Zarafet – Audrey Hepburn’ün Hayatı

 


“Nasıl yaşanacağını, kenarda durup izlemeden dünyanın nasıl hem içinde hem dışında olunacağını öğrendim. Bir daha asla ama asla hayattan kaçmayacağım. Aşktan da…” dedi Audrey “Naif görünüşüne rağmen çelik gibidir.” -Cary Grant “Audrey, artık kaybolan değerlerin kadınıydı. Zarafet, saygınlık ve terbiye… Tanrı, onu yanağından öpmüştü ve tam karşımızdaydı.” -Billy VVilder “Audrey Hepburn gibi görünmeyi duşlemeyen tek bir kadın bile yoktur.” -Hubert de Givenchy ‘Öylesine sıradışı bir çekiciliği vardı ki, herkes ona yakın olmak isterdi. Sanki kendisiyle dünya arasına camdan bir duvar örmüştü. Onu kolayca aşamazdınız. Bu onu fazlasıyla çekici kılardı.”

Audrey, çocukluğunun bir bölümünü Brüksel’deki Van Heemstra-Ruston evinde geçirdi. Anneannesiyle dedesinin Hollanda, Arnhem’deki ve Arnhem’in dışındaki Velp’te bulunan evlerini sık sık ziyaret ediyordu. Ella, kocasının olmadığı zamanlarda Audrey’yi kuzenlerine de götürüyordu. Joseph çoğunlukla şirketinin Londra’daki ofisine gönderiliyor ya da evinde ailesiyle kalırken sık sık şehir merkezindeki politik toplantılara katılıyordu.

Joseph evden ne kadar ayrı kalırsa kalsın, kızı onu hep neşe ve heyecanla karşılıyordu. Ama söylenenlere bakılırsa Joseph kızına karşı, Ian ve Alex’e olduğundan daha ilgili değildi. Ella, Audrey’ye okumayı, resim çizmeyi, çocuk klasiklerinden ve iyi müzikten zevk almayı öğretiyordu. Küçük Audrey de öğrendiklerini babasına sergilemeye can atıyordu. Ama Joseph ona hiç ilgi göstermiyor, Audrey de babasının soğukluğuna her çocuğun tipik tepkisini veriyor, onun sevgisi ve onayını kazanmak için iki kat çaba sarf ediyordu. Fakat ne yazık ki işe yaramıyordu.

Audrey annesinin ilgisine, korumacılığına ve akıl hocalığına daima güvenebilirdi ama şefkat bakımından kadın da kocasından farksızdı. Artık gençliğinin neşe ve doğallığını yitirmiş, tepeden tırnağa bir Viktoryen baronesi olarak iyice ölçülü bir tavra bürünmüştü. Ella tüm kalbiyle kızının iyiliğini isteyen ciddi bir anneydi. Baştan savma bir iyi geceler öpücüğünü bile münasebetsiz ve taşkın bir sevgi gösterisi olarak değerlendiriyordu. Audrey daha sonraları, annesinin ilk evliliğinin başarısızlığı yüzünden çok incindiği ve ikincisinde de aradığını bulamadığı için duygusal bir çöküş yaşadığı sonucuna varacaktı.

Audrey, çocukluğunda çekilen fotoğraflarda gözleri cin gibi parlayan ve güler yüzlü bir kız olarak görülür. Annesiyle üvey ağabeyleri de fotoğraf karesindeyse kızın yüzünde genellikle afacan bir sırıtış vardır. Hizmetkarlara daima aileden biri gibi davranıyor, açık havada oyun oynayıp muziplik yapmaya bayılıyordu. Ian ve Alex, Audrey’nin kendilerine kır yürüyüşlerinde eşlik ettiğini ve sessiz sinema oynamaktan çok hoşlandığını hatırlıyor. Ian’a bakılırsa bazen fazlasıyla yaramazlardı: “Anneme rağmen ağaçlara tırmanırdık.” Ama Audrey beş yaşındayken on dört ve on bir yaşlarında olan üvey ağabeyleri yatılı okula gönderildi ve birlikte geçirdikleri zamanlar kısıtlandı.

Akıllı, becerikli ve neşeli küçük kız, anne babasının giderek artan kavgalarının farkına varmaya başladı. Akşamları yemek masasına oturduklarında ortaya çıkan soğuk savaş Audrey’nin aklını müthiş karıştırıyordu. Hatta evdeki ortam öyle gerginleşmişti ki bazen gizlice ağlıyordu. Evet, gizlice. Çünkü başkalarının yanında gözyaşı dökerse azar işitiyordu: “Çocukken bana dikkati kendine çekmenin terbiyesizlik olduğu öğretildi. İlgi çekmek için garip davranışlar sergilemek çok ayıptı. Daima vaktinde gel, derdi annem. Ya da, önce başkalarını düşün. Kendinden bahsetme. Sen ilginç değilsin. Önemli olan başkaları, derdi.” Audrey annesiyle babası arasındaki gerginliği hissetse de tabii ki evlilik sorunları asla çocuğun önünde konuşulmuyordu.

Belçika dengeli bir yerdi. Fakat 1929’da Amerikan ekonomisinin çöküşüyle birlikte tüm dünya bir maddi krize girmişti. Brüksel’deki seçmenler özlerinde muhafazakardı. Hükümet ülkedeki ve yurtdışındaki (örneğin madencilikten büyük gelir getiren Kongo’da) ticareti düzene sokmak için acil durum yetkileri almıştı. Radikallerin, devrimci sosyalistlerin ve Alman etkisindeki ulusal toplumcuların iktidara gelmesi yasaktı ama sayıları endişe verici boyutlara ulaşmıştı.

1934’te Brüksel’deki tüm resmi dairelerde faşistler vardı. Üstelik kontrol altında değillerdi ve kesinlikle etkiliydiler. Audrey babasının aşırı muhafazakar politik eğiliminden o sıralar haberdar değildi. Joseph, faşist ideolojiyi giderek daha çok benimsiyor, Naziler’in oluşturduğu politik topluluklara katılıyordu.

Aslında hem Joseph’in hem de Ella’nın, Audrey Hepburn’ü hayatı boyunca utandıran önyargıları vardı.

1935 ilkbaharında Audrey’nin anne babası, Oswald Mosley liderliğindeki İngiliz Faşist Birliği için adam ve para topluyordu. 26 Nisan’da Mosley’nin haftalık dergisi The Blackshirt’te Ella’nın bir fotoğrafı ve kusursuz İngilizcesiyle, kocasının kaleminden çıktığı belli olan yazısı vardı.

“Faşizmin çağrısını duyan ve zafer yolunu aydınlatan ışığı takip eden bizler, bunca zamandır karanlıkta olduğumuzu anladık. Nihayet kölelik zincirlerimizi kırdık ve özgürlük yoluna çıktık. Sir Oswald Mosley’yi izleyen bizler onda gözünü dünyevi değil, daha büyük amaçlara dikmiş bir lider bulduk. Onun idealizmi, İngiltere’yi manevi yeniden doğuşun şafağına taşıyacak.”

Ella ve Joseph bu yazının yayımlanmasından on bir gün sonra Münih’te Hitler’le öğle yemeği yedi. Yanlarında Mosley’nin en yakın müttefikleri ve Mitford kız kardeşlerden üçü vardı. Brüksel’e mayıs ortasında döndüler. Audrey’nin yaş gününü kaçırmışlardı.

image29

Çok geçmeden karısı ve kızı ile Joseph arasında derin bir yabancılaşma oldu. Adam daima somurtuyor, derdini açıkça anlatmıyor, çalışmıyordu. Maddi açıdan karısına bağımlıydı. Yahudileri, Katolikleri ve farklı ten rengine sahip herkesi küçümsüyordu. Karısı ve kızıyla hiç konuşmuyor, bu da doğal olarak kızının ruh halini olumsuz etkiliyordu: “Mutsuz ve ketum bir çocuğa dönüşmüştüm. Genelde tek başıma olmayı tercih ediyordum. Anlayışa ihtiyacım vardı.” Yalnız oyun zamanları içinse şöyle diyordu: “Oyuncak bebeklere ilgim yoktu. Bana asla gerçek gibi gelmezlerdi.” Ustalıkla resimlediği köpek, kedi, kuş ve tavşanlarla arkadaşlık etmeyi yeğliyordu. Anne babasının ona vermediği sevgiye duyduğu açlığı diğer canlılarla gidermeye çalışıyordu. “İnanılmaz bir şefkat açlığı ve onu başkalarına verme ihtiyacıyla doğmuşum,” diyordu Audrey yıllar sonra.

“Küçükken, çarşıda pazarda gördüğüm her bebeği arabasından almaya çalışarak annemi utandırırdım. Hayattaki en büyük hayalim kendi çocuklarımın olmasıydı. Hepsinin kökeninde aynı şey var. Sevgiyi sadece almak değil, vermek de istiyordum.”

Küçük hayvanlar ve çocuklar daima Audrey’nin ‘sevgi verme’ girişimlerine maruz kalıyordu. Kendi ‘sevgi ihtiyacı’ konusundaysa Mayıs 1935’te ağır bir darbe aldı Audrey. Zaten onunla ilgilenmeyen babası Joseph Ruston hiçbir açıklama yapmadan pılını pırtısını topladı ve bir daha dönmemek üzere evden ayrıldı.

Üçüncü kişilerden alınan bilgiye göre Joseph, Ella’nın hayat güvencesinin büyük bir bölümünü ve evlendiklerinde kayınpederinin verdiği parayı harcamıştı. Bazıları onun küfürbaz bir alkolik olduğunu iddia etti. Ama dramın asıl oyuncuları sessiz kaldığı için ayrılma sebeplerini tam olarak bilmiyoruz. Ella da, Joseph de katı, soğuk ve eleştirel karakterlerdi. Ancak Ella kızının derslerini ve ilgi alanlarını destekleyerek kendince büyük bir fedakarlık yapmıştı. “Annemin bana karşı derin bir sevgisi vardı ama bunu her zaman gösteremiyordu. Bana babalık da yapmak mecburiyetinde kaldı.”

Ne Joseph ne Ella evliliklerinden ya da ayrılışlarından bir kez olsun bahsetti. O sırada altı yaşında olan Audrey ise bu olaydan nasıl etkilendiğini anlattı sadece: “Babama tapardım. Ondan ayrılmak çok acı vericiydi. Babam evi terk ederek bizi belki de hayat boyu sürecek bir güvensizliğe mahkum etti.” 1989’da da Joseph’in gidişi için şöyle dedi: “Hayatımın en travmatik olayıydı. Annemin tepkisini hatırlıyorum, gözleri yaşlarla dolmuştu. Dehşete kapıldım. Bana ne olacaktı? Yer ayağımın altından kaydı sanki.”

Audrey’nin büyük oğluna göre bu gidiş ‘asla tam anlamıyla iyileşmeyen bir yaraydı’ ve annesi bu yüzden hayatının geri kalanı boyunca ‘sevginin kalıcı olabileceğine asla inanmadı’. Hepburn de ‘şefkat konusunda güvensiz olduğunu ve bunu veren herkese müthiş bir minnet duyduğunu’ söyledi. “Bu güvensizlik tüm ilişkilerimde benimle kaldı,” dedi. “Aşık olup evlendikten sonra bile sürekli bir terk edilme korkusuyla yaşadım.”

Bu olay yüzünden Audrey annesinin onayladığı birkaç arkadaşından da uzaklaşmıştı. Bunun ardında biraz utanç, biraz keder ve kafa karışıklığı, biraz da durumu nasıl açıklayacağını bilememe ve ailesinden biri çekip gittiğinde her çocuğun yaşadığı suçluluk duygusu vardı. Babasının onları terk etmesine sebep olacak bir şey mi yapmıştı? Belki de anlayamadığı bir sebepten ötürü ona sevimsiz ve itici geliyordu. Ama annesi sorunun bu olmadığı konusunda kızını ikna etmeye çalıştı. Babası dönecek miydi? Ella şüpheliydi. Onu bir daha görecek miydi? Ella sessiz kalmayı yeğledi.

“Başka çocukların babaları vardı ama benim yoktu. Onu bir daha görememe fikrine dayanamıyordum. Babam gittikten sonra annem korkunç bir ızdırapla kıvranmaya başladı. Çünkü bizi gerçekten terk etmişti. Çıkıp gitti ve bir daha gelmedi. Ben de mahvoldum. Günlerce ağladım. Ama annem asla, asla onu kötülemedi.” Gerçi Audrey’nin oğullarından birine bakılırsa Ella savaş dönemini Ruston’a ateş püskürerek geçirdi. Ortadan kayboluşunu ve onlara hiç destek olmamasını hep eleştirdi.

Ama bir tesellileri vardı. Audrey’nin anneannesiyle dedesi Hollanda’dan Brüksel’e geldi ve kızlarıyla torunlarını Amsterdam’ın yaklaşık seksen kilometre güneydoğusundaki Arnhem’de bulunan aile evlerine götürdü. Baron dedesi 1920’den 1921’e kadar buranın valiliğini yapmıştı.

Avukatlar resmi boşanma belgelerini hazırladığında tekrar Londra’ya yerleşen Joseph, Ella’nın ailesini hayrete düşürecek bir şey yapıp Audrey’yi ziyaret hakkı istedi ve Ella da herkesi şok edip ona bu hakkı verdi. Aslında bunun sebebi, annesinin Audrey için yaptığı yeni plandı. Ella küçük kızını İngiltere’de bir yatılı okula gönderecekti.

O zamanlar kibar bir aileden gelen altı yaşında bir çocuğu yurtdışındaki bir yatılı okula yollamak yerinde bir karar olarak algılanıyor, çocuğun olgunlaşması açısından önemli bir tecrübe kabul ediliyordu. Ayrıca Hollanda’daki işsizlik oranı rekor seviyeye çıkmıştı. İşsizlerin bazılarına Almanya’da düşük ücretli işler teklif ediliyor, işi reddederlerse de işsizlik ödenekleri kesiliyordu. Mayıs 1934’ten beri Hollanda halkı çeşitli konularla isyanlar çıkarıyordu. Mesela kadınlar evlenirse kamu idaresindeki işlerinden atılıyor, böylece yerlerine çocuklu ve işsiz erkekler geçebiliyordu. 1936 başlarında Başbakan Hendrik Colijn sıkı tasarruf yasalarını yürürlüğe soktu. Hollanda kargaşa içindeydi. Ella, İngiliz kırlarının bu ülkeden daha sakin ve huzurlu olduğunu biliyordu.

Aristokrat kökenine rağmen Ella aslında uyumlu bir kadındı. Farklı hayat şartlarına kolaylıkla adapte olabiliyordu. Bu özelliğini kızına da geçirmiş, ona yuva denen yeri insanların kendilerinin yarattığını öğretmişti.

Ella, Joseph’in ara sıra Audrey’yi okulda görmesinin ve bazen Londra’da gezmeye çıkarmasının iyi olacağını düşünüyordu. Kendisi de kızını sık sık ziyaret edecekti. Fakat bir kez daha yanlış hesap yaptı. Audrey, Kent’te sadece kızların kabul edildiği küçük bir özel okuldaki eğitimini yıllarca sürdürmesine rağmen Joseph’le sadece dört kere görüştü: “Onu daha sık görseydim beni sevdiğini hissedebilirdim. Bir babam olduğunu hissedebilirdim.”

Ruston’ın hayatında kızını görmekten daha önemli bir şey vardı. Aslında Kent’e sık sık gidiyor ama genelde okula uğramaktan kaçınıyordu. Bir keresinde Audrey’yi alıp küçük bir uçakla İngiltere’nin güneydoğusuna götürmüştü ama bu tip geziler istisnaydı ve adamın genel ihmalkarlığını affettirmiyordu. Okulun civarına sık sık gelmesinin sebebi yıllar sonra ortaya çıktı. Ruston uzun zamandır Mosley’nin İngiliz Faşist Birliği’nin yandaşıydı ve Brüksel’den taşınan eski arkadaşı Arthur Tester’la görüşüyordu. Tester bir İngiliz’di ve Almanya’daki Nazi propagandasını Mosley’nin İngiltere’deki merkezine yönlendirmişti. İngiliz tarihçi David Turner’a bakılırsa Tester’ın ortağı da Joseph Ruston’dı.

Joseph’le Ella’nın, Mosley ve Hitler’le önceki ilişkileri düşünülürse bu gelişme şaşırtıcı değil ve hatta Ruston’ın İngiltere’ye dönmesinin asıl sebebi bile olabilir. Ella’nın İngiliz Faşist Birliği’yle bağlantısının 1937’de kesildiğini de belirtmeden geçmeyelim. Nazizm giderek hainleşip birçok insanın canını aldıkça, Ella geçmişte Hitler’le Mosley’nin görüşlerini tasvip ettiği için kendinden utandı. Tamamen yanlış anladığı bir davaya destek olmuştu.

Audrey, İngiltere’deki okul hayatı için -1936 ile 1939 yılları arasında- başta çok korktuğunu ama bağımsızlığını kazanması açısından iyi bir deneyim olduğunu söylüyor: “Arkadaşlarımı ve öğretmenleri seviyordum ama sınıfta öğrenme fikrinden asla hoşlanmadım. Kıpır kıpır bir çocuktum ve saatlerce aynı yerde oturamıyordum. Tarih, mitoloji ve astronomi ilgimi çekiyordu ama aritmetikten nefret ediyordum. Okulun kendisiyse sıkıcıydı ve bittiğinde çok sevindim.”

Ama haftada bir gün Audrey’nin bayıldığı bir ders vardı. Londralı bir bale eğitmeni kızlara dans dersi veriyordu. Ella, Audrey’nin onuncu yaş gününde, 4 Mayıs 1939’da, okulu ziyaret etti. Kızının dans gösterisine yetişmişti. Dansını bitirdiğinde öğretmeni ve sınıf arkadaşları onu coşkuyla alkışlarken Audrey’nin yüzü ışıldıyordu.

(…)

*Zarafet – Audrey Hepburn’ün Hayatı isimli kitabın 11-18 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Artemis Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.