Zamanı Yaşamak – Jean Chesneaux

 

“Zaman akıp gidiyor, üstelik bizim onunla olan ilişkimiz de giderek zayıflıyor. Peki, bunun ne kadar farkındayız? Bu akışın içerisindeki yerimiz nedir? Hem gündelik yaşamımızı hem de sosyal yaşamımızı yeniden biçimlendirmede zamanın işlevi nedir? Yoksa zamanı da mı yoğunluğumuzdan ötürü kaybettik? Jean Chesneaux, bu soruların cevaplarını Ernst Bloch, Hans Jonas, George Orwell, Paul Ricoeur, Martin Heidegger, Walter Benjamin ve Péguy gibi çeşitli isimler eşliğinde bulmaya çalışıyor. Şimdinin içine hapsolmuş yaşantımızı tarihi, felsefi, antropolojik ve siyasi açılardan oldukça detaylı bir şekilde inceliyor. Batı toplumlarının en büyük sorunu haline gelmiş olan toplumsal, duygusal bunalımın beraberinde getirdiği zaman bunalımına değiniyor. Zaman bunalımı aynı zamanda anlam bunalımı da. Gelişen teknolojilerin, verimlilik ve kâr odaklı beklentilerimizin yaşantımız üzerindeki etkilerini ve geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin çarpışması sonucunda şimdinin içine sıkışmamızı sorgularken zamanın sadece kişisel olmadığını, siyasal bir erek olduğunu da belirtiyor. Kopernik devrimi şimdiden geçmişe doğru gitmemiz gerektiğini söylüyor. Bizim ise yapmamız gereken geçmişten edindiğimiz deneyimlerle geleceğe daha sağlam adımlarla yürümek. Bu bağlamda, zamanın hem tutsağı hem de yetimi olmuş bizler için zamanı yeniden ele geçirmek ve inşa etmek mümkün mü? Bireysel varlığımızı toplum içindeki varlığımızla yeniden nasıl barıştırabiliriz? Yaşam sanatımızı zamanımıza nasıl entegre etmeliyiz? Daha nice sorunun cevapları için bu kitap…” Zamanı Yaşamak’tan Tekniğin ve Ekonominin Düzeni Üzerine başlıklı bölümü paylaşıyoruz.

Tekniğin ve Ekonominin Düzeni Üzerine

Bilişimin, genetik mühendisliğinin, nükleer bilimin ve uzay buluşlarının insanın eylemini altüst ettiği gerçeği, bunların, bizim oluşumuz için ne anlama geldikleri, zamanla ve zamansallıkla olan çok özgün ilişkileri üzerine düşünmemizi engellemez. Bu “yeni teknolojiler”, bizim insana ilişkin deneyimimize yabancı olan zaman ölçeklerinde işlev görürler. Onların, son kertede yoğunlaştırılmış ve programlanmış zaman-ara yüzeyleri, zaman aralıklarının erkin devinimlerini yadsır; gerçek ile sanal, hemen şimdi ile gecikmiş arasındaki sınırları altüst eder. Zamanın ayarları olan bu üç ara yüzeyin kültürel ve manevi etkisi, pratik yetilerinin çok üstündedir. Çoğu kez, uysal kullanıcı, en azından bu avadanlıkların hayranı durumuna indirgenmiş olan yurttaşlar, siyasal zamanlarının bütünlüğünü ve özellikle onun geleceğe açılımını bu teknik zamanın baskılarına karşı korumayı bilecekler mi?

Yeni teknolojiler, çeşitlilikleri içinde zaman ölçeklerini karmakarışık ederler. On yıl içinde programlanmış ve gerçekleştirilmiş, ancak yirmi yıl sonunda kullanım dışı kalmış bir nükleer santral, geride binlerce ve daha fazla zamanda yok edilebilecek artıklar bırakmaktadır. Bu, “çemberin kareye dönüşümüdür.” Bilişimin zamanına gelince, aşırı derecede minyatürleştirilmiştir; onun piko (bin milyarda bir) saniyelerinin, bir teorik fizik el kitabından fırlamış olduğunu sanırsınız. Genetik mühendisliği ise kendi köşesinde, hemen hemen başına buyruk bir soyutlama içinde, canlı türlerinin ancak çok yavaş bir evrimin sonucunda ortaya çıkabilecek ex nihilo [hiçlikte eşitlik] sunu yaratıyor; aynı ustalıkla insan türünün üreme sürelerini düzenliyor. Sonuncusu olan uzay araştırmalarına gelince, o da, düşünülemeyecek kadar ışık yılı uzaklıktaki ölü yıldızlardan gelen “fosil zaman”ın değişik ve geçici ölçeklerinde kozmonatları karşılaştırıyor.

İkinci nitelik olan teknolojik zaman, aşırı ölçüde katı, çok büyük duyarlılıkta hazırlanmış bir programlamayı gerektirmektedir. Bu, dilimleri ve kümeleri önceden düzenlenmiş, hiçbir sapmaya izin vermeyen bir zamandır. “Gerçek zamandaki” bilişimsel el koyma, ancak programcısının belirlediği parametreler ve değişkenler temeli üzerine işlev yapar. Bu “gerçek” zaman, aslında, gerçek varoluşun programlanamaz risklerini açığa çıkardığında, hazırlıksız yakalanan, bir donmuş zaman, bir arayüz-zamanıdır. Nükleer kökenli elektriğe gelince, ondan da ancak sınırlandırılmış bir zamansallığa boyun eğme koşuluyla yararlanılabilir. Santrallar, ancak onların “optimal” etkinlik uyumunda çalışırlar.

Üretimlerini, istemin mevsimlik değişimlerine uyduramazlar. Bu, toplumu, sabit bir düzende üretilen, belli bir maliyeti olan ve biriktirilemez olan enerjiye uyum sağlamaya ve enerjiyi bu maliyetten tüketmeye zorlar. Bu kendi üstüne kilitlenmiş zaman, ne mola tanır ne de soluklanma aralığı…

Üçüncüsü, yeni teknolojilerin imgelemleri “gerçek” ve “sanal” deyimlerinden geniş çapta yararlanır ama bunları, insan zamanına yabancılaştırmak pahasına… Kozmonotların mekiklerinin ve kapsüllerinin içinde yaşanmış zaman, gerçek ve sanal arasındaki bir yavaşlatıcının içindekine benzeyen askıda bir yaşamdır. Yani eş yörüngeli, dolayısıyla insan gerçekliklerini eş yapan bir hayat. Bu uzay öncülerinin tekil serüvenleri bilinmektedir: Bunlar, tam etkinlik içindeki bir Sovyetler Birliği’ni terk ettiler ve geri dönüşlerinde, “sovyet” kimliklerinin bundan böyle hiçbir anlam taşımadığını görmüşlerdir.

Öteki canlıların –bitkiler ya da hayvanlar– da durumu aynı derecede bulanık. Genetik mühendisliğinin laboratuvarları onları da kendi keyiflerine göre varoluşa çağırabilir ya da sanal durumda tutabilirler. Bununla birlikte, varolmayı bekleyen bu “dönüşmüş türler” için hukuksal, en azından felsefi durumları ne kadar belirsiz olursa olsun, şimdiden ticari izin belgelerinin tartışması yapılmaktadır.

Yeni teknolojilerin “sanal” zamanı, teknik zamansallığın ancak sıfır derecesi olmayacak mıydı? Simüle nesneler, hologramlar, sanal müzeler; süreden, bir durumun olgunlaşma zamanından, bir düşüncenin ya da kültürün gelişme hazırlığından tümüyle bağımsızdırlar. Bütün karışımlar, uzaktan denetlemeler hoş görülmekte, üstelik yüreklendirilmektedir de. Bu “maddesel olmayan şeyler”,  bir yandan da zamandan-bağımsızdırlar. Hugo’nun yarattığı soytarı Quasimodo’nun bir Maya tapınağına dalması, bir CD-Rom’u günahsızca eğlendirebilir. Ancak genç kullanıcıların zamana, özellikle önce ve sonra kavramlarına göre kötü tanımlanmış zihinleri, bundan kayıpsız çıkabilecek mi?

Yeni teknolojilerin, bize yasalarını dayatmadan birçok hizmetimizi göreceğine inanmak sıradan olurdu. Onların zamanla çok özel olan ilişkileri ve kendilerine özgü zamansallıkları ile insanınkiler arasındaki uzaklığı korumak kolay değildir. Belki de yapay diye anılan zekânın ortaya koyduğu gerçek sorun budur. O, yetileri bizimkine eşit bir “yapay zamansallığı” kotaracak durumda mıdır?

Bitlere ve algoritmalara tam zamanında el koyma yolundaki koşuşma, günlük yaşamımız için çok değerlidir. Bununla birlikte, bu mekanik işlem dizileri, hiçbir durumda bizim, insan türüne özgü zamanımızı koşullandırmamalı ya da bozmamalıydılar. İyi programlanmış bilişim cihazları, insan zihninin yetilerinin çok üstündeki en karmaşık işlemleri, inanılmayacak kadar kısa zaman birimleri içinde yapabilirler. Ancak, insan zihni de zamanla kendi arasında, ne programlamanın ne de el koymanın –bilişim bilgisinin bu iki ayağının– aşamayacağı bir ilişkiyi elinde tutar. Düşüncemizin izlediği yol, zamanın akışı içinde gözler önüne serilir ve o denli zengin, o denli esnek, o denli karmaşıktır ki elektronik makinelerimizin küçük zaman dilimlerine bölünmüş dizileri bu zinciri aşamazlar. Ayırdına bile varmadan, sürekli biçimde, programlanmamış kısaltmaları, doğaçlamadan düşünenlerin çağrışımlarını, bir problemin çözümü için gerekli kuluçka sürelerini (bunun içinde bilinçaltı da var), geçmişle gelecek arasındaki sürekli gidiş-gelişi çağırırız. Bizim zihinsel zamansallığımız, bilgisayarların zamana ilişkin birleştiricilerinden* ayrı bir yapıdadır. Onların zaman-ara yüzeylerinin, bizim zihnimizi kendine göre biçimlendirme tehlikesi yok mu? “Yöneticilerin” küçük dünyasına biraz sıkça uğrayan ve onların zihinsel çalışmasını gözlemleyen her kim olursa olsun, sorunun salt biçim olmadığını bilir.

“Zamanı kazanmak” için yola çıkan bilişim, dikkate değer bir eşzamanlılık yetisiyle tüm yeryüzünde açılıp serpiliyorsa da süre içinde aynı rahatlığı bulamaz. Geçmişi, yalnızca bölümlenmiş bir veri karışımı stoku olarak görür. Onun ufalanmış bilgileri, ne ürünü oldukları süreçlere gönderme yaparlar ne de kendilerine bir anlam kazandıran özgün metinlere… Gezegenimizin teknik beyninin belleği, ne kadar övünürse övünsün, yalnızca yedeğe koyduğu elektronik vuruşlar dizisini geri getirebilen bir onarıcı bellektir. Kişisel olduğu ölçüde toplumsal da olan, zaman süresi içinde oluşan bir deneyimi anlatan ve dolayısıyla bireylerin veya söz konusu kümelerin sahip olduğu kimliğin bir kurucu anını simgeleyen insan belleği ile hiçbir ortak yanı yoktur. “Bilişimsel bellek”, yalnızca bir sözde-bellektir.

Bilgisayar zamansallığının sınırlarının altını bu şekilde çizmek, süreyi tümüyle hesaba katmadaki yetersizliklerini, “belleklerinin” bu bölünmüşlük niteliğini böylece belirtmek, kesin olarak bir aşağılama kampanyası değildir. Yalnızca bizim bu sınırlara karşı dikkatli olmamız gerektiğini anlatmaktadır. Bu büyüleyici aletler karşısında, insan zamansallığının tekil gücüne olan güvenimizi yitirmemeliyiz.

Zamanı yoğunlaştıran makineler insanların dünyasına hoş geldiler, ancak onların, bize yardımcı olduklarını ve üzerlerindeki denetimimizi korumamız gerektiğini unutmayalım. İnsanoğlu, onlardan yararlanacak süre içinde bulunmayı ve kendi geleceğini düşünmeyi başarabilir.

Zamansallığın özgün biçimlerini ve zamana ilişkin yeni gereksinimleri ortaya çıkaran yalnızca bizim ileri teknolojilerimiz değildir. Bunda, ekonominin her yeni evriminin de payı vardır. İkiz kardeşi teknik zaman gibi ekonomik zaman da düzenlilikleri ve erimleri en uç noktalara kadar sıkıştırıyor; bir yandan katı zaman blok işlev görüyor, öte yandan kendisi de sanal ile gerçek arasındaki sınırları karıştırıyor.

Ekonominin, zamanı kendi öz mantığına göre düzenlemesi olgusu elbette yeni bir şey değil. Kendi ilkesi içinde bile, genç Marx’a şunları söyletmiştir: “Ekonomik etkinlik ortak üretimin son yasasını oluşturan zamanın ekonomisinden başka bir şey değildir.”  Toplum, erken zamanlardan başlayarak, ekonomik önceliklerin fonksiyonu olarak zamanı düzenlemek, düzeltmek, dağıtmak ve optimize etmek zorunda kalmıştır. Ekonomik zaman, böylece, doğal zamandan ayrışır. Öte yandan, bu doğal zamanın toplumu günlerin, mevsimlerin ve yılların düzenliliği arasında kabile niteliğini sürdürmüştür. Tarihsel evrimin her büyük aşamasında bu zaman ekonomisinin kendisi de dönüşmüştür. Jacques le Goff’un gösterdiği gibi, ortaçağ büyük ticaretinin yükselişi, “rahiplerin zamanı”nın yerini “tüccarların zamanı”nın aldığına şahit olmuştur.  Kule saatinden sonraki gar saati ve onu izleyen “daha duyarlı” fabrika saati, sırasıyla diğer iki ekonomik değişimi zamanın terimleriyle yorumlamaktadırlar: Demiryolu taşımacılığı ve büyük endüstri için gezici işçilik. Bu sonuncusunun hizmetindeki mühendis Taylor –endüstrinin ilk durumunun zaman gözleyicisi– insan bedeninin, bundan böyle makinelerin egemen düzenliliğine hizmet edecek olan zamansal düzenlenmesini, en doğru biçimde bölümlere ayırma ve ayrıntılama sanatını otuz yıl boyunca başarıyla öğretmiştir.

Yirminci yüzyılın sonunda, ekonomik etkinlik hem kendi uzaysal alanı uzantısında küreselleşmekte, bilişim ve hizmetler kesiminin artan ağırlığıyla maddeden arınmakta, hem de ürünlerinin yelpazesi içinde son ucuna kadar çeşitlenmektedir: Her şey satın alınmakta, satılmakta ve hesaplanmaktadır. Aslında bu yeni değişimler, yeni bir ekonomik zamansallığa yolu açar. Daha açık söylemle zaman, ekonomik etkinliğin büyük bir bileşeni olmakta ve biz, “zamanın ekonomikleştirilmesine” tanıklık etmekteyiz.

Şirketler, sektörler, bütün ülkeler için ölüm kalım savaşı olan kârlılık ve verimlilik savaşı, savunulacak bölümleri ve zapt edilecek doruklarıyla geniş çapta bir zamansallık savaşıdır ve bu savaşın öğeleri, tedarik ve teslimin ustaca yönetimi, zamansal bağlantılar ve erimlerin sıkıştırılması olarak adlandırılırlar. Verimsiz ürün stokların izlenmesi, finansal açıdan eylemsizleştirilmiş zamanın da izlenmesidir. Zaman, kendisinden sürekli olarak daha fazla para sağlamak için, sıkıştırılır.

Böylece, pazarın çetin koşulları, sürekli bir kendinden-ivmelenmeyi dayatır. “Tren Amerikalılar ve Japonlar tarafından delice bir hızla sürülüyor. Elektronik hiçbir gecikmeye dayanamaz; onun kataloğu sürekli olarak yenilenmeye hükümlüdür”: 1982 de PDG’de Tompson-CFS tarafından bir tehlike çığlığı biçiminde formülleştirilen bu tanı, gücünden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Cihazlar, teknik bilgiler ve ürünler, hemen şimdinin baskısı altında gittikçe daha hızlı yenileniyorlar. Yıllar boyunca dayanıklılık ve uzun ömür bir kalite ve değer işareti olmuş iken şimdi değer yitirme, doğal bir durum sayılıyor: Eskiden, kitaplar ve mobilyalar, elbiseler ve evler, toplumsal sorumluluklar ve üretken cihazlar, sürdürülmek için üretilmişti. Böylece tüketiciler, sürekli olarak değişikliğe uğrayan eşyaların, açıklanamaz “geri çekilmelerin”, katı ticarileştirme takvimlerinin acımasız dansına katılmış bulunuyorlar.

Ürünlerle birlikte üretken aletler de durmadan yenileniyor… Üretkenliğe ve şiddetli rekabete yönelmiş bu koşu, ileri teknolojiyle üretilen ekipmanların gittikçe daha hızlı biçimde kullanımdan kaldırılmasını da birlikte getiriyor. Ancak evrimsel makinalar konusundaki, ekonomik ve teknik evrimin gidişine uygulanabilir ve tekrar uygulanabilir araştırma, sonuna kadar götürülmedi. Böylece çalışanlar yeni tekniklerin, yeni normların, yeni endüstriyel programların en az onlar kadar acımasız olan bir cirit meydanıyla karşılaşmış olmuşlardır. Robotik, üretimin gereklerine göre belirlenmiş, dolayısıyla gecelerin doğal zamanıyla bayramların ve tatillerin toplumsal zamanından ayrıştırılmış çalışma saatlerindeki kaymayı önleyememiştir.

Fabrikada olduğu gibi büroda da görevlerin yerine getirilmesi, yalnızca çok sıkı bir düzenliliği ve uyumu gerektirmez, insanı deli eden bir zaman bütünlüğünü de gerektirir: Programların zaman dilimlerine göre düzenlenmesi, senkronizasyon zorunlulukları, işlemlerin zamanlanması, vb. “Çalışmanın esnekliği”ne yapılan çağrılar kurtarıcıları beklemiştir; ancak bunlar, işletmelerin iç katılığına pek derman olamamışlardır. Aslında bu, yalnızca, üretimin esnekliğini anlatan kılık değiştirmiş bir söylemdir ve tümel ya da yerel işsizlik, hiç olmazsa mantık diliyle, onun iyi gizlenemeyen bir bileşenidir.

Kuşkusuz daha ileriye gidebilir ve zamanın, ne kadar önemli olursa olsun, şirketlerin performansları için basit bir parametre olmakta olduğunu düşünebiliriz. Öyle görünüyor ki zaman boyutu, en sonunda, ekonomik etkinliğin bir temelini, onun gerçekleşme sürecinin son başvuru noktasını oluşturmaktadır. Aslında, uzun zamandan bu yana sermaye, coğrafi alanda olduğu gibi toplumsal alanda da çok fazla gereksinim duyduğu birikim dinamiğini sağlama almıştır. Ancak, bu uzaysal boyutun artık ona yetmediği ve kapitalist büyümenin, artık zamanın derinliğine de girdiği anlaşılıyor. Bilgisayar, “zamanın dikeyine” doğru oluşan bu ekonomik gelişmenin aynı zamanda hem simgesi hem de ayrıcalıklı aracıdır.  Eski time is money (zaman paradır) özdeyişi –ki zamanın, ekonomik hesapla entegre duruma getirilmesini sağlamıştır– money is time (para zamandır) biçiminde geri dönüyor. Para ve kazanç, eylemlerle, daha doğrusu zamanın eylemindeki özdeşlikleri içinde, ona egemen olma, onu küçültme ve çerçeve içine alma yetenekleri ölçüsünde gerçekleşirler. Bu, ekonominin zamanlaştırılmasıdır (temporalisation).

Bunu yaparken ekonomi, birbirinden değişik iki yöntem üzerinden zamanla bütünleşir. Bazen, bunlar üretken yatırımlardır, ticari devinimdir, gün geçtikçe sıkılaşan bağlarla zamana bağlanan tüketim modelleridir. Bu ekonomik zaman, ölçülebilir bir zamandır; öncesinden sonrasına kadar ekonomik, özellikle endüstriyel amaçların tek bir yöntemle geliştirdiği somut zamandır. Bazen de bunun zıddına, özgün deyimiyle “insanlık gerçeğinden çözülmüş” duruma düşürülmüş olan ekonomi, puslu, örtülü, kurgusal bir zamansallığın içine yerleşir: Bu, “Las Vegas gezegeni”nin anlık senkronizasyonu içinde zincirinden boşanmış finansal spekülasyon zamanıdır. Para ve kazancın artık “sınırlandırılmış” ya da “sınırlandırılmamış” olması gerekmez; bunlar, yeryüzü-dışı olarak tüm küresel uzayın ortasında ve zaman-dışı olarak anın ve süresizin içinde ayrışırlar. Aslında, ne şimdiki zamana ne de geleceğe ilişkin olan bu “türev ürünler” (Anglo-Sakson finans adamlarının deyimiyle gelecektekiler), aynı zamanda, zamanı gerçek-dışı kılmanın anlatımıdır da. “Pazarlar” senet piyasasının, güçlü döviz kurlarının ve faiz fiyatlarının gidişine göre bahse girerler; geleceği kredi ile satın alıyormuş gibi yaparlar, var olmayan ve var olmayacak olan “sanal” borçlanmaların pazarlığını yaparlar.

Her şey, yeni teknolojiler, yeni ekonomik eğilimler gibi katı biçimde programlanmış zaman kümeleri üzerine oturur. “Finansal kurgular”, “senet kayıt defterleri”, “finansman planları”, çok yıllı takvimlerin katı dağılımı içine hapsedilmiş bu ara-yüzey zamansallığın en simgesel örnekleridir. Manş tünelinin altındaki değişmeler, geleceği öncelikli olarak satın alma hevesini çok komik, güney ülkelerinin borçları ise çok trajik bir biçimde yansıtıyor. İlkinin yöneticileri, maliyetleri doğru hesaplayamadıklarından ve finansman programlarını uygun bir şekilde düzenleyemediklerinden dolayı borçlarının geri ödeme erimleri, senetlerin değer yitirmesi, sıcak paraya olan şiddetli gereksinimler üzerinde tartışıp durmaktadırlar. İkincilerin yönlendiricileri ise kırılgan dışsatım ekonomilerini ezen borç servislerini yeniden taksitlendirmek için pazarlık üstüne pazarlık yapmaktadırlar. Her iki durumda da, ekonominin dizge-zamanı tarafından kurgulanan “gelecek tablosu”, başlangıçtaki öngörülerin etkisiz olmasının açığa çıkması oranında gerçek dışı, hayali bir takvimle sonuçlanır.

Teknik zamanın ve ekonomik zamanın birbirine çok benzeyen değişimler geçirmeleri rastlantısal değildir. Toplumsal evrimde tekniğin ve ekonominin göreceli ağırlıkları üzerindeki kuramsal tartışmayı yeniden başlatmanın yeri –bütün önemine karşın– burası olmamakla birlikte, en azından bu iki tarihsel güç arasındaki çok eski bağın, hiçbir zaman bu “yeni teknolojiler” ve küreselleşmiş ekonomi çağındaki kadar belirgin olmadığını söylemeliyiz.

Bu etkin, ancak pahalı teknikler, tam genişleme durumundaki bir ekonomik pazarı temsil ederler ve öte yandan, ekonominin –özellikle bilişim ve genetik mühendisliği alanlarındaki– tümel büyümesinin ayrıcalıklı bir aracıdırlar. Şirketlerin “R&D” [Recherche et Développement – Araştırma-Geliştirme = AR-GE] dedikleri budur. Yani büyümeyi desteklemeye yetkin ve ekonomik olduğu ölçüde teknik de olan yenileştirme araştırmaları, bu iki alan arasında bir bağ oluştururlar. Hedef hem teknik hem de ekonomiktir; AR-GE’nin ana konularından birisi olan üretkenlik artışı, zamanla bu çifte başlık üzerinden ilişki kurar. Süreleri kısaltmak, zamana ilişkin düzenlemeleri yoğunlaştırmak, eşzamanlılıkları geliştirmek ve zamanı minyatürleşmeye zorlamak için bilgisayar artık vazgeçilmez bir konuma gelmiştir ve şimdiden “kronotik”den söz edilmeye başlanmıştır.

Teknik ve ekonomi böylece bir dizge-zaman’ı, Paul Virilio’nun yapıtının tümünde “gerçekten uzaklaştırılmış” (déréalisé) niteliğinin altını çizdiği, kendi üstüne kilitlenmiş, insan eliyle yaratılmış, yapay bir zamanı yerine oturtmak için yarışmaktalar.

Teknokrasinin utkulu olduğu altmışlı ve seksenli yıllar arasında “oldubitti [coup parti] ve program dilimi” diye adlandırılan kavramlar, bu biçimde araçlaştırılmış zamanın katılıklarını iyi betimlemektedirler. O zamandan bu yana, tekniğin ve ekonominin dili çok ihtiyatlıdır, ama zamanı çerçeveleme ve programlama yolundaki ortak savları hep aynı kaldı.

Oldubitti*, bir tür zamansal bağışıklığın otoriter talebidir. Bundan, nitelikler arasından verili bir proje (örneğin bir otoyol yapımı) yararlanabilecektir. Bu projenin destekleyicileri onun, ilerde gelecek herhangi –özellikle sivil– bir müdahalenin ulaşamayacağı “korunmuş alanda”, yani zaman süresi içinde bir tür tampon bölgede gerçekleştirme hakkını elde etmek için uğraşırlar. Fransa’da EDF [Fransa Elektrik İdaresi] böyle bir aldatıcı söylemin başrol oyuncusu olarak geçer.

Program dilimi’ne gelince, bu da bu projelerden birinin, uzun bir süreye yayılabilen kesikli sürecidir. Örneğin, bir yerleşim bölgesinin düzenlenmesi. Kentleşmenin geleceği, birbirinden ayrışmış ve bürokratların peşin görüşlü, aynı zamanda tek boyutlu ve senkron düzenlemelerine göre programlanmış bir bürokratik anlar zincirine indirgenmektedir.

İşte modern tekniğin ve ekonominin zırhlarıyla donatılmış zaman… Zamanın her noktası ve her zaman aralığı işlevsel yeteneğine ve göz önüne alınan alt-dizgenin bütünü içindeki rolüne göre bir değerlendirme gerektirir. Sıfır gecikme ve JIT’in (just in time = tam zamanında) peşinden koşmaktayız; en iyi “plajları” ve mazgalları, yani “kuvvetli zamanları” ve “oyunları” yönetiyoruz.

Karayolu taşımacılığının raylı taşıt ya da su yolu taşımacılığına göre elde ettiği başarısına adanmış olan zaman kesişmelerinin hem ekonomik hem de teknik anlamda artan baskısı da bir başka örnektir. Daha doğru bir deyimle bu baskı, bu taşımacılık türlerinin karşılaştırmalı maliyetinden öte bir şeydir. Çünkü kara yolu, sürenin daha çok yoğunlaştırılmasını, kaybedilmiş zamanların peşinden gidilmesini, üretim çevrimlerinin ve bunların “kapı kapı” dağıtımının daha fazla duyarlılıkla programlanmasını daha verimli biçimde başarır.

Ancak, zırhlarını kuşanmış zamanın çok yüzlü ve gündelik baskısı, tekno-ekonomik kararları verenlerden daha çok sade yurttaşı sıkmaktadır. Kişisel ajandalarımızın her sayfasını dolduran düşey ve yatay çubuklar, neredeyse bir hapishane sertliğiyle, bunun çok simgesel, aynı zamanda da çok işlevsel anlatımıdır. Her fırsatta, gerek işimizi yürütürken gerekse yer değiştirmelerimiz ya da dinlencelerimizde, dernek ya da siyasal çalışmalarımızda, her birimiz, dizge-zamanın ve otoriter birleştiricisinin hoşgörüsüz acı deneyini yaşar. Bu aşırı programlanmış toplumsal zamanın baskılarına nasıl karşı koymalı? Kişisel zamanımızın, giderek yaşamımızın kendisinin kirlenmesine neden olan bu kendini beğenmiş dizge-zamana nasıl direnmeli? Bu kirlenme, rastlantısal koşullar bize bir serbest zamanı sunduğunda, garip bir paniğin bizi sinsice yakalamasına tanık oluyor.

Zaman, elbette bir ölüm kalım meselesidir. Kendimizi, sanki zaman güçlü bir biçimde işlevselleştirilmiş, tümüyle kangren olmamış, yabancılaştırılmış gibi, “ölü” zaman avına bırakıyoruz. Sanki yaşayan gerçek zamanın akışkan birleştiricileriyle bize sunacağı görülmeye değer önemli bir şeyi kalmamış ve beklenmeyen geri dönüşleri yokmuş gibi… Tekniğin ve ekonominin zamanı kendi üstüne kapanmıştır. Acaba onu yeniden açmayı bilecek miyiz?

Demek ki, ekonominin ve tekniğin kesin buyruklarına boyun eğen bir dizge-zaman, yerine iyice yerleştirilmektedir. Bu, aynı zamanda katı, hemen şimdinin içine sıkıştırılmış, en azından gerçekten uzaklaştırılmış, ama tüm toplumsal yaşamı düzenleme savında olan bir dizge-zamandır. Peki bu hırsını gerçekleştirebilecek mi? Çoğu kez, ancak zamana göre beklenenden düşük performanslara ve zamansallığın ters yüzlerine ulaşabildiği görülmektedir.

Yeni teknolojilerin dikkate değer yetilerine ne derecede güvenirse güvensin, ekonomi, kendi “dışsallığını” [externalité] yönetemez. Bu kavram, ekonomi uzmanlarının, toplumun bütünü içinde ve onunla yüz yüze olmalarına karşın, ona olan ilgisizliklerini tanımlamaktadır. Bu dışsallıklar, ilk sırada toplumsal zamanı, ekonomik etkinliklerin zaman maliyetini ilgilendirir; “saf” ekonominin bir tür dışlanmışıdırlar.

Bir ücretli emeğin harcanmasını gerektiren toplam zaman, bu beklenenden düşük performansların dışsallıklarının bir parçasıdır. Kuşkusuz, bir yüzyıldan bu yana işyerinde geçirilen çalışma saatlerinde düzenli bir azalma olmuştur ve yeni azalmalar düşünülmektedir (haftada otuz beş saat). Ancak, ücretli çalışmanın aldığı etkin zaman bunun ötesine geçmektedir: Çünkü kentsel ulaşım ağındaki taşıtlarda geçen zaman uzamaktadır. Bu tersine döndürülmüş zamansallığın gerisinde iki ekonomik mantıkla karşılaşmaktayız: Birincisi istihdamın mantığı, ikincisi kentin mantığı. İkisi de birbirini sakatlayan, birbirini, toplumsal “dışsallığı”, yani zamansallığı nedeniyle aşağı gören iki mantık.

İşveren, yalnızca işyerinde yüksek verimle yapılmış işi tanır. Büro ya da atölyeye giriş çıkışları kaydeden titiz saat, öncesinde ve sonrasında, kentlerin ve varoşların ölçüsüz büyümesinden kaynaklanan, dayatılmış ulaşım yollarıyla ilgilenmez. Diğer yandan kendi kapitalist görüş açısından başarılı olan bu kentsel büyüme, kenti, çok amaçlı bir ekonomik alan olarak değerlendirmiştir: Taşınmaz spekülasyonu, ağır makineler, birleşik konut kümeleri, kitle tüketimi. Bunların “tasarımcıları” ise ulaşım yollarının uzamasından ve buna bağlı olarak ücretlilerin işe giderken katlandıkları sıkıntılardan hiç rahatsız olmadılar.

Bir başka dışsallık, bir başka beklenenden düşük zamansal performans örneği, dayanıklı denen malların ve ekipmanların –ne kadar çekici olursa olsun– “zaman alıcı”, hem de çok zaman alıcı nitelikleridir. Elektrikli ev aletlerinin ya da işitsel-görsel cihazların “bakım tutumu”nu sağlamak için sayısız usandırıcı girişim gereklidir. Zaman kazandırıcı ya da “serbest zaman”ı artırıcı olduğu varsayılan bu ekipmanlar, birer büyük zaman tüketicisidirler. Üstüne üstlük, bu çekici yapaylıkları ikinci elden satın almanın da, zamansal deyimle, kazançlı bir iş olduğu sanılır: Video düzeneği ya da kamera, onlara harcanan zaman ve ödenen para gizli bir rayice göre geri kazanılabilirmiş gibi, “dönmelidirler.” Satın alma anında elbette zaman sorunları ortaya atılmıştır, ancak yalnızca finansal zaman: Aletin ya da arabanın öngörülen ömrüne göre amortismanı değerlendirilmiş, önerilen kredilerin koşulları göz önüne alınmıştır. Fakat bu “dayanıklı” malların –bu adlandırma da bir zaman sorununu ortaya atıyor– “daha sonraki” gereksinimi olacak toplumsal zaman, insan zamanı üzerinde hiç durulmamıştır. Tüketim, Georges Bataille’a göre ekonominin bu “lanetlenmiş yanı”, sonuç olarak tüketicilerin lanetlenmiş bir yanıdır.

Yeni arabadan yeni arabaya geçen en zenginler dışarda bırakılırsa, otomobil sahipleri, sürekli olarak arabalarının dayattığı dışsallıklarla karşı karşıyadırlar. Çünkü araba onlara, benzinden daha çok zaman tükettirir! Ivan Illich, bir arabanın kullanımına bağlı olan zaman baskılarını ve zamansal değişkenleri “genelleştirilmiş zaman” adı altında kuramsallaştırılmıştır: Doğrudan yer değiştirme zamanı, onun bakımı için gerekli sonraki gidiş gelişler, onun satın alınmasını ve ek harcamaları karşılamak için gerekli çalışma zamanı, beklenmeyen kazaların zamansal maliyeti. Illich, genelleştirilmiş zamanın, bisikletten süpersonik uçağa kadar, hemen hemen aynı olduğunu hesaplamıştır.

Teknik ilerlemenin getirdiği zamansal dışsallıkları her tür hoş görünme kaygısından uzak bir şekilde incelemek, elbette bizi, bazı saf “Illichçilerin” yetmişli yıllarda yaptıkları gibi, teknik ilerlemeyi toptan yadsımaya götüremez. Bir yeniliğin değerlerini ve değersizliklerini tartışmak için son çözümlemedeki ölçüt, yaşam kalitesi olmalıdır. Bunun içinde zaman, zamanın iyi kullanımı vardır. Bu aletlerin “zaman kazançları” asla nicel, parasal deyimlere dönüştürülemez. Fakat daha az stresli, daha genişlemiş bir yaşam biçimine katkıları sorgulanmalıdır. Gerçek şu ki genellikle yapılan budur, ama uğranılan yeni zamansal baskılar da göz önüne alınmak koşuluyla.

Bizim modern toplumlarımız kesin olarak süre içinde rahat değiller. Teknik gelişim, ivmelendirilmiş yenilenmeleriyle bu duruma ne katılıyor ne de herhangi bir kaygı duyuyor. “İşe yaramaz bir arsa”ya dönüşme tehlikesi altındaki kütüphanelerin durumu meslek adamını kaygıya düşürecek niteliktedir. Çünkü bunlar en iyi biçimde bilgiyle donatılmış, hiç olmazsa numaralandırılmış olmalarına karşın, koleksiyonların üstel artışı ve iletişim sistemlerimizin süreğen yinelenmeleriyle “işe yaramaz zaman hatası”na dönüşme tehlikesi altındalar. Bu, süreye egemen olamayışın belki de en güçlü anlatımı, nükleer endüstrinin atıklarına yakalanmış bahtsızlardır. Dışsallığın, kendi içsel mantığı içinde, ağır bir teknik –dolayısıyla ekonomik– başarısızlıktan başka bir şey olmadığı nükleer kaynaklı enerji ilkesinin de bu durumda bulunduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Şu anda bilinen şey, yalnızca bu kullanılmış atomlardan doğan zehirleyici etkinin, onların son derece uzun ömürlülükleri nedeniyle arttığı; onlardan kaçınmanın bir aldatmaca olduğu, onları denizlerin derinliğine gömmenin bir sorumsuz önlem olduğu; onları “emekli” etmenin yalnızca tehlikelerden habersiz davranma anlamına geldiğidir. Aslında, nükleer santralların enerji bunalımına ivedi çare olduğunu ortaya koyan hesap, onların atıklarının uzun erimde nötrleştirilmesini dikkate alamaz. Bunların başlangıçta çok düşük tahmin edilen gerçek maliyetleri, tesislerin yüksek tehlikelerine karşılık sınırlı olan işletme ömürleri nedeniyle henüz tam hesaplanmış değildir. Böylece “sivil nükleerin sonuna”  gelmiş bulunuyoruz. The Economist in dediği gibi, nükleer programların hatası, ekolojik olmaktan çok finansaldır. Yetmişli yılların atılımı ve ekonomik bunalıma “acil durum tekniği” ile çare bulma projesi, üstün bir baskıyla karşılaşmıştır: Bu, zamanın baskısıdır.

Bu nükleer atık tehlikelerinin ortaya çıktığı nerdeyse jeolojik nitelikteki uzun zamansallık, içinde nükleer santralların hırslı projesinin yazılı olduğu, hem teknik hem de finansal açıdan son derece kısa bir zamanın sınırlarını aşmaktadır. Maddesel çekirdeğin ateşini çalan Prometheus’un iyimserliği, artık Dr. Faust’un çaresiz acılarının yanına gönderilmektedir. İşte, çok başarılı olması istenen bir teknolojinin, beklenenden ciddi derecede düşük zamansal performansı.

Sistem-zamanın karşısında bu ”kronofaj”  toplumun, bu disiplinci zamansallığın , “gittikçe daha çok kazanca dönüştürülen ve daha az yaşanan”  zamanın baskılarına direnmeyi düşünebilecek miyiz?

Teknobilim ve finansman takvimlerinin hazırladıkları senaryolar, –kendi yöntemlerince– geleceği hesaba katıyorlar. Ancak bu, onu rasyonalize etmek ve kendi indirgeyici mantıklarına göre düzenlemek içindir. Bunlar insana, ancak bir yabancıya yapılabilecek bir geleceği öneriyorlar. Geleceği, açık bir çevren olarak nasıl yeniden düzenleyebiliriz? Gelecekçilik yetilerimizi, nasıl pekiştirip nasıl yeniden bulabiliriz?

Afrika bilgeliğinin söylemiyle, bütün Beyazların birer saati vardır, ama hiç zamanları yoktur.

(…)

Çevirmen: Münir Cerit

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

** Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

20. yüzyılın ünlü tarihçi ve düşünürlerinden Jean Chesneaux 2 Ekim 1922’de Fransa’da doğdu. Uzak Doğu Tarihi alanında uzmanlaşan Chesneaux, EHESS (École des Hautes Études En Sciences Sociales) ve L’Université Paris Diderot üniversitelerinde tarih profesörlüğü yaptı. Adını ilk kez 1959 yılında Modern Çin Cumhuriyeti’nin atası sayılan Sun Yat-Sen üzerine yaptığı akademik çalışmayla duyurdu. Birçok eseri bulunan yazar, Zamanı Yaşamak (Habiter Le Temps) çalışmasını 1996 yılında yayımladı. Fransız Komünist Partisi’nde aktif görev alan yazarın, Mao’nun ölümünden sonra Çin Komünist Devrimi’ne olan ilgisi azaldı ve Çin Kültürü İncelemeleri bölümündeki öğretim üyeliğinden ayrıldı. Hayatı boyunca verdiği eserler Marksist çizgide devam etmesine rağmen savunduğu davalar değişiklik göstermiştir. Yazar erken dönemlerinde komünizmi, olgun döneminde Maoculuğu, ileri döneminde ise anti-emperyalizmi savunmuştur. Önemli eserleri arasında Le Mouvement Paysan Chinois 1840-1949 (1840-1949 Arası Çin Halk Hareketleri), L’Asie orientale aux xixe et xxe siècles, (19. ve 20. Yüzyılda Doğu Asya) ve Les Sociétés secrètes en Chine, (Çin’in Gizli Toplulukları) yer almaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.