım. Şimdi beni kurtaran şeyin, birlikteliğimiz olduğunu görüyorum. Bu, şüpheli bir beklenti olarak sona ermedi. Bu beklentinin yerini ürkütücü kanıtlar aldı. Evet, gerçeği yakaladığımdan beri bunlara kanıt diyorum.

Bu yakalama, en küçük öğrencimle yalnız gezintiye çıktığım bir akşamüzeri oldu. Miles’ı evde, büyük pencere kenarında, kırmızı minder üzerinde oturur bir hâlde bırakmıştık. Tek suçu ara sıra aşırı hareketli olmak olan bu genç adama böyle alkışa değer bir alışkanlık kazandırmaktan gerçekten mutluluk duymuştum. Onun aksine, kız kardeşi benimle dışarı çıkmak istedi ve onunla yarım saat gezindim. Gölgelerimizi takip ederek dolandık. Güneş hâlâ tepedeydi ve hava olağanüstü derecede sıcaktı. Onunla gezinirken ağabeyi gibi onun da etrafımı çevrelemeden bana arkadaşlık etmenin ve beni sıkmadan kollamanın bir yolunu bulduğunu bir kez daha fark ettim. Bu, iki çocuğu da çekici kılıyordu. Hiç açgözlü ya da uyuşuk değillerdi. Ben olmadan da kendilerini eğlendirebildiklerini ilgiyle izliyordum. Bu, görülmeye değerdi. Onlar kendi kendilerine oynuyorlar ve bu da beni onlara hayran bırakıyordu. Onların yarattığı bir dünyaya girmiştim. Beni hiç sıkmıyorlardı. Bu yüzden ben de onlar için sadece o anki oyun gereği orada bulunan önemli bir kişiydim ve bu da -mevkime ve yüksek konumuma şükürler olsun ki- güzel ve oldukça farklı bir işti. Orada o an ne olduğumu unutmuştum. Tek hatırladığım, çok önemli ve çok sessiz bir şey olduğumdu. Flora çok dikkatli bir şekilde oynuyordu. Gölün kenarındaydık ve sonradan, coğrafya derslerine başladığımız sırada, gölün Azof Denizi olduğunu fark ettik.

Birden, bu şartlar altında, denizin öbür kıyısında, ilginç bir izleyicimiz olduğunun farkına vardım. Bu bilginin beynimde yer edişi dünyanın en tuhaf hissiydi. Elimde işimle, göle bakan eski bir taş bankın üzerine oturmuştum ve bu konumda, kuşkusuz bir şekilde, belli bir mesafe arayla üçüncü bir kişinin varlığını seyretmeye başladım. Yaşlı ağaçlar ve sık çalılıklar büyük ve hoş bir gölge oluşturuyordu, ama hepsi sıcak ve durgun saatin parlaklığıyla kaplanmıştı. Hiçbir şeyde belirsizlik yoktu; başımı kaldırdığımda gölün öbür kıyısında tesadüfen gördüğüm şeyi görebilmek için kendimi, kendime şekil verirken bulmamda olduğu gibi. Benim de içinde bulunduğum bu önemli anda her şey birbirine kenetlenmişti. Kendimi sabitleyene ve ne yapmam gerektiğine karar verene kadar onları kımıldatmamak için kendimi kastığımı bir kez daha hissedebiliyorum. Manzarada yabancı bir cisim vardı. Varlığını hemen ve hırsla sorguladığım bir beden. Kendime, evden birilerinin, hatta bir habercinin, bir postacının ya da köyden birilerinin görünmesinden daha doğal bir şey olamayacağını söyleyerek olasılıkları mükemmel bir şekilde hesapladığımı anımsıyorum. Bu düşünceler kuşkusuzluğuma bakmadan bile ziyaretçimizin karakterine ve tavırlarına sahip olduğunun bilincinde olduğum kadar az etki etti. Bu şeylerin başka şeyler olması gerektiği ve kesinlikle olmadığından daha doğal bir şey yoktu.

Hayaletin esas kimliğini, cesaretimin geldiği doğru zamanda anlayacaktım. Bu arada, yeterince ani ve keskin bir çabayla, gözlerimi dosdoğru, o anda on yard uzağımda olan küçük Flora’ya çevirdim. Kalbim, Flora’nın da onu görüp görmediği sorusunun merakı ve dehşetiyle bir an için durmuştu ve ben de onun çığlık atmasını, ilgisinin ya da korkusunun yarattığı ani, masum bir işareti beklerken soluğumu tutmuştum. Bekledim; fakat hiçbir şey olmadı. Bir dakika içinde, kararlı bir hisle, ondan gelebilecek bütün seslerin o saniyede, suya arkasını dönerek oynamaya devam etmesinden dolayı yok olduğunu hissettim. Ona, hâlen kesin bir şekilde izlendiğimiz kanısıyla baktığımda en son bu şekilde duruyordu: Küçük bir odun parçası almıştı eline. Odunun üzerinde bir delik vardı. Bu delik hemen ona, içine direğe benzer başka bir parçayı sokup bir kayık yapma fikrini vermişti. Onu seyrederken, bu ikinci parçayı çok dikkatli ve istekli bir şekilde yerine sokmaya çalışıyordu. Ne yaptığını anlamam beni güçlendirdi ve böylece birkaç saniye sonra daha fazlası için hazır olduğumu hissettim. Sonra gözümü tekrar çevirdim ve yüz yüze gelmem gereken şeyle karşı karşıya kaldım.

(…)

Çeviren: Gizem Genç  

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Henry James, (d. 15 Nisan 1843, New York kenti, ABD – ö. 28 Şubat 1916, Londra, İngiltere), ABD’li romancı. 1915’te İngiliz uyruğuna geçerek Angloamerikan kültürünün önemli bir kişisi olmuş, Daisy Miller (1879; Daisy Miller, 1963), The Portrait of a Lady (1881; Bir Hanımın Portresi), The Bostonians (1886; Bos­tonlular) ve The Ambassadors (1903; Bü­yükelçiler) gibi yapıtlarında Eski dünya’nın çürümüşlüğü ve bilgeliğiyle Yeni dünya’nın saflığı ve coşkunluğu arasındaki çatışmayı işlemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.