Zenda Mahkumu – Anthony Hope

 

“Kraliyet entrikaları, politik kavgalar, pusular ve imkânsız bir aşk! Rudolf Rassendyll, taç giymek üzere olan bir kralın akrabası olarak, fiziksel özellikleri bakımından Kral’ın tıpatıp aynısıdır. Bu özelliği nedeniyle kendisini bir anda taç giyme töreninde bulan Rudolf, kraliyet entrikaları, politik kavgalar, pusular ve imkânsız bir aşkla dolu bir dünyaya istemeden de olsa girmiştir. Yönetmen Richard Thorpe tarafından beyaz perdeye de aktarılan Zenda Mahkûmu, on dokuzuncu yüzyıl edebiyatının en özgün yapıtlarından biridir. Hayali bir krallıkta geçen gerçek olaylardan ve derin tespitlerden oluşan bu roman, hem soluksuz okunacak bir macera, hem üstün bir edebî tat hem de keyif verici olaylardan oluşan örgüsü ile farklı bir okuma deneyimi vadediyor.” Zenda Mahkumu’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Rassendyll Ailesi ve Elphberg’ler

 

O sabah, erkek kardeşimin güzel eşi Rose, benim hayat görüşüm üzerine yaptığı her zamanki eleştirilerine kahvaltı masasında da devam etti:

“Merak ediyorum Rudolf, bu dünyada ne zaman doğru dürüst bir iş tutturacaksın?”

“Sevgili Rose,” dedim; elimdeki yumurta kaşığını masaya bırakırken; “Neden doğru dürüst bir iş tutturmam gerekiyor? Şu anki durumum gayet rahat. Neredeyse tüm ihtiyaçlarımı karşılamaya yetecek kadar gelirim var (ki bilirsin, kimsenin geliri masraflarına yetecek kadar değildir) ve herkesi kıskandıran sosyal statümün tadını çıkarıyorum: Lort Burlesdon’un kardeşi ve onun güzel Kontesi’nin kayınbiraderiyim. Bunlar yetmez mi?”

“Evet ama, yirmi dokuz yaşındasın,” dedi Rose; “Ve şimdiye dek hiçbir işle meşgul olmadın; tabii tek şey dışında…”

“Boş boş gezip tozmak mı? Bak bu doğru. Çünkü bizim ailemizin çalışmaya ihtiyacı yok.”

Herkesin bildiği ve bu yüzden söylemekte bir sakınca görmediğim bu sözler, güzel ve başarılı olmasına karşın, ailesi Rassendyll’lar ile eşit düzeyde bir saygınlığa sahip olmayan yengem Rose’u epeyi rahatsız etmişti. Çekiciliğinin yanı sıra aileden gelen büyük bir servete de sahipti ve kardeşim Robert, onun ailevi geçmişine kafayı takmayacak kadar akıllıydı. Oysa Rose’un sonraki yorumunda dile getirdiği bazı gerçekler, ailevi geçmişin aslında önemli bir mesele olduğunu ortaya koyuyordu.

“Bazen saygın aileler de, sıradan bir aileden daha kötü durumda olabiliyor,” dedi.

Bu sözün üzerine elimi saçıma attım: Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.

“Robert’ın saç rengi siyah olduğu için gayet memnunum!” dedi; kendinden emin, sesini yükselterek.

Tam o sırada (her sabah yedide ayakta olan ve kahvaltıdan önce çalışmaya başlayan) Robert içeri girdi. Onunla göz göze gelen karısının yanakları al al olmuştu; uzanıp, onun yanağını okşadı.

“Mesele nedir, tatlım?” diye sordu.

“Benim hiçbir şey yapmıyor olmama ve kızıl saç rengime dair yorumlarda bulunuyor,” dedim, alıngan bir hâlde.

“Ah! Tabii ki saç rengiyle ilgili yapabileceği bir şey yok,” diyerek kabul etti Rose.

“Bu genellikle bir nesilde bir kez ortaya çıkar,” dedi kardeşim. “Burun da öyle; Rudolf her ikisine birden sahip.”

“Öyle olmamasını dilerdim,” dedi Rose; yanakları hâlâ kızarık bir hâlde.

“Şahsen ben saç rengimi seviyorum,” dedim ve ayağa kalkıp Kontes Amelia’nın portresini selamladım.

“Keşke onu alıp buradan götürebilseydin Robert,” dedi yengem.

“Ama hayatım!” dedi kardeşim.

“Daha neler!” diye ekledim.

“Belki bu sayede unutulup gider,” diye devam etti.

“Rudolf için… Bu çok zor,” dedi Robert, başını iki yana sallayarak.

“Peki, neden unutulmalıymış?” diye sordum ben de.

“Nedenini biliyorsun Rudolf!” dedi yengem, bağırarak; tatlı yanakları iyice kızarmıştı.

Bir kahkaha atıp, yumurtamı yemeye devam ettim.

En azından halletmem gereken bir sorunu daha böylece rafa kaldırmıştım. Ancak, tam tartışmanın sona erdiği bir sırada, sert mizaçlı yengemi iyice çileden çıkaran o sözü birden söyleyiverdim:

“Yine de kendi adıma, bir Elphberg olmayı yeğlerdim.”

Ne zaman bir hikâye okusam, açıklama kısımlarını hep atlarım; oysa şimdi bir hikâye yazmaya başladım ve bir açıklama yapmam gerektiğini fark ediyorum. Apaçık görüldüğü gibi yengemin, saç rengim ve burnum yüzünden neden bu kadar öfkeli olduğunu ve bir Elphberg olmayı nasıl göze alabildiğimin açıklamasını yapmak zorundayım. Her ne kadar bir kan bağının oluşu, Elphberg soyunun kökleriyle bir bağlantıları olduğu konusundaki böbürlenmelerini ya da Kraliyet Ailesi’nden sayılmakla ilgili taleplerini ilk bakışta haklı çıkarmasa da, Rassendyll’lerin saygın bir aile olarak birçok nesiller boyunca var olduğunu belirtmeliyim. Peki, Ruritania ile Burlesdon ya da Strelsau Sarayı, Zenda Kalesi ile Park Lane arasında yaşananlar tam olarak neydi?

Her şeyden önce, bir süreliğine buralardan gitmeye mecbur bırakıldığımı belirtmemde fayda var. 1733’te İkinci George henüz tahtta iken, barışın hüküm sürdüğü ve Kral ile Galler Prensi’nin arasında henüz soğuk rüzgârların esmediği o zamanlarda Ruritanya tarihine sonradan Üçüncü Rudolf olarak geçecek olan bir prensin İngiliz Sarayı’nı ziyaretinde yaşanan o korkunç rezaleti; benim sevgili Leydim Bayan Burlesdon’un artık unutulmasını dilediği o feci skandalı aydınlatmak için buradan ayrılmam bir mecburiyet hâlini aldı. Bu prens, aslında Elphberg’lerin öteden beri sahip olduğu en tipik özelliklerle, alışılmadık bir türden düz, keskin hatlara sahip uzun bir burun ve gür, koyu kızıl saçlarla mimlenmiş (bunu söylemek bana düşmez, ama belki de kusurlanmış) uzun boylu, yakışıklı, genç bir adamdı. Büyük bir hürmetle getirildiği İngiltere’de birkaç ay kalmış, ancak ardında büyük kuşkular bıra- karak oradan ayrılmıştır. Zamanın tanınmış asilzadelerinden biriyle giriştiği bir düello (ki bu, rütbesiyle ilgili tüm kuşkuları bertaraf eden soylu bir hareket sayılırdı), sadece kendi saygınlığı açısından değil, çok güzel bir kadının kocası olmak bakımından da ona yakışan bir davranıştı. Prens Rudolf, o düelloda ciddi biçimde yaralanmıştı; ancak onu ele avuca sığmaz biri olarak gören Ruritanya elçisi tarafından ustaca kaçırılmış ve iyileşmesi sağlanmıştı. Asilzade, düelloda yara almadı; fakat o sabah havanın soğuk ve nemli olmasından mütevellit şiddetli bir titremeye tutuldu ve bunu hiç atlatamadı. Prens Rudolf’un ayrılmasından altı ay kadar sonra da öldü. Üstelik karısıyla aralarındaki ilişkiyi yoluna koymaya yetecek kadar bir zamanı bile olmamıştı. Karısı, ölümünden iki ay sonra Burlesdon ailesinin bütün gayrimenkullerini üzerine geçirmesi için mirasçılardan birinin her gün başının etini yemişti. Bu kadın, yengem tarafından Park Lane’deki oturma odasından resminin kaldırılmasını istediği kişi; Kontes Amelia’nın ta kendisidir. Kocası James, beşinci Burlesdon Kontu ve yirmi ikinci Baron Rassendyll; hem İngiliz asiller sınıfına mensup, hem de bir Garter Şövalyesi’ydi. Rudolf’a gelince; o Ruritanya’ya geri döndü; evlendi ve kısa süre içinde tahta çıktı; kendi soyundan gelen vârisleriyle hanedanı bugüne kadar devam etti. Ve son olarak; eğer Burlesdon’ların portre galerisini bir uçtan diğerine gezecek olursanız, son bir buçuk asra ait elli kadar portrenin içinde, bunlara altıncı Kont da dâhil olmak üzere; düz, uzun burnu ve gür, koyu kızıl saçlarıyla diğerlerinden hemen ayırt edilebilecek beş ya da altı kişiye rastlarsınız; Rassendyll’ların genellikle koyu renk gözlere sahip olduğu dikkate alınırsa, bu beş altı kişi aynı zamanda mavi gözleriyle de dikkat çekicidir.

Açıklamam bundan ibaret ve bitirdiğim için de memnunum. Yüksek itibarlı bir soydan gelen ailelerin üzerinde dolaşan şaibeler hassas mevzulardır. Ketumluğa dair tüm kavramları alaya alan, “Soyluluk” kitabının satır aralarına alışılmadık kayıtlar düşen ve hakkında çok şey söylenen bu kalıtıma mensup kimseler, kesinlikle dünyanın en şahane skandallarına konu olmuşlardır.

Fiziksel özelliklerimden yola çıkarak ruhsal niteliklerime dair alelacele bir hükme varan mantık yoksunu yengemin (ki ben bunun tamamen kendisine has bir özellik olduğunu düşünüyorum, zira cinsiyetine dair en ufak bir atıfta bulunmamıza dahi izni yok) sorumlusu olduğum dış görünüşüm yüzünden neredeyse saldırı mahiyetindeki bu davranışı; ve sürmekte olduğum yaşantımın faydasızlığına işaret etmek için payanda olarak kullandığı bu haksız çıkarım herkes tarafından gözlemlenecektir. Tamam, öyle bile olsa yine de ben yaşadığım bu hayattan büyük keyif aldım ve kendimi çok geliştirdim. Bir Alman okulunda okudum, Alman üniversitesine gittim ve tıpkı anadilim İngilizce gibi Almancayı da rahatlıkla konuşabiliyorum; Fransızcada ise tamamen evimde gibiyim; az buçuk İtalyanca ve bana yetecek kadar da İspanyolcam var. Neredeyse iyi bir kılıç eskrim ustası ve sıkı bir nişancıyım. Sırtına binilebilecek her şeyi sürebilirim ve onların ateşli gövdelerinde görebileceğiniz en serinkanlı insanım. Eğer zamanımı faydalı işlerle uğraşarak geçirmem gerektiğini söylerseniz buna diyecek bir lafım yok ve hiç de oralı olmam; ayrıca ailemden kalmış, hem aylaklık edip hem de yılda iki bin pound gelir getiren bir ticari faaliyetin bana bırakılmadığı da unutulmasın.

“Sen ve Robert arasındaki fark,” diye söze başlayan yengemin, (Tanrı onu korusun!) genellikle bir kürsüde konuşma yapar gibi bir tavrı vardır ve çoğu kez tepesi atmış gibi görünür; “O, bulunduğu konumdaki görevlerinin farkındadır, sense fırsatları kovalarsın.”

“Yüksek maneviyata sahip bir adam için sevgili Rose,” dedim; “Her fırsat bir görevdir.”

“Saçma!” dedi, başını arkaya atıp; ardından devam etti: “Dinle; Sir Jacob Borrodaile tam sana uygun bir fırsat sunuyor!”

“Ah, ne büyük onur!” diye mırıldandım.

“Altı ay içinde büyükelçiliğe getiriliyor ve Robert bana, onun seni ataşe olarak yanına alabileceğini söyledi. Lütfen bunu kabul et Rudolf, benim hatırım için.”

Yengem ne zaman bir meseleyi bu şekilde ele alsa; yani benim gibi boş gezenin boş kalfası bir adamın üzerinde hiçbir sorumluluğu olmadığı hâlde ellerini böyle büküp, gözlerini hevesle iri iri açarak, o güzel kaşlarını eğse, tuhaf bir vicdan azabı duyarım. Üstelik biraz düşününce, bana önerilen bu pozisyonda, dayanabileceğim ölçüde oyalanarak vakit geçirebilirdim. Bu yüzden ona cevabım şu oldu:

“Benim canım kardeşim; eğer beklenmedik bir engel olmaz ve altı ay içinde Sir Jacob beni davet ederse ve ben de o davete icabet etmezsem, işte o zaman beni darağacına asarsın!”

“Ah, Rudolf, ne kadar iyisin! Buna çok sevindim!”

“Peki, nereye tayin olmuş?”

“Bunu henüz bilmiyor; ama iyi bir elçiliğe olduğu kesin.”

“Madam,” dedim; “Eğer bu, sadaka niyetine yapılmış bir elçilik atamasından başka bir şey değilse, oraya sadece sizin hatırınız için gideceğim. Ben bir iş yapacaksam, onu yarıda bırakmam.”

Ve sözümü tutmuştum; ancak altı ay, altı yıl gibi geçmiş ve o aylar bana hiç bitmeyecek gibi gelmişti. Ayrıca ben ve muhtemel işim arasında (daha önce ne Sir Jacob ne de başka bir kimse için ataşelik yaptığımdan tam bilemiyorum ama sanırım ataşeler çok çalışıyor olmalı) uzayıp giden bu süreyi geçirilebilmek için, onu arzulanabilir kılan bir ruh hâlini arayıp durdum. Sonra bir anda Ruritanya’ya gidebileceğim aklıma geldi. Daha önce oraya hiç ziyarette bulunmamış olmam belki tuhaf görünebilir; fakat babam (ki, ikinci oğlu olarak bana, Elphberg’lerde pek meşhur olan Rudolf ismini koyacak kadar onlara beslediği sinsice zaafa rağmen) her zaman benim oraya gidişime karşı olmuş ve ölümünden sonra da Rose tarafından sürekli dolduruluşa getirilen ağabeyim, o ülkeden uzak durulması konusundaki bir aile geleneği olan öğretiyi kabul etmiştir. Yine de, Ruritanya fikri aklıma düştüğünden beri, içimde orayı görmek için beni yiyip bitiren bir merak var. Sonuçta, kızıl saçlı ve uzun burunlu olmak, sadece Elphberg seceresine mahsus bir özellik değil. Ayrıca, Avrupa tarihinde en ufak bir rol oynamamış ve hakkında bir sürü dedikodu yapılan yeni kral gibi genç ve coşkulu bir hükümdar tarafından yönetilen hayli ilginç ve önemli bir krallıkla tanışmaktan kendimi alıkoyabilmem için bu eski hikâye, sadece saçmalık derecesinde yetersiz bir gerekçe olabilirdi. Beşinci Rudolf’un üç hafta içinde Strelsau’da taç giyeceği ve bunun büyük bir ihtişamla kutlanacağı haberini The Times’ta okuduktan sonra, bu konudaki kararlılığım perçinlendi. Hemen kararımı verdim ve hazırlıklara başladım. Fakat, seyahat planlarımdan akrabalarımı haberdar etmeye pek alışkın olmadığımdan, bu isteğime muhalefet olabilecek hususları önceden gördüm ve onlara, sıklıkla gittiğim bir yer olan Tyrol taraflarına doğru bir gezintiye çıkacağımı söyleyip, bölgede yaşayan ilginç insanların siyasi ve toplumsal sorunlarını yakından incelemek niyetinde olduğumu açıklayarak Rose’un hiddetini yatıştırmaya çalıştım.

“Belki,” dedim imalı bir ifadeyle; “Bu seyahatin bir de ürünü olabilir.”

“Nasıl yani?” diye sordu.

“Bilmem,” dedim ilgisizce; “Belki de kapsamlı çalışmamı gerektiren bir şeyler yaparım.”

“Ah! Yoksa kitap mı yazacaksın?” diye hevesle atılıp ellerini çırptı. “Ne muhteşem olurdu, öyle değil mi Robert?”

“Bugünlerde politikaya atılmak için en iyi başlangıç yolu,” diyen kardeşim, bu yöntemle kendisini bir kez daha takdim etmiş oluyordu. Bir Siyasal Bilgiler Öğrencisi tarafından yazılmış, Eski Burlesdon Teorileri ve Modern Gerçekler ile Nihai Sonuçları adlı kitap, yüksek mevkilerde hayli tanınmış birine ait bir eserdir.

“Haklı olduğunu düşünüyorum Bob,” dedim.

“Şimdi, bunu yapacağına söz ver,” dedi Rose ısrarla.

“Hayır, söz veremem; ancak yeteri kadar materyal toplayabilirsem, yaparım.”

“Bu oldukça makul,” dedi Robert.

“Materyal çok mu önemli?” dedi Rose, hafif somurtarak. Ancak bu kez ağzımdan temkinle verilmiş bir söz dışında başka bir şey duyamayacaktı. Gerçeği söylemem gerekirse, iyi bir meblağ için bahse girerim ki, bu yolculuk hikâyesi ile ilgili ne bir kâğıdı lekelemeyi ne de tek bir kalemi yerinden oynatmayı düşünüyordum. Bu da, geleceğin nelere gebe olduğu konusunda aslında ne kadar az şey bildiğimizin bir göstergesiydi; mesela benim gibi hiçbir zaman yazmayı, hatta bir kitap yazmayı aklından bile geçirmemiş biri için bu sözü yerine getirmek; ve de kitap yazmak ne büyük bir şeydi. Böyle bir düşün- cenin ne Tyrol halkıyla zerre kadar bir ilgisi, ne de politik hayata atılmak için gerçek bir yardımı olacaktı.

Aynı şekilde, korkarım ki Leydi Burlesdon’un beğenisine sunduğumda onu da memnun etmeyecek; sonuçta asla atmaya niyet etmediğim bir adım olacaktı.

(…)

Çevirmen: Zuhal İnal Baycılı
*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.