Karıncalar

 

Günaydın. Bugün 10 Temmuz 1998, Cuma. Birazdan duyacağınız sinyal sesinde saat 2’yi 31 dakika 50 saniye geçiyor olacak. … Bip. Birazdan duyacağınız sinyal sesinde saat 2’yi 32 dakika…

Telefonu kapıyorum, saatime bakıyorum ve alt dudağımı ısırıyorum. Bono duvardan ayıplayan gözlerle bana bakıyor, ben de ona ayıplayan bir bakışla karşılık vermeye çalışıyorum, ama beceremiyorum. Zemin katta annemin ayak seslerini duyuyorum, sonra kolonlar cızırdıyor, hemen ardından da müzik sesi geliyor. Çalan, Eurythmics’in efsanevi şarkısı Here Comes the Rain. Annemin oturma odasında bir an hareketsiz kaldığını ve verandadan dışarı baktığını hayal edebiliyorum. Sonra merdivenleri gözüne kestiriyor ve benimle konuşma vaktinin geldiğine karar veriyor.

Saat 14:34’ü gösteriyor. Kapıya, kelebeğin kalp atışı kadar usulca vuruluyor.

“Lukas?”

Kapı azıcık aralanıyor ve annem başını içeri sokuyor. Açık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırmış ve gözünde, bana kedi gözlerini çağrıştıran gözlüğü var.

“Hazır mısın?”

Sırt çantam yatağın yanında bekliyor. İki saattir, hayatta hiç hazır olmadığım kadar hazır bir halde, yatağımda yatıyorum. Hatta fazladan bir kez daha duş bile aldım… ama bir kez daha traş olmadım. İndi diyor ki, insan bir kez başladı mı, bir daha geri dönüşü olmazmış. Dolayısıyla, köpüğü kendi haline bıraktım. Köpük. Bu kelimeden nefret ediyorum. Köpük bana yediği mamayı ortalığa saçan ve beşiğinin içine sıçan bebecikleri çağrıştırıyor.

Çaktırmamaya çalışarak, sanki öğle uykusundan daha yeni uyanmışım gibi, “Saat kaç oldu?” diye soruyorum.

“Buçuğu geçti,” diyor annem ve gülümsemeye çalışıyor.

“Ha, öyle mi?”

Avuçlarımla yüzümü ovuşturuyorum. “Üzgünüm.

Annemin gülümsemesi yok oluyor. Söylediği şeyi kastettiğini hissediyorum. Hakikaten üzgün.

“Ben de,” diye yalan söylüyorum ve yataktan kalkıyorum.

Yirmi dakika sonra, evimize çıkan merdivenlerin en üst basamağında oturmuş, havada tuttuğum sol ayağımdaki spor ayakkabımın altında, sıralarını hiç bozmadan yürüyen bir dizi karıncayı izliyorum. Korku nedir bilmiyorlar ve ölüme ne kadar yakın olduklarını kıçlarına bile takmıyorlar. Ayağımı, bacak kaslarıma kramp girene dek havada tutuyorum, sonra bir alttaki basamağa koyup, sokağa bakıyorum.

Görünürde bir şey yok.

Sırtım evin kapısına dayalı. Annem kapının ardında ve gözetleme deliğinden bakıyor. Tabii öyle bir şey yaptığı yok, ama ben keşke baksaydı diyorum; hiç değilse utancımı paylaşmış olurduk.

Yedi yıl.

Yedi yıl ve herif geç kaldı.

Yedi yıl ve herif geç kaldı ve ben…

Ben üzülmüyorum; ben inatla üzülmüyorum ve kabul ettiğim için de hiç üzülmeyeceğimi umuyorum. Yeteneklerimin arasında öfkemi dışavurmak yok. Bunu bir ara annemle konuşmayı düşünüyorum. Geri döner dönmez. Eğer bu merdiven eşiğinden ayrılmayı becerebilirsem. Siktir ya.

Kendime, Bu saate son bakışım, diyorum. Sonra saate bakıyorum ve saat üçü otuz sekiz geçiyor. Tamam, ama, artık hakikaten de bu son. İki dakika daha ve sonra… ama yine de bir bakarsın…

Saati gözümün önünde tutuyor ve caddedeki sesleri dinliyorum. Yolunu kaybetmiş bir karınca, spor ayakkabımın önünde durmuş, onu dikkatle inceliyor. Yaklaşan herhangi bir araba yok. Arabalar karıncalar gibi değiller; yanlışlıkla Hochwildpfad’a girmiyorlar. Karınca geri dönüp, arkadaşları her nereye gidiyorsa, onların peşine takılıyor. Artık benim için de vakit doldu. İki dakika bitti.

“Sarah?”

Anahtarım sırt çantamın en dibinde olduğundan, evin yabancısıymışım gibi kapıyı vuruyorum. Zil yıllardır çalışmıyor, postacı bundan dolayı bizden nefret ediyor.

“Hey, Sarah!”

Kapıya vuruyorum. Annem tedirgin ve şaşkın gözlerle açıyor. Onun açısından ben üç çeyrek saattir yokum. Hayatta şaşırmaktan hoşlanmamıştır annem.

“Ne oldu?” diye soruyor ve yalnız olup olmadığımı anlamak için omuzumun üzerinden sokağa bakıyor. Yalnızım ve dokunsan ağlayacak durumdayım.

“Ne olacaktı yani?” diyorum ve gözyaşlarımı yutuyorum. Biliyorum, şimdi ağlamaya başlarsam, bir daha hiç susamam.

“Hay Allah, Lukas, ben…”

Susuyor. Ne diyebilir ki? Onu kenara itip mırıldanıyorum, “Walkman’imi unutmuşum.”

image-2

Bacaklarım kütük gibi, karnım sanki talaşla dolu. Bu durum pek yakında değişmezse, Pinokyo iç huzuruyla emekliye ayrılabilir. Yukarıya çıkıyor, bir avuç do-lusu kaset ve kemerime taktığım Walkman’imle geri dönüyorum.

“Nereye gidiyorsun?” diye soruyor annem.

“Bi’ dondurma alacağım,” diyorum ve kasetleri sırt çantama tıkıştırıyorum.

“Lukas, şey…”

“Biraz bekleyecek artık,” diyerek sözünü kesiyorum annemin ve elimden geldiğince umursamaz bir havayla, Hochwildpfad’dan sallana sallana iniyorum.

Dondurma. Ben dondurmadan ve beklemekten ve benim için üzülen annelerden nefret ederim. Walkman’imi severim. Müziğimi severim. U2’nun eski şarkılarını dinlemeyi ve onları yeni şarkılarıyla kıyaslamayı severim. U2’da çalmış herkesi tanırım. Daniel Lanois ve Brian Eno kimdir, bilirim. Tüm şarkı sözlerini tersten, düzden ezbere söyleyebilir; gitarda akorlarını çıkarabilirim ve The Edge öz kardeşim gibidir. Ama dondurmadan nefret ederim. Özellikle de yemek istemediğim halde bir tane satın aldığımda. Özellikle de istasyonun oradaki Tom Amca’nın Kulübesi’nden satın aldığımda; özellikle de satıcı kadının beni tanıdığı ve beni, “N’aber Lukas,” diye selamladığı o büfeden satın aldığımda nefret ederim dondurmadan. Çocukluğumdan beri gazete almak için gittiğim ve satıcı kadının bana şaşkın gözlerle bakıp,

“Sen ne zamandan beri dondurma yiyorsun?” diye sorduğu büfe var ya, işte o.

“Herkes dondurma yiyebilir,” diyorum sinirli bir sesle ve bunu ispat etmek için de buzluktan bir Solero alıp, paketi yırtıyor ve kıtlıktan çıkmış gibi ısırıyorum.

“Oh, pek lezzetliymiş,” diyorum ve o anda, nihayet, ilk gözyaşlarım boşanıyor.

Dönüş yolunda ayaklarımı sürüyorum. Artık müzik bile dinlemek gelmiyor içimden. Ağzım yapış yapış ve dondurmanın midemde cumbul cumbul yüzdüğünü hissediyorum. Yine mükemmel bir operasyon oldu bu; böyle devam ederse, korkarım, hayatımın önemli anları incecik bir defterden fazlasını doldurmayacak.

Hochsitzweg’den sola, Hochwildpfad’a sapıyorum ve sapar sapmaz, arabayı görüyorum, uzaktan.

Beyaz, üstü açık, yüz yaşında.

Sokak dar. Babam arabayı herkes gibi yolun kenarına park etmeye zahmet etmemiş. Sokağın ortasında durmuş. Doğal olarak. Ve motor da çalışır durumdaysa hiç şaşırmam.

Motor çalışmıyor, ama babam kıçını yolcu kapısına dayamış, kollarını kavuşturmuş, gözünde güneş gözlükleriyle bekliyor. Üzerinde siyah bir kot pantolon ve gece mavisi ipek bir gömlek var. Gömleğin eteklerini pantolonuna sokmamış, üstten üç düğmesi açık ve göğüs kılları görünüyor. Ayaklarındaysa espadril var; rahat işte, her haliyle.

Evimize sanki satın almayı düşünürmüş gibi bakıyor. Evi çoktan satın aldı aslında, on yıldır sahibi o; annemle benim bedava oturmamıza izin veriyor.

Yanında duruyorum. Kıpırdamıyor, evi izlemeye devam ediyor, sonra irkiliyor ve başını bana çeviriyor.

“Güneşimi kapıyorsun,” diye selamlıyor beni.

Bir adım yana çekiliyor ve ben de eve bakıp, babamın gördüğü şeyi görmeye çalışıyorum; solda mutfağın penceresi, sağda antrenin penceresi, yukarıda açık bir pencere daha, annemin yatak odasının penceresi. Bisikletim merdivenin trabzanına dayalı, yanında da kırık bir iskemle duruyor. Babamın göremediği şeylerse, ayrıntılar: Alttan dördüncü basamak mesela; bir arkadaşım, on kiloluk halteri ne kadar uzağa atabileceğini gösterdiğinden beri gıcırdıyor. Mutfak penceresi artık doğru dürüst kapanmıyor ve bütün ev, kışın soğuk titrettiğinde, inim inim inliyor. Ama ben tüm bunların babamı ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum. O buraya yüzeydeki şeylere bakmak için geldi. Birkaç saniye sonra cep telefonunu çıkarıp, sinirli sinirli tuşlara basıyor.

“Evet, Sarah, benim,” diyor. “Evet, evet, dur bir nefes al… ne? Dinle, daha ne kadar… ne? Hayır, dışarıda daha ne kadar bekleyeceğim. Ne?.. Almanca anlamıyor musun sen? Kahretsin, ufaklığı dışarı yollamanı daha ne kadar bekleyeceğim diyorum.”

Mutfak penceresinin perdesi kımıldıyor. Annemin kızıl saçları, kedi gözleri görünüyor. Telefonu kulağına dayamış.

“Ne?” diyor babam, öne doğru eğilerek. Ne? Telefonu kapıyor, cebine sokuyor ve bana bakıyor. “Komik filan mı olduğunu zannediyorsun sen?” diye soruyor bana.

Ben omuzlarımı silkiyorum, zira bu bir bakış açısı meselesi. Sol ayağımdaki spor ayakkabım bağımsızlığı-nı ilan ediyor ve bunu yapması için biri ona para öde-miş gibi, kaldırım taşlarından birini kaşımaya başlıyor. Büyük bir dikkatle ayakkabımın çalışmasını izliyorum, çünkü babamın yüzüne bakmak zor geliyor. Aynalı camların ardındaki gözlerini seçmek imkânsız.

“Daha küçük olduğunu sanıyordum,” diyor babam, “on yaşlarında filan.”

Çenem titremeye başlıyor, içimden bir ses bugünün iyi bitmeyeceğini söylüyor. Ağlasam mı, gülsem mi bilemiyorum.

“Ben on yaşında değilim.” “Fark ettim.”

“Ve sen de geciktin.”

Babam güneş gözlüklerini kaldırıyor, ona bakıyorum. Gözlerinin çevresinde kocaman halkalar var, gözbebekleriyse benimkiler gibi kahverengi.

“Çok özür dilerim,” diyor babam; kelimeleri yaya yaya ve her bir hecede başını sallıyor. “Ama radara yakalandığında durup ne diyecekler bakalım diye beklemen gerekiyor, tamam mı? Bana beş tekliğe patladı, anlıyor musun, beş tekliğe! Ben böyle işin… Çantan yok mu senin? Yani herhalde çantasız…”

Onu arabanın yanında bırakıp, hâlâ merdivenin en üst basamağında duran sırt çantamı almaya gidiyorum. Karıncalar bir an gözlerini bana dikiyor ve sonra da göz kırparak veda ediyorlar.

Korkma, diyorlar bana göz kırparak. Cesur ol. Onlar için söylemesi kolay tabii, kalabalıklar; bense tek başımayım.

(…)

Aleve Dokunmak / Yazar: Zoran Drvenkar / ON8 Kitap / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Mehmet Erkurt / Almanca Aslından Türkçeleştiren: Murat Özbank / Redaksiyon: Aslı Tohumcu / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım: Huban Korman / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / 1. Basım Ekim 2013 / 248 Sayfa

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.