‘Aşk, kişisel evrelerin ve ruhların denk gelmesidir.’

 

“Kâğıt üstünde mükemmel bir hayata sahip, güzel, başarılı psikiyatrist Elçin, 35. doğum gününde başına gelen bir dizi olayla, hayatını “sil baştan” kurmasını gerektirecek bir noktaya gelir. İstanbul’un en güzel semtlerinden birindeki muayenehanesinde varlıklı ve ayrıcalıklı insanların sorunlarıyla ilgilenen Elçin, yaşadığı ruhsal patlamanın etkisiyle hayatının rotasını tümden değiştirir. Güçlü, dayanıklı, neşeli, hayat okulundan mezun asistanı Gülpare’nin yaşadığı Beykoz’da yeni bir muayenehane açmaya karar verir. Mahalleliyle Elçin birbirine o kadar zıttır ki, bu cesur karar, her adımıyla zor ama renkli bir maceraya dönüşür. Bu yeni dünyada Elçin ve Gülpare’yi bekleyen, daha önce tatmadıkları türden aşksa sürprizlerin en büyüğüdür!” Zehra Çelenk ile birbirinden çok farklı iki kadının güçlü dostluğu etrafında, hayatın tüm planları alt üst eden sürprizlerini, ruhumuza ayna tutan zıtlıkları, en beklenmedik anda ve yerde kapıyı çalan aşkı anlatan romanı Ruhumun Aynası’nı konuştuk.

Klasik bir soruyla başlayalım isterim: Ruhumun Aynası bir diziydi, dizi bitti ve romanı geldi. Türkiye’de bir dizinin romana dönüşmesinin ilki Ruhumun Aynası, nasıl gelişti bu ilerleyiş? Dizinin romana dönüşmesi nasıl oldu?
Dizi bitince Artemis’ten teklif geldi, hikâyeyi romanlaştırmama dair. Anlatmak istediğim bir hikâye yarım kalmıştı. Senaristliğimin yanı sıra, çok küçük yaşlardan beri edebiyatla iç içeyim. Roman bana zaten yakındı yani, yazmakta olduğum bir roman vardı hatta. Bu açılardan cazip ve güzel geldi fikir, hemen kolları sıvadım ben de. Dizinin bitiminden çok değil, beş-altı ay sonra da roman raflarda yerini almış oldu.

Ruhumun Aynası romanında, diziden kitaba geçen, dizide anlatılamayıp romanda anlatılan bölümler var. Senaryo ve roman arası geçiş üzerinde nasıl çalıştığınızı da konuşmak isterim. Senaryodan romana aktaracağınız bölümler için nasıl bir teknik izlediniz? Senaryoda olup, romana aktardığınız veya aktarmadığınız bölümleri nasıl belirlediniz?
Ruhumun Aynası hayata dokunan güçlü bir meselesi olan, güçlü ve sıcak bir hikâyeydi. Böyle bir hikâye farklı mecralarda anlatılabilir; dizi olur, film olur, roman olur… Amacım hem hikâyeyi diziden sevenlere hem de diziyi hiç izlememiş okura hitap edebilmekti. O yüzden roman dizinin başladığı yerden başladı ama hikâyeyi bambaşka bir noktaya taşıdı. Elbette tamamen yeni bir yazım süreci oldu bu. Senaryoyla romanın teknikleri, ruhu oldukça farklı.

image7

Roman iki anlatıcı yardımıyla ilerliyor. Bizi yazar, diğeri Gülpare. Gülpare kendisinin içinde olduğu olayları anlatırken, Elçin’in içinde olduğu bazı olaylar yazar/anlatıcı tarafından aktarılıyor. Burada bir oyun olduğunu düşünüyorum. Elçin’in hayatının bir başkası tarafından aktarılması, sosyal konuma bir gönderme olarak okunabilir mi? O uzaklığı mı ifade ediyor bu biçem?
Ruhumun Aynası, birbirinden çok farklı iki kentli kadının dostlukları etrafında gelişen bir kadın romanı temelde. Çok karakterli bir roman, Elçin ve Gülpare’nin yanı sıra başka karakterlerin de hikâyeleri anlatılıyor ama merkezde 35 yaşındaki bu iki kadın var. Kentli, çalışan kadın için otuzlu yaşların, bu yaşlarda hayata “sil baştan” demenin mümkün olup olmadığının büyük önemi var hikâyede. Elçin kâğıt üzerinde mükemmel bir hayata sahip, iyi bir aileden gelme, iyi eğitimli, “şanslı” bir kadın. Gülpare ise tam bir mahalle ortamında büyümüş, hayatta pek kimseden destek görmeden kendini “oldurmuş”, kendinin mimarı bir kadın. Elçin çok başarılı bir psikiyatrist ama kendi söküğünü dikemiyor, hayatta sık rastlandığı üzere. Gülpare terapistin terapisti oluyor zaman zaman. Hayatın fazlasıyla farkında ve mizah yönü çok güçlü bir karakter. Dolayısıyla Elçin’in hayatına dair de, onun görmediklerini bir çırpıda görebiliyor. O yüzden anlatıcı olarak Gülpare’yi kullandım. Öte yandan Gülpare dışında gelişen olayları aktarmak ve ona da dış gözle bakabilmek için üçüncü tekil şahıs anlatıcıyı da kullandım. İkisi paralel gitti roman boyunca, belli bir denge içinde. Niyet olarak sosyal konuma işaret eden, o farklılıktan doğan bir anlatıcı tercihi değildi. Ancak bu farklılık biraz muzip biçimde romanın tümünde kullanılan bir motif, “Ruhumun Aynası” adı buradan geliyor zaten: Hayatımıza ayna tutan zıtlıklar ve karşılaşmalar…

Romanın, diziden ayrılıp kendi ayakları üzerinde durduğu noktada birkaç yeni karakter de katılıyor hikâyeye. Ünlü oyuncu Ozan bunlardan biri, son derece sahici ve benim için şimdiden özel yer edinmiş bir karakter… Biraz da Ozan karakterinden, bu hikâyeye nasıl katıldığından ve Gülpare-Ozan aşkından bahsedelim mi, ne dersiniz?
Roman yazarken tabii daha özgür oluyor insan. O yüzden dizide olmayan ancak hikâyenin dokusuna çok uygun bulduğum bu karakteri ve bazı yan hikâyeleri ekledim. Ozan da mesleğine uygun olarak yıldız gibi parladı hikâyede. Fazlaca anlatıp sürprizi bozmayalım fakat bana göre aşk her zaman bir denk gelme halidir. Koşullarda, statüde vs. bir denklikten bahsetmiyorum burada. Aşk, kişisel evrelerin ve ruhların denk gelmesidir. O denk gelme hali içinde birinin arzusunu arzulamaktır. Bir tamamlama, tamamlanma halidir ama değdiği yeri yakan ve dönüştüren bir yanı da vardır. Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar’da şu sözünü aktarır Lacan’ın: “Arzunun imgesini size tam olarak verebilecek şeye öyle her gün rastlayamazsınız.” Birinde arzunuzun imgesine tam olarak rastlamak: Ruhların denk gelmesi dediğim bu. Elçin’le Kemal’de olduğu gibi, Gülpare ve Ozan’da da durum bu. İkisi de zor ve sürprizli aşklar, ilk bakışta birbiriyle pek yan yana düşünemeyeceğimiz insanlar arasında. Ama ruhlarının şifreleri birbirine uyuyor…

FullSizeRender

Kitabın yalnızca kapağında yer alan bir cümle var: “Aile içine doğduğun değil, seçerek kurduğun; ev, aileni bulduğun yerdir.” Bu cümlenin Elçin’in hayatı hakkında önemli bir açıklayıcı tümce olduğunu düşünüyorum. Elçin’in Beykoz’da yer alan o mahalledeki yaşamı tastamam böyle bir durum. Gülpare’yi ailesi sayarken, Bebek’ten daha çok o mahalleyi de ev olarak görüyor olabilir, yanılıyor muyum?
Yalnızca ön kapakta yer alan o cümle roman üzerine kurulmuş editoryal bir cümle, romandan bir cümle değil yani. Hikâyenin temel bir derdini iyi anlatan, güzel bir cümle. Ayrıcalıklı bir çevrede, iyi koşullarda yetişmiş, mahalle ortamını hiç tanımayan Elçin, 35’inde başına gelen olayların etkisiyle hayatına dair bir tür aydınlanma yaşıyor ve “sil baştan” duygusuna giriyor. Kendi hayatından öylece çıkıp gitme isteği, hepimiz zaman zaman yaşarız bunu… Gidilmek istenen yer yurtdışı da olabilir, başka bir şehir de, bir balıkçı kasabası da. Genellikle bir kaçış fantezisi düzeyinde kalır ama bu. Elçin işte ani bir kararla bunu hayata geçiriyor. Geleneksel mahalle ortamına psikoterapinin girmesi, farklı yaşam ve algılama tarzları birçok çatışmayı getiriyor beraberinde. Ama her iki taraf da birbirinin yaralarına merhem oluyor deyim yerindeyse. Hiç beklenmedik bir aşk da çıkıyor orada karşısına. Dolayısıyla bu verili olmayan, büyük emek verilmiş yeni hayat Elçin için “ev” oluyor, evet.

Peki, Elçin, Bebek’teki ait olduğu çevreden kopup Beykoz’a yavaş yavaş yerleşirken ailesiyle de bazı ortak notlarını yitireceğini hiç düşünmüyor mu? Taşınması sonrası –belki öncesi de, bilemiyoruz pek- ailesiyle ilişkileri de zayıflıyor, ailesinde kendisinden kaynaklı olmasa da bazı sorunlar gelişiyor. Sonuçta Elçin, mahallenin o “başka diline” geçiş yapıyor bir müddet sonra, ailesiyse o dili bilmiyor.
Aslında biliyoruz, hatta Elçin’e taşınma kararını aldıran şeylerden biri de ailesiyle ilgili sorunlar. O ana kadar hep görmezden gelinmiş, babanın evi terk etmesiyle bardak taşıyor. Yaşadıkları bu ayrılıkla birlikte Elçin’in taşınması da anne babasının hayatını da etkiliyor. Orada da yeni bir hayatla, dille karşılaşmanın sonuçları var. Bu hikâyede herkes değişiyor, tek yönlü bir değişim söz konusu değil. Elçin’in temas ettiği mahalleli hayatlar da az ya da çok değişiyor.

“Ruhlar arasındaki bağ, benzerlikten çok süreklilikle ilgilidir.” Gülpare ve Elçin arasında da, evet, benzerlik söz konusu fakat ikisi için durum bu cümlede anlatıldığı gibi süreklilikle ilgili olabilir mi? Birbirlerinden uzak süre ayrı kalmamalarıyla? Roman boyunca birbirine en yakın karakterler, -evli ve sevgili olanlar da dâhil- Gülpare ve Elçin çünkü.
Romanda o cümleyi Elçin’le aynı sosyal kesimden gelen, kolejden arkadaşı Deniz için kullanmıştım. Elçin’le Deniz’in yetiştikleri, yaşadıkları, yiyip içtikleri, alışveriş yaptıkları yerler, dolayısıyla görünürde “dilleri” ortak ancak ruhen hiç yakın değiller birbirlerine. Elçin hayatın farklılıklarına, sürprizlere açık, mütevazı, insanlara ve konumlara önyargılı yaklaşmayan biri, Deniz bunun tam tersi. Hiç benzer gibi görünmeyen Gülpare’yle Elçin’se bu açıklıktan ötürü çok daha yakınlar. Biri çocukluktan gelen, ortak anıların, ortak çevrenin getirdiği bir “süreklilik”, ortak arşiv ilişkisi. Öbürü daha seçilmiş bir dostluk, hatta seçilmiş kardeşlik… İkincisi bana göre kuşkusuz daha kıymetli olsa da ilki de önemlidir hayatta.

image8

Romanın en ilginç karakteri Muhtar bana kalırsa. Zira Muhtar karakteri, ailesi ve kendisinden çok mahalleyi dert edinen ve kendini mahalleye bağlı hisseden biri. Belki de bu yüzden ismiyle değil, Muhtar olarak imleniyor sürekli. Kurguyu açık etmeden sormak isterim, romanın sonlarına yaklaşırken Muhtar’da görülen değişimin mahalleye bakışıyla da ilişkisi var mı acaba? Mahalleye karşı abartılı sorumluluk duygusu yavaş yavaş normale mi dönüyor da değişiyor bir şeyler?
Muhtar belli bir kuşağın temsilcisi ve koşullar gereği mütevazı bir hayata sıkışmış dominant bir ruh. Bu durum siyaset tutkusuyla birleşince tüm hayat enerjisini mahalleye, mahalleyi kalkındırmaya adamış, görev adamı. Bu uğurda ailesini ihmal etmiş, kendisi kadar baskın bir karakter olduğu için anlaşamasa da aslen âşık olduğu karısını ve ailesini kaybetmiş. Evet, “Muhtar” çünkü onu tanımlayan başlıca şey bu. Mahalleye, yönettiği küçük bir ülke gibi davranıyor, o coşku ve ihtirasla sahipleniyor orayı. Muhtar karakterinde bize özgü bir siyaset tarzını da hicvettim tabii genel olarak. Öte yandan tüm diğer karakterler gibi Muhtar da çok yönlü, yaşayan, dönüşen bir karakter. Dediğim gibi bu hikâyede herkes az çok değişiyor…

Ruhumun Aynası, aynı zamanda bir mahallenin romanı. Özellikle dizilerden ve Yeşilçam’dan bildiğimiz bir “mahalle” var bizde, o değişmedi mi peki sizce? Belki ekranda mahalle dizileriyle pek sık karşılaşamamamız, karşılaşsak da uzun soluklu olamayışları da bununla ilintilidir?
Evet, Yeşilçam’dan bildiğimiz, yerli dizilerin de halen ana mekânlarından olan “mahalle”de geçiyor hikâyemiz. Gülpare’nin sözleriyle anlatalım: “(…)emin olun, bilmediğiniz yer değil. Yerli dizilerin yarısı bizim oralarda çekiliyor çünkü. O tarihle ve doğayla iç içe, ahşap evlerin, taş sokakların olduğu, pencere önü çiçeklerine meraklı yaşlı teyzelerin ve bunamaya çeyrek kalmış emekli amcaların eşlik ettiği, herkesin birbirini tanıdığı şirin ve sıcacık mahalle, evet.” Bu tanımda da bir muziplik var. Yaşadığı mahalleyi anlatırken yerli dizilere gönderme yapıyor. Çünkü kurmacanın gerçeklikten beslenmesi gibi, gerçeklik de kurmacadan besleniyor. Kafamızdaki mahalle algısını en az kişisel gözlemlerimiz kadar, filmlere, dizilere de borçluyuz. Böyle bakarsak aslında o mahalle hiçbir zaman o tatlı komedilerde gördüğümüz kadar tozpembe, cennetten bozma bir yer değildi zaten. Şimdiyse daha da değişti, bambaşka bir şeye dönüştü. İşin sosyopolitik kısmına hiç girmiyorum şimdi, bu söyleşinin sınırlarını aşar. Ama hayat daha da zorlaştı genel olarak. İletişimin rengi değişti, artık mahalledeki genç de bir sokak ötedeki kızla Twitter vasıtasıyla haberleşiyor. İnsan yalnızlaştı, ıssızlaştı belki. Yine de halen terzinin babasının da iki adım ötede kasap olduğu bir mahalle gerçeği de var. İşte iletişim biçimleri de dâhil, değişen, dönüşen renkleriyle bu “mahalle”yi anlatmak istedim. Mahalle dizilerinin artık eskisi kadar tutmamasının dönüşen mahalleyle bir parça ilgisi var. Ama dizi süreleri, yeni reyting sistemi gibi bundan tamamen bağımsız sebepleri de var.

Kitabın sonundaki teşekkür bölümünde romanın devamının geleceği de söyleniyor. İkincisinin de gelişiyle, devam edip yurtdışındaki gibi bir seriye dönüşecek mi? Orada genelde bitmeyen kitap serisine dönüşüp çok da seviliyor bu tür kitaplar.
Daha sonrası için şu an bir şey diyemiyorum ama romanın ikincisi de olacak, evet. Hep akıp yatağını bulmuş, kendini bir şekilde anlattırmayı başarmış, tılsımlı bir hikâye Ruhumun Aynası. Tılsımı da herhalde gerçekliğinden, inandırıcılığından geliyor.

image9

Ruhumun Aynası / Yazar: Zehra Çelenk / Artemis Yayınları / Roman / Genel Yayın Yönetmeni: Ilgın Sönmez / Editör: Elif Nihan Akbaş / Yaratıcı Yönetim: photoRepublic / Grafik: Mebruke Bayram / 1. Baskı Şubat 2015 / 527 Sayfa

Zehra Çelenk, 1976’da doğdu. Şiir, öykü ve yazıları 1989’dan itibaren çeşitli dergilerde yayımlandı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nden 1997’de mezun oldu. Yüksek lisansını tamamladığı ve halen doktorasını sürdürdüğü aynı bölümde, 2007-2013 yılları arasında “Televizyon Metin Yazarlığı” dersi verdi. 1996’dan itibaren çeşitli televizyon yapımlarında senarist olarak görev aldı. 2007-2008’de TRT 1’de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, senaristliğini ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011’de TRT 1’de yayınlanan, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Anadolu’da Zaman, Seyyahların İzinde gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosu yazara ait olan ve aynı adla romana ilham veren Ruhumun Aynası adlı dizi, 2014’de Fox TV’de yayınlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.