“Bir kez yenilmek gerçekten bir yenilgidir. Ama ikinci kez yenilmek zafere yaklaştığımızın işaretidir.”

 

“Ben o yenilgiyi sevdiğimde içimde bir zafer şarkısı vardı” diyor Ali Ayçil ve bize yaşamın sır perdesini aralıyor. Gündelik hayatın telaşla savrulan parçalarını toparlayarak; okuru edebiyat dünyasının büyülü mekânlarında gezdiren Ali Ayçil, hayatın sırrının insanda gizli olduğuna dikkat çekerek “Önce göğsünü arala” diyor…

“Benden Önce”, “Ben”, “Sen”, “O”, “Keyur ve Diğerleri” başlıklı beş bölümden oluşuyor kitabınız. Kendinizle ve dünyayla aranızda bir yön şeması mı kuruyorsunuz?
Evet, böyle yapmakla bir yandan kendi hayatımı karmaşanın içerisinden çekip alıyorum, öte yandan kendi karmaşamı da bir sıraya koymuş oluyorum. Ama biz ne zaman kendimizden bahsetsek, en kibirli halimizde bile aslında temas halinde olduğumuz bir hayattan da bahsederiz. Ayrıştırmak, çözmek, üzerinde karar vermek istediğimiz, hayatın bize ait dilimidir genellikle. Ben bu başlıklarla biraz da tema bütünlüğünü gözettim doğal olarak.

İnsan kendi iç dünyasına doğru ne zaman yola çıkar?
Aslında bizim yolculuk dediğimiz daha çok sarkaca benzeyen bir harekettir. Göz dünyayla temas eder ve temasını öteki organların yardımıyla içeride ağırlar. Sarkaç yıllar içerisinde öyle çok içimiz ile dış dünya arasında gider gelir ki, bir zaman sonra temas ettiğimiz dünya da onun anlamlarını hissedip mayaladığımız içimizde genişlemeye başlar. Bu sarkacın kat ettiği yolun da artması anlamına geliyor. Söylemek istediğim, bizim yolculuğumuz iki yönlüdür. Ama kabul edelim, bazıları var ki, zamanlarının çoğunu kendi içlerine göç etmekle geçirirler. Kimi zaman dünyadan daha güvenli bulduğumuz için, kimi zaman dünya tarafından tercih edilmediğimiz için, kimi zaman dünyadaki yarışı kaybettiğimiz için, kimi zaman içimizde bir inanç âlemi kurup dünyayı değersizleştirdiğimiz için çıkarız bu yolculuğa. Sadece bunlar mı? Hayır. Tek söyleyebileceğim, içinde göç eden kadar göç sebebi, göç yolu, göç azığı vardır!

Zafer şarkıları, sanıldığı gibi galibiyetin mi hakkıdır en çok, yoksa her yenilgiden edinilen bilginin verdiği haz mıdır?
Zafer şarkıları galipler için bestelenmiştir. Yenilginin ağıtları vardır. Ama ben, asıl söylenmesi güç zafer şarkılarının, her yenilgiden sonra bir kez daha yenilmek pahasına meydana dönenlerin içinde saklı olduğunu düşünüyorum. Bir kez yenilmek, gerçekten bir yenilgidir. Ama ikinci kez yenilmek, zafere biraz daha yaklaştığımızın işaretidir. Yenilmek, yenildim demedikçe, halen daha bir zaferin peşinde olduğumuzun belirtisidir. Şairin “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesi, söyleyecek fazla söz bırakmıyor.

aliayçil1 aliayçil-anasayfa

“Yaratılış takvimi” diye anlattığınız nedir?
Bazı kadim kültürlerde takvimler, kendi inançlarına göre insanın yaratıldığı varsayılan yılı başlangıç noktası yapmışlar. Ben, yaratılış takviminden bunu kastettim.

“Önce göğsünü arala” cümlesi kitabın besmelesi gibi sanki…
Biliyorsunuz kapılar üzerine yazdığım metin, Yenilgiden Dönerken’in ilk metni. Başlığı da “Önce Göğsünü Arala”. “Doğu Kapısı” Hint’e doğru uzanan mistik bir yolculuğu, “Batı Kapısı” Yunan – Roma uygarlığını, “Kuzey Kapısı” sonradan dünyaya yayılan Hint – Avrupa topluluklarının sert ve barbar dünyasını, “Güney Kapısı” peygamberler coğrafyası Ortadoğu’yu, özel olarak da Kâbe’yi temsil ediyor gibi anlaşılabilir. Ama ben, bu kapıları ne tarihsel uygarlıklarla ne de dinlerle ilişkilendirdim. Söylemek istediğim şuydu: Sen hangi yöne doğru bir yolculuğa çıkmış olursan ol, kendi gönül kapın kapalı olduğu sürece, aradığını bulamayacak, bulsan da ondan memnun kalmayıp yeni bir yolculuğa çıkacaksın. Bizim günlük hayatımız, Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney kapılarına doğru yolculuk yapan insanların hayatıdır. Ve daima tekrar edilir. Oysa göğsünü aralamayı bilen kişi aramaya değil, seyretmeye çıkar artık. Eskiler buna “âlemi seyreyleme” derlerdi.

Yürek kapısını aralamanın sırrını çözen, yaşamın sırrını da çözmüş olabilecek mi?
Biraz önce söylediğime işaret ediyorsunuz siz de. Yani aslında yaşamın bir sırrı yoktur, sırrı olan biziz. Bizde çözülmeyen hep çözümsüz kalır, bizde anlaşılmayan hep anlaşılmaz kalır, bizde aydınlanmayan hep karanlıkta kalır. Evde kaybettiği iğneyi dışarıda arayan Nasrettin Hoca fıkrasını hatırlayın. Müthiş bir ima.

“Artık Taşınma Bitti”de sorduğunuz soruyu size yöneltmek istiyorum. “Kim hatıralarının yükünü yalnız başına taşıyabilir ki?”
Küçük çocuklar ve büyük âşıklar. İlkinde hatıra henüz yük halini almadığı için, ikincisinde hatıranın yükü, unutmaya kurban edilmeyecek kadar değerli olduğu için. Benim cümlem de naz makamında zaten!

İnsanların gittikçe yalnızlaşmayı seçtiği ve birbirine bu kadar yabancılaştığı çağımızda hangi yolculuk bizi kendi gerçeğimizle yüzleştirir?
Dönüp dolaşıp sözü aynı yere getiriyorum ama sakıncası yok. Kavafis’in “Kent” şiiri, uzaklara gitmek isteyen bahtsız üzerine yazılmış güzel bir şiirdir. Usta, şiirin sonunda der ki:

“nereye gitsen bu kent ardından gelecek senin,

aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,

aynı hep aynı mahallede yaşlanacaksın,

aynı hep aynı evlerde ağaracak saçların

ve dönüp bu kente geleceksin sonunda;

yanılma sakın, bir başka şey umma,

seni bekleyen bir gemi yok, bir çıkar yolun yok…

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte

öyle kıydın demektir ona, bütün yeryüzünde.”

Şiiri yorumlama kolaycılığına düşmeyeyim. Sadece şu kadarını söyleyeyim, insan bütün çağlarda şikâyetçiydi; hep ötelere giderek mutlu olmak istedi. Bazen bu gerçekten işe yarayabilir de. Ama ister burada ister ötelerde olalım, dünya içimizden daha büyük, daha karmaşık değildir. İçiniz insanları ağırlamaya müsaitse, çevrenizdekiler de yalnız değildir artık. Biraz abartarak söyleyeyim, aslında dünyanın sergisinin açılıp dürüldüğü yer biziz.

aliayçil3 aliayçil4

Geçmişimizde yaşananların geleceğimize doğru etki yapması için neler yapmalıyız?
Bunun bir kitabi bir de şairane cevabı var sanırım. Kitabi olan şu: Geçmişte yaptığın hataları tekrar etme! Şairane olan da şu: Ancak unutkanların geçmişi olur, onlar da hatalarını tekrar ederler.

Geçmişi unutup her yeni güne sıfırdan bir başlangıç mı yapılmalı, yoksa geçmişe giden yolları kapatmamak mı gerekir?
Aslında ben şunu söylemek istiyorum. Ben, unutkanlığa terk edecek, bir geçmiş müzesine kaldıracak kadar etkisiz olan geçmişi zaten hatırlamıyorum. Unutulmasına gönlümün rıza göstermediği geçmişimi de zaten unutmuyorum. Buna, geçmişiyle beraber geleceğin içinde yaşamak da diyebiliriz. Öyleyse her yeni güne, yaşadığımız sayısız günün yorganında uyanıyoruz. Her akşam ona yeni bir gün katıyoruz. Unutulacak olanlar unutuluyor, unutulmayanlar bizimle birlikte geleceğe uyanmaya devam ediyor.

“Tam tersine yenilgimin tadını çıkardım uzunca bir zaman. Tıpkı çıktığım yolculuklar gibi, görüştüğüm insanların sayısını da seyrelttikçe seyrelttim. Kendimle kendim arasında gidip gelen bir yol açtım. Günler, niçin uzadığını, niçin kıvrıldığını bilmediğim bir sarmaşık gibi dolanıp durdu boynuma. Dünya bensiz de dünyaydı; darılmadım…” Mutlak bir yalnızlık mı anlatmak istediğiniz, yoksa az insan az acı mı?
Bu biraz da bitkin adamların kendiliğinden içine girdikleri bir yoldur. Garip bir isteksizlik basar böylelerini, adım adım insanlardan uzaklaşır, kendi kozalarının içinde bazı küçük alışkanlıklarla yaşamaya başlarlar. Tatsız sanmayalım, bir tadı da vardır bunun. Ama bir yerde o koza da çatlamak ister artık, yeniden insanların arasına dönülür. Elbette biraz yabancılaşmış ve biraz acemi olarak.

Hikâyelerimiz çok mu karmaşık, biz mi onları içinden çıkılmaz hale dönüştürüyoruz?
Ben dünyada çok da karmaşık bir hikâye olduğunu düşünmüyorum. Belki de bilinçli ya da bilinçsiz, hikâyelerimizi karmaşık hale getiren biziz. Niçin böyle yapıyoruz: Çünkü hikâyemizi karmaşık hale getirdikçe, sorunumuzla yüzleşmeyi o oranda erteliyor, hatta sorunumuza, varlığımıza gerçekle ilgisi olmayan bahaneler eklemliyoruz. Açıklanması en zor meselelerin bile aslında bir cümleye sığabilecek basit bir anlatımı çoğunlukla vardır. Bir çocuğa annesi kötü davranmıştır mesela, ama bu karmaşık bir hayat olarak karşımıza çıkar ileride.

“Terli Alnım Merhaba”da beşeri ilişkileri hiçbir öğreti sağlamayan gereksiz ilişkiler gibi resmetmişsiniz. Yani gündelik hayatın rutin akışında, insanın yaşamsal yolculuğuna hiçbir şey katmadığına vurgu yapıyor ve iç dünyanız ile yaşadığınız dünya arasına şeffaf bir zar germekten söz ediyorsunuz… Bunu biraz açar mısınız?
Bazen dünya bize hiçbir şey anlatmaz olur. Hadi biraz daha yumuşatayım, çok az şey anlatır hale gelir. İşte sabahları kalkılmakta, kahvaltılar yapılmakta, işlere gidilmekte, sergiler gezilmekte, giysiler beğenilmektedir. Bazen bazı hassas ruhlar, bu döngüde bir bayatlık olduğunu hissederler. Nedir bütün bunlar diye sorar birileri. Bütün bu olup bitenlerin anlamı ne? Hayattan böylesi bir soğuma tehlikelidir. Eğer dünyanın eşyaları gözünüzden düşmüşse, içinizde de bir çölleşme varsa, anlamı tüketen, onu anlamsız kılan bir hızla kaymak, akmak istersiniz. Hız çevreyi, eşyayı biçimsizleştirir. Hız, bir sonraki hızın karnını doyurur. Bir şeye aşkla çarpıp yok olmak istersiniz. Yok olamazsanız, terli alnınızla dünyaya dönersiniz. Bu da bir tesellidir, “Terli alnım merhaba” dersiniz sonunda.

aliayçil2-yatay-kareolmayacak-slidealternatifi

Peki, siz kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?
Şiddetli bir biçimde kendimi kendime ait hissediyorum.

İnilecek istasyonu bilmedikten sonra, bindiğiniz trenlerin hükmü ne? Siz yol haritanızı nasıl çiziyorsunuz?
Ben adresi önceden belli bir yolculuğa çıkan yolcu değilim. Kendinizi inilecek istasyona ayarladığınızda, yol bir mesafeye, bir araca dönüşür. Kat eder ve bitirirsiniz. Ama yol bu kadar masum değildir hiçbir zaman. Siz yol aldıkça, yol da sizin içinizde yol alır. Gideceğiniz istasyonu geciktirebilir, vazgeçirebilir, başka bir yere aklınızı çelebilir. Niyetiniz ile kısmetiniz arasındaki makas açıldıkça açılır. Ben kendimi yola çıkanlardan değil de kendini yola bırakanlardan sayıyorum. Sanırım tabiatıma bu daha yakın.

Yaşamın insanları sınadığı durum ve olayları metanetle karşılamak ve o eşiği geçmek insana neler sağlar?
Merhamet ve anlayış…

“Herkesin bir yol haritası var çünkü meşakkatle bir sözleşmesi. Sırrın bir dağın böğründe, bir külüngün sesinde saklandığını bilmek işine yaramıyor kimsenin. Söylesek kim inanır, çatlattığımız taşlardan çıkan sese: Önce sen kırıl!” Ferhat’ın Şirin’e kavuşmak için dağı delmeyi hedeflemesi boş bir inanç mıydı? İnandığımız değerleri hangi noktada sorgulamalıyız?
Ferhat sadece Şirin için dağı delmiyordu. O dağ kendisi için de bir sınamaydı. Burada bir büyüklenme, bir kibir bile var. Eğer o dağı delemeseydi, sadece Şirin’i değil, aşkının büyüklüğü konusundaki iddiayı da kaybedecekti. Ama sonuçta yol veren dağdı. Dağ yolu vermese, dağ dirense, âşığa eşlik etmek için böğrünü deldirmese, mesele kapanırdı. Demem o ki, dağın bize ettiği iyiliği de hesaptan uzak tutmayalım.

“Genç Ölmenin Yararları”nda “İnsan gençken temiz bir cümle olarak ölür” diyorsunuz ve genç insanların hayatın kirli oyunlarına henüz bulaşmamış olmasına dikkat çekiyorsunuz. Ta ki, teslim alınana dek. Peki, gençlik ne zaman teslim olur? Ya da kendi isyanını nasıl yaratır?
Aslında Tanrı vergisi bir güzellik olan gençlik, şu ya da bu oranda hep bir isyan halidir. Dünyayla henüz kurnaz bir işbirliği kurmamıştır, aşka düşünmeden düşer, bir cümleye bir yılını teslim edebilir, çabuk küser, hemen ağlar, uykusu hemen kaçar vs. Bazen de meydanlara çıkar, savaşır. Öylesine masumdur ki, onu gelecek için savaştıranlara çok kolay teslim olur. Bu yüzden, dünya savaş sektörünün, silah tüccarlarının en kârlı alıcısı ülkeler ve örgütler, bu ticaretin mamullerini gençlerin eline tutuştururlar. Ama bir gün oyunun kuralını öğrenir, onlar da kendilerinden sonra gelen gençlerin duygularıyla iş yapmaya başlarlar.

İçi boşaltılmış anlamsız hayatlara dikkat çekerken, “Bir dindi yenilik, ben kalkıp tekrarı seçtim” diyorsunuz. Peki, yeniliklere açık olmak, bir dine ibadet etmek kadar zor mu?
Yeniliklere açık olmak ile sürekli yenilik peşinde olmak, yeniliği kutsamak arasında fark var. Yenilik artık pek çok sektöre bölünmüş dünya ticarethanesinin bir pazarlama yöntemi oldu. Bir kişi cep telefonunu üç yıl değiştirmese, üretici mahvolur. Öyleyse ona her yıl bir yenilik sunması, bu yeniliğe bağlaması gerekiyor. Sonunda yenilik bir din gibi, hayatımızın içine giriveriyor işte.

“Ekmeğin Güzelliği”nde ekmeğe dair çok naif ve güzel anlatımlarda bulunmuşsunuz. “Bizim kıyametimiz eve ekmek götüremediğimiz gün başlıyor. Bu yüzden en mahrem utancımız sensin” diyorsunuz. Ekonomik koşullara baktığımızda bu toplum neredeyse evine bir kuru ekmek götüremez halde, ancak kıyamet kopmuyor ve kimse utanmıyor…?
Ben tam böyle düşünmüyorum. Türkiye’de son 20-30 yıl içinde fukaralığın içeriği de değişti. Mesela çocuğuna, “Ceketimi satar yine seni okuturum” diyen baba kalmadı. Çünkü ceketin bir kıymeti yok. Fakirliğin sınırı ceketten arabaya, benzin, mobilya alıp alamamaya doğru değişti. Az sayıda insan hariç, çoğumuz konfor fakiriyiz. Mobilyaların taksiti falan. Yine de halen daha evine ekmek götürmeye çabalayanlar var. Onların kıyametini hâlâ daha eve ekmek götürüp götürmemeleri belirliyor. Ekmek bizim insanlığımızın en hakiki sınırıdır. Eğer evine ekmek götüremeyenler varsa ve Türkiye’nin zenginleştiğini söylüyorsak, bu bizim aslında yükselirken düştüğümüzü gösterir ancak.

aliayçil5 aliayçil6

İstanbul… Bu şehrin sizin için anlamı nedir? Siz İstanbul’u sevmek için hangi bahaneleri uyduruyorsunuz kendinize?
Ben İstanbul’u bahanesiz seviyorum. Arada bir mızmızlandığım, yakındığım olmuyor değil. Ama hepsi de naz makamında.

“Dünyaya bir sazlığa bakar gibi bakan ve gözkapaklarını ebedi bir ıssızlıkla onun üzerine kapatan bıkkınlar, bu alışıldık gürültüyü kimin çıkardığını sormazlar bile. Birileri yine şu sıralar küçük ya da büyük bir av yakalamıştır, o kadar!” (“Bıkkınlık İlmühaberi”) Sizce bu gürültü, yani bu savaş bitecek mi?
Dünya hep böyleydi, hep böyle devam edecek. Ve bazı bıkkınlar da, onu esneyerek izlemeyi sürdürecekler. Yeni bir dünya olmayacak, savaşsız bir dünya olmayacak, bir melek dünya hiçbir zaman kurulamayacak. İnsanlar da, bu dünyaya kendi kimyalarına göre katılıp, sonra da göçecekler. Bazıları hep savaşacak mesela, bazıları hep barış olsun isteyecek. Bazıları ayrılmak, bazıları ayrılmamak isteyecek. Bazıları sevecek, bazıları karşılık vermeyecek buna. Âdem ile Havva’dan beri insan değil, teknik değişti sadece.

“Yenilgiden Dönerken”de korku çağını tanımlarken 12 Eylül sürecine atıfta bulunuyorsunuz. Bugün hâlâ izlerini taşıyan 12 Eylül sizde nasıl bir iz bıraktı? O günlerin seslerini hâlâ duyuyor musunuz?
Benim çocukluk yıllarımdı. O korkuyu daha çok büyüklerimin tedirginliğinden kaptım. Ama ben “Yenilgiden Dönerken”de biraz da, bütün o korkutucu günlerin yerini şimdi daha başka korkutucu günler aldı demeye getiriyorum. Şöyle de diyebiliriz: Bedenimiz kırbaçlanıyordu bir zamanlar ama şimdi ruhumuz kırbaçlanıyor. Otorite el değiştirdi sadece. Silahın, apoletlerin yerini, kapitalizm aldı. İkincisi ilkinden daha az zalim değil.

“Sonra ayartıcılarını gönderdi zaman, kırık kalplerin üstü bir bir kapatıldı, gülüşlere yeni bir ağız yapıldı. Yüzündeki yaralar maharetle temizlendi resimlerden. Yeni ayrılık çağı böyle başladı…” Her şeyin hatta aşkın da tüketim malzemesi olduğu günümüzde siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?
Aşk hayatı hiçe sayma cesaretidir. Kazananı ve kaybedeni yoktur. Bir haldir o, ziyaretinize gelirse, kapıyı çalmasından bile mahcup olmak gerekir.

Sizin denemelerinizi şiire yaklaştırmak gibi bir edebiyat perspektifiniz var mı?
Evet, ben denemelerimde çokça şiirden de harcadım harcıyorum. Aslında bir şiir gibi yazıyorum bunları da. İçimde birikenler dışarıya sızarken fazla müdahil olmamaya özen gösteriyorum. İçimden gelmiyorsa, yazmaya zorlamıyorum kendimi.

Yenilgiden Dönerken / Yazar: Ali Ayçil / Timaş Yayınları / Kasım 2011 / 149 sayfa

Ali Ayçil; 1969 Yılında Ercincan’da doğan Ali Ayçil, Atatürk Üniversitesi KKEF “Tarih” bölümünü bitirdi.  Kitapları; Arastanın Son Çırağı, Naz Bitti, Ceviz Sandıkları ve Para Kasaları, Sur Kenti Hikayeleri, Kovulmuşların Evi, Yenilgiden Dönerken

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.