‘Yol iyi bir öğretmendi, iyi bir öğrenci olmayı öğrendim.’

 

“Kitaplar da yollar gibidir; yıllarca yürüseniz bitmez ama bir yerde ‘yeter’ deyip, kendi yolculuğuna başlaması için elinizden uçurmanız gerekir” diyor Aynur Uluç kitabının önsözünde. Ve yollarda keşfettiklerini, şiirler, şarkılar, filmler eşliğinde anlatıyor bizlere. Alışılmış bir yol kitabı değil “az gittim, çok döndüm”.  Adından da anlaşılacağı üzere,  her öyküde çoğalacak, merak isteğiniz uyanacak ve o şehrin belleğinde kendinize dair bir izin peşine düşeceksiniz. Aynur Uluç ile şehirlerin, mekanların belleği ve izler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Az Gittim, Çok Döndüm” alışılageldik yol hikâyeleri kitaplarına benzemiyor. Filmler, şarkılar, şiirler, felsefe ve öyküler var… Kitabınızı siz hangi sözlerle tanımlarsınız?
Biçimsel bakarsak melez diye tanımlayabilirim kitabın tarzını. Dili yer yer şiire giren yer yer deneme tarzına yaklaşan, konusu itibariyle temelde “anı” ama işlediği yol olarak da “gezi kitabı”.  Gittiğim yerleri genel omurga olarak kurdum kitapta yolumu çizerken. Hayat kesintisiz bir yol alma biçimiyse bu da bir yol kitabı en çok, gidilen yerleri anlattığı için değil, hayatın diyalektiğinde taş taş ilerlediği için. Bize değen şehirlerle, mekânlarla, insanlarla, hayvanlarla, ağaçlarla, denizlerle, eşyalarla başka türlü bir tanışma ve kaynaşma biçiminin yola serpilmiş örneklerinden oluşan “kitap” biçiminde bir araç diye de tanımlayabilirim. Gittiği yerleri anlatmaya soyunmuyor, o yerlerin bize değdiği yere büyüteç tutuyor benim dilimden. Böylece bir başka yere gidildiğinde nasıl bir gözle göreceğimizin, dahası okurun kendisi -üstelik kitapta anlatılan yerler şart değil- herhangi bir yere gittiğinde oralarla nasıl derin ilişkilenilebileceğinin hevesini kurmayı amaçlıyor kitap.

au1

“Az Gittim, Çok Döndüm” sizin ilk kitabınız ve yayına gidene kadar tam dokuz yıl geçmiş. Bu uzun süreçteki yol arkadaşlarınız da kitaba emeği geçenler arasında diyebilir miyiz?
Kitabın adındaki az gidip çok dönme hâli, pek çok yerden okunabileceği gibi yol arkadaşlarım üzerinden de okunmalı. Dokuz yıl boyunca benimle birlikte gittiğimiz yerlere göz olan arkadaşlarımın dışında bizimle birlikte seyahate gelmedikleri halde gezinin öncesinde veya sonrasında oraları içtenlikli bir heves üzerinden benimle birlikte yaşayan yol arkadaşlarım da oluştu. Bana yol gösteren yolumu kaybettiğimde önerileri ile yolumu anlamlandıran, katmanlandıran, emeğini akıtan arkadaşlarım. Kaldı ki ben yol süreci bitti değil tam da şimdi başladı gibi algılıyor ve yaşıyorum. Her okurla birlikte yeni arkadaşlar ediniyorum o yolda. Birlikte gidip birlikte dönüyoruz yeniden yeniden sanki.

Bir yol, yolculuk kitabı. Çoğu bölümde gözünüzde kareler oluşuyor ancak hiç fotoğraf yok kitabınızda. Fotoğraf kullanmamak özel bir tercih miydi?
Fotoğraf konusuna nasıl baktığımı kitabın içinde de işlemiştim. Bazen çoğaltır görüntüler anlatılanı bazen de oraya hapseder. Ben gitmeyi, görmeyi ve gördüklerimi anlatışımda içimden geçenleri yeniden yeniden sözcüklere ve dahası seslere akıtarak çoğaltmayı seviyorum. Şiir gibi algılıyorum çünkü gittiğim yerleri de, onları anlatmayı da. Öyle olunca kenarı çerçevelenmiş karelerin içine daraltmak istemedim hayalimizde canlanacak olanın sonsuz genişliğine, o geniş anlama aralığına emanet bırakmayı bilerek tercih ettim, diyebilirim.

au7

Kitabınızı eline alanları daha ilk anda imzalar ve çizgilerle şaşırtıyor, imza kavramını tepetaklak yapıyorsunuz. Bunun nedenini açıklar mısınız? Okurla aranızda nasıl bir köprü yaratıyor bu imzalar?
Kitaplara iz bırakılan imzalar biriciktir; ilk karşılaşma, tanışma anı…  Yazar ile okurun buluşma noktası, okur ile kitabın, kitap ile okurun, kitapla birlikte her yeni okurunun üzerinden yazarının kitabıyla yeniden buluşması, yol alması… Çoğaltılabilir. O yüzden klasik olarak “isminiz ne” diyerek o isme hitaplı ama hep birbirine benzer şeyler yazmak yerine her seferinde başka olan, benim de elimden ne çıkacağını başladığım anda bilemediğim, o nedenle hevesle kendimle de her seferinde yeniden tanışmama imkân veren resimler çizerek imza atıyorum. Bu nedenle özellikle bomboş iki sayfa bıraktım kitabın başında. Gönlümce yazıp çizebileceğim sayfalar… Yetmiyor içine  de giriyorum çizgilerimle. Çizerken oyun parkına götürülmüş çocuk oluyorum sanki. Çizdiğim resimlerin etrafına dizeler yazıyorum döne döne rengârenk kalemlerle. Böylece okur da kendi biricikliğini yaşarken kitabını evirip çevirerek eliyle dokunarak, bakışlarıyla tarayarak, dizenin sayfada salındığı izi sürerek kitabıyla kendisi arasındaki ilk yakınlaşmayı sağlamış oluyor. Kitabın kokusunu duyuyor.

İstiyorum ki kitaplarım rengârenk karşılasın okurunu. Bu yaklaşımım esasen kitap boyunca işlediğim “yakından bakma hâli” ile de ilgili. Hayatı algılama ve yaşama şeklinin sahiciliğine denk düşen bu nedenle de içime sinen bir hâl bu… Öyle ki elimden gelse her bir kitabı tek tek boyayacağım. Çünkü her yaşta burnu tütsülü bir hevese öğrenci durulabilirin bir kanıtı gibi bu çizimler bir yanıyla da kendi öznelimde. Otuz dokuz yaşımda şiire başladığım gibi, kırk dokuz yaşımda kitapla birlikte resim çizmeye de başlayan ellerimin sevinci var çizdiklerimde… O yüzden boyadığım her bir imza sayfası o kişiler kadar benim için de kıymetli.

Şehirlerin belleğinden söz ediyorsunuz kitabınızda ve o bellekle yüzleştiriyorsunuz insanları. Şehirlerin belleğini o şehrin insanlarına da hatırlatıyorsunuz kitapta…
Evet, insanın kendisine yabancılaştığı; yabancılaştırıldığı günümüzde yaşanmışlıkların belki de en çok kendimize anımsatılması önemli. Öyle bilgiler var ki o şehirde yaşayan insanlar o bilginin yabancısılar. İşte o bilgileri onlara anlatmak hâli bir anlamda benim teşekkürüm olarak da görülebilir bana kendisini katan şehirlere. Benim de onların izini onlara anımsatarak izlere katılmam ve altını çizmem olarak da görülebilir belli belirsiz. Belli belirsiz diyorum çünkü en iyi aktarma yöntemlerinden birisi olduğunu öğrendik sevgili yazar arkadaşım Mustafa Sütlaş ile birlikte yaptığımız çalışmalardan ki bu çalışmadan da ayrıca söz etmek isterim.

au_1

O konuya dair sorular aklımda zaten, izlerden devam edelim tekrar döneceğiz “dip ses” çalışmanıza. Sizin de dediğiniz gibi izler çok önemli bir yer tutuyor kitapta. İzlerden, izlerin kesişmesinden, iz almaktan ve iz bırakmaktan bahsetmişsiniz… Sizin bıraktığınız izlerle de buluşanlar size geri dönüş yapıyor mu?
Ben sanırım iyi bir iz sürücüyüm. Öyle ki bu özel bir heves benim için. Bir şeyin bir başka şeyle ilgisini öncesini sonrasını bağlantı noktalarını ve buna da diyalektik dendiğini öğrendiğim günden bu yana bilerek iz sürüyorum şiirlerde, şarkılarda, hikâyelerde televizyondan izleyip gazetelerde satır aralarında okuduklarımda. Hepsinin birbiriyle bağlantı noktalarını fark etmeye ayarlı bir organik sayaca dönüyor baktıkça görmeye niyetli göz. Sezgilerimle yol almanın bilgisiyle harmanlıyor açıkça öğrendiklerini. Açıkça öğrendikleri içte bir yerde önceki öğrendikleriyle düğümleniyor, ayrılıyor, kavuşuyor, buluşuyor. Bu çok özel bir yol alma hali… Çok keyifli olduğu kadar çok derin sarsıcı da olabilir; kokladığınız bir çiçeğin en dip kokusunu da duymayı mümkün kılıyor çünkü. Öyle olunca başkalarının anıları da sizin anınız gibi acıtıyor ya da sevindiriyor sizi. Bir yerden geçince oradan daha önce geçmişlerin seslerini duymak mümkünleşiyor. Başkasının acısının sevincinin içimizden geçmesi ama kendimizden kurtularak geçmesi mümkünleşiyor. Şunu demek istiyorum. O acılarda kendi acımızı görüp sızlatmıyoruz burnumuzu. Hakikaten en saf, en yalın hâliyle oradaki acıyı duyuyoruz. Ya da tersinden en çıplak gözlerimizle oradaki güzelliği. Artık baktığımız her neyse… O izlerle buluşanlardan geri dönüşleri bolca yaşama şansına sahip oldum elbette. Onların o izleri yorumlayışları benim  anlamlarımın adını, tadını değiştirdi algımda. Benimkilere eklendi, çoğaldı okumalarım.  Kitap benden bağımsız yol alırken az gidip çok dönmenin bir hâli de bu bana dönen. İz alıp iz vermek böyle güzel, böyle bereketli bir şey…

Yolları anlatmak, yolları yazıya akıtmak nasıl bir serüvendi sizin için?
Biraz önce anlattıklarıma ek olarak şunu diyebilirim. Yazdıkça farkındalık niyetim çoğaldı. Hevesim çoğaldı görülmeyeni görünür kılmak adına. Renkleri anlatmayı,  sesleri anlatmayı, kokuları anlatmayı bir şiirle, bir şarkıyla, bir filmle içimden geçen. Bin bir farklı şekilde bana değmiş izleri kendimden geçirip yola, yoldan da yazı sayesinde okura geçirmenin hevesi diye tanımlayabilirim yazma sürecimi. Yazıldığı için netleşen somutlaşan izlerin mimarı olmanın hevesi ve merakı… Tamamlanmamış bir yolu aramanın tadına vardım yazmak için baktıkça ve yazdıkça tekrar tekrar… Öğretmenliğimle değil, olsa olsa öğrenciliğimle övünmem gerektiğini öğrendim yazarken. “Hayret” duygusunu yitirmemenin nasıl elzem bir gereklilik olduğunu hayatta. Yol iyi bir öğretmendi, iyi bir öğrenci olmayı öğrendim.

Şiirsel anlatımlar ve şiirler var kitapta ve siz “şiire hevesim var” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Şiir de, hayatı şiir gibi yaşamak da öncelikle bir niyet meselesi ise bunu destekleyen, coşturan, kıvılcımlandıran ve yaşamaya değer kılan da heves bana göre. Hayatta en kıymet verdiğimiz konulardan birisi onu değiştirip güzele doğru evriltme çabasında içtenlikli hevesi kaybetmemek olmalı diye düşünüyorum. Çünkü o varsa çabanız da illâ ki olacaktır peşinden.  Dün on yaşlarında bir çocukla sohbet ederken bir anda aklıma geldi ve dedim ki: “Elif, şiirle ilgilendin mi hiç?”… ” Hayır” dedi. Memleketin hâlini düşününce beklediğim cevap buydu zaten, şaşırmadım. “Peki” dedim “Ne zaman ilgilenirsin?” Durdu, yüzüme baktı ve dedi ki; “Her an olabilir!” Güzel cevaptı. Gülümsedim… Heves bana göre işte böyle ince bir şey. O çocuğun okuyacağı dizelerin hevesinde olmak kendi yazacağınız dizeler kadar. Kendi yazacağınız dizelerden çok okuyacağınız dizelerde olması merak gözünüzün ama sadece şairlerden değil hayatın tam kalbinden. Hayat, geçmiş zamanı da gelecek kadar içine alan bir yolsa yol bilgisi ile de okumak şiirleri…

au2

Kitabınızdan çeşitli notlar aldım ama en çok notu çadırda gördüğünüz rüya için almışım, tüm soruları değil de hepsinin özünü sorayım diledim, rüya da olsa bir deneyim kazanmışsınız. İnsan ölürken öldüğünün ayırdına varır mı, öldüğünü hisseder mi?  “Kurşunun girişi, kemiğime çarpışı tek tek algılıyorum bu gidişi” demişsiniz. Ölürken ölümü hisseder mi insan? Kendi ölü vücudunu kucaklayıp merdiven dibine götürse kendine ağıt yakar mı? Bu rüyayı tam da Ölüdeniz’de bir çadırda görüyorsunuz. Tam da eğlenceli şeyler anlatacağınızı umduğumuz bir tatil yazısı içinde karşımıza çıkıyor bu rüya. Bu konuda neler söylersiniz bize?
Evet, oldukça etkisinde kaldığım bir rüya bu. Çapraz birçok noktası var kendi içinde. Kendini erkek görmek sonra asker görmek… Bana çok yabancı gibi görünen bir içsellik denebilir buna ama değil de. Burada sanırım hem askerin hem gerillanın birbirini anlamasını tek bedende birleştirdi zihnim ve en iyi empati kurabileceği alana yani kendisine taşıdı. Kürt bir asker olmalıyım muhtemelen rüyamın en başında ve belki de gerillaydı daha önce ilk asker ki bana ne yapacaklarını biliyorum, diyordu ve belki de bulunduğu ortamda hoş karşılanmayacak bir şeyler yapıyor olmalı ki intihar ediyor. Ölümü bir durum olarak da anlamaya çalışan meraklı, her türlü insan hâlini sonuna kadar öğrenmeye aç zihnim, o ölümü yaşattı bana rüyada. Ve onun belki ölecek olan kendine, belki de dilini içinden geldiği gibi konuşamayışına ağıtına bile izin vermeyen sistem tarafından bulup yok edilmekle görevli asker belki onu anlasaydı böylesi içten dökülen o ağıtı ölü bedene ( ölü bile olsa saygı duyarak, kendini de riske atarak) geri verirdi benim rüyamda olduğu gibi. Ancak o da kendisi olunca anlardı sanırım o hâli; ama merak da var ya serde. Kurşun belki az önce öldürdüğü bedende anı bölgesine zarar vermese bilirdi diye düşünüyor rüyadaki ben. Belki özde hepimizin insan olduğuna yormalı bu rüyayı. Aynı ilk yazıda geçen otobüste bana yeleğini uzatan muavin çocuk gibi. Özde hepimiz konuşuyor, düşünüyor, seviyor, acıkıyoruz.  Ben ölürken muhtemelen ölümün nasıl bir şey olduğunu da anlamaya çalışacağım ölürayak; arkadaşına başı kesilmişken göz kırparak son anda bile bir şeyleri anlamlandırmaya çalışan bilim adamı Lavoisier gibi. Belki de kendimim  gerçekten o iki asker de. Durum öyle görünüyor… Ama dediğiniz gibi bu rüyayı görmekle kalmayıp kitaba da koyduğuma göre, biraz siz de olun istiyorumdur o iki asker. Bir diğerini bu kadar içten anlamaktan geçer yol demek istiyorumdur ve evet bu rüyayı tam da Ölüdeniz’de görüyorum. Çünkü hiç bir şey diğerinden kopuk değil. O yüzden dil meselesini de Hemşince üzerinden işliyorum; Karadeniz’i anlattığım yazıda. Kitabın buralardan da okunmasını isterim. Kürtçe “gökkuşağı” anlamına gelen “bukabarane” sözcüğünde saklı belki de tılsım…”Yağmurun gelini” olabilmek en çok böyle mümkün bana göre, o gökkuşağının altında olduğumuzu bilmek… Tüm renklerimizle hem de…

au6

“Yağmurun gelini” örneği başka bir konuyu daha anımsattı bende. Yazılarınızda da şiirsel bir tını, anlam ve dil kurulumu dikkati çekiyor. Şairlik yanınızı da biliyoruz. Ayrıca İranlı şair Füruğ Ferruhzad’dan şiir çevirileri yapıyorsunuz. Füruğ ile özel bir bağınız var mı?
Ah Füruğ’la özelden öte bir bağımız var sanki nasıl anlatayım. Direk kalpten bağlı desem yetersiz kalacak. “Ses kalır” demişti Füruğ ve bu dizeleri ile yolumu kesmişti ilkin. Bir kadın sesi arıyordum ve Füruğ kendi sesini sanki önüme çıkardı. Ve oradaki bazı dizelerin bir türlü aklıma, gönlüme, dilime uymayışı ile peşine düştüm Füruğ’un. Baktığım İngilizce çevirilerinde de aklıma takılan dizelerin aynı şekilde çevrilmiş olduğunu görünce çevirenin cinsiyetine de dikkat etmemi gerekli kıldı bu ayrıntıyı fark etmek. Ve birden onun söylediğinden farklı algılanmış bu yerleri onun şiirlerini çevirmeye başlamadan önce de sezinlemiş olduğumu fark ettim. Ve öyle merak ettim ki Farsçadan çevirisine baktım, Farsça bilen, şiir bilen ve elbette Füruğ bilen arkadaşlarımdan rica ettim o dizeleri düz çevirmelerini. Kanada’da yaşayan ve hem İngilizceye hem İran edebiyatına hâkim Maryam Dilmaghani’nin çevirilerine rastlayınca rahat bir nefes aldım. Haklıydım o dizeler tam da hissettiğim gibiydi. Maryam da Füruğ’u bire bir değil anlayarak çevirmeye çabalıyordu. Ve Maryam’dan önce diğer şiirlerinde Füruğ bizzat kendisi sanki söylemişti zaten o dizelerin gerçek anlamını.

Füruğ, yazdığı şiirlerinde bir başka şiiri ile bağlantılı okumaya müsait yazan bir kadın ve ben az önce söylediğim gibi iyi bir iz sürücüyüm. Artık rüyalarımda bile Füruğ’un ne demek istemiş olabileceğini düşünür buldum kendimi. Aynı günlerde Tim Robins’in “Parfümün Dansı” isimli kitabında bir cümle çıktı karşıma paragraflar içinden, gözüm hemen ayıkladı aldı cümleyi. “Rüyanın yarısı nerede diye sorma. Tüm rüyalar devam eder” diyordu Robins. Belki size mistik gelecek ama anladım ki ben Füruğ’un toprağa bıraktığı yeşil ellerini almakla yükümlüyüm. Tüm kitaplarını aradım tek tek, bazılarını bulamadım yayınevinde dahi. Arkadaşlarımın evinde buldum bazılarını. Füruğ’un el verdiği yerde durmuşum gibi bir sabırla onun “bir başka doğuş” şiirinde söz ettiği yeşil elleriyle ( ki ektiği bitki tutan kişilere yeşil elli denir Anadolu’da ) ektiklerini ben sürgün çıkaracaktım. Öyle bir hisle sahiplendim konuya; dünyanın pek çok yerinde pek çok kişinin yaptığı gibi. Mademki onu böyle derinden anlıyordum derinden anlatmak boynuma vebal olmuştu sanki. Onun kalıcı olan sesine ses katmalıydım. Ses ancak yürütülürse kalıcı olurdu, yürütmeye karar verdim ben de kendi payıma. Başarabilir miyim bilmiyorum. Yol uzun, katmerli. Ama size dedim ya hevesim var güvendiğim en çok. Ve de farkındalık niyetim. Az şey değil bu, yol almak için.

Onu araştırdıkça eril dili yıkma çabasına tanık oldum dipten akan bir ırmak gibi akıtışına sesini. Sadece kendisini değil kadının sesini akıtışını. Kadınca nasıl görüldüğünü dünyanın,  dünyadaki zulmün ve hissedişin nasıl yansıdığına. Gidilmesi gereken bir yol da Füruğ oldu hayatımda; şiir şiir, dize dize. Belli ki aylar, yıllar sürecek içten yanışlı bir şarkı gibi.

au3

Sizin kendi şiirleriniz de var. Pek çok dergide şiirleriniz yayınlandı ve sizden şiir kitabı da bekliyor okurlarınız, var mı bir proje?
Evet, dört yıldan uzun bir süre oldu; üzerinde çalıştığım bir şiir dosyası var. Birbirinin peşinde giden şiirlerle bir roman kurar gibi kurduğum bir dosya. Onu da bir yol hikâyesi gibi kuruyorum. Akan bir nehir gibi hâlden hâle giren kadının aşkı yaşama biçimlerini anlatıyor.  Bedeniyle, bedeninin ve ruhunun birimleriyle tek tek,  yeniden tanışmasını. Kaybolan kendini nasıl tek tek toplayıp birleştirdiğini ve dinginleştiğini. Aşkın felsefesini yaşamasını bedeninde adım adım.

Genel olarak gezi edebiyatında çoğunlukla klâsik anlamda nerede ne yenilir içilir, nerelere gidilmesi, görselliğin ön planda olduğu vb. şeklinde üretimler görüyoruz. Farklı bir gezi kitabı yazarı olarak sizin gezi edebiyatına bakış açınızı ve gezi edebiyatı kavramı hakkında ne düşündüğünüzü öğrenmek isteriz…
Bu öylesi uzun bir dert ki, kısacık yanıtlamak zor. Gezi yazılarının son örneklerinde insandan kopuk bir şekilde turistik mekânlar anlatılıyor maalesef genelde. Oysa bu kavram Evliya Çelebilerle, İbn-i Batutalarla bugüne gelen bir yol izliyordu. Şimdinin yazılarının çoğunda ya şehirler en belirgin noktaları üzerinden tarif ediliyor ya da şu yemeği ünlüdür, şu kalesi, şu camisi meşhurdur gibi yüzeysel bilgilerle geçilen tanıtım amaçlı yazılar oluyor. Mekânların turistik algılara dönüştürüldüğü ve dolayısıyla her yerin birbirine benzetildiği bu hız çağında ziyaretçilik değil turist olma algısı körükleniyor. İlişki kurmadan gidilip yeme içmeye ve tüketime dönük bir algı. Hizmet sadece rahatlatma amaçlı olmalıdır ki döndüğünde daha fazla hizmet edebilir olsun kişi istenen sisteme. Oysa bir şeyleri fark etmek daha fazlasını fark etmeye çağırır insanı. Bu ise istenmeyen bir durumdur kurulu sistem tarafından. Öğrenmeye meraklı gözlerle bakmaya başladığınızda her gün evinizden işinize gittiğiniz yol dahi öğrenilecek ayrıntılarla doludur. Bunu fark etmenizi istemezler. Gazetelerin satır aralarını okumaya başlamanızdan korkarlar en çok. Gezi edebiyatı bunları da sorgulayan, didikleyen mekân ilişkilerini de ayrıntısıyla insan üzerinden veren yazılar olmalı. Edebiyat, hayatın yazıya geçişi ise bunları içermeli diye bakıyorum konuya.

au4

Aklınızda kalan unutamadığınız, siz de en çok iz bırakan şehir hangisi?
Gittiğim yerlerin hepsi bende iz bıraktığı gibi hepsindeki bu izleri de yanıma aldım döndüm diyebilirim ama kitabın içinden bir yazıya dikkat çektirtmek ister misiniz derseniz, Zonguldak Armutçuk’taki kömür madenine inme serüvenimin ve o serüven içinde kadın olmanın zorlukları kadar madencinin yaşamına yakın tanıklıklarımın da beni nasıl çarptığını anlattığım yazıyı işaret edebilirim.

“İnce ayrıntıların önemini düşünmek için önce bir süreliğine kadın olup, sonrasında erkek olmak lâzım belki de!” diyorsunuz kitapta…
Tam da sözünü ettiğim yazıdan bir cümle söylediniz.  Kadın olmak var olan sorunlar karşısında hep çifterli bir dayanma gücü gerektiren durumlardan geçmenizi zorunlu kılıyor. En basit ayrıntılarda dahi erkeklerin göremediği sorunlar yaşıyor kadınlar. Bu ince elekli hâlle mücadele ederek yaşamak alışkanlığı pek çok olaydaki ayrıntıyı da daha inceden gören bir göz geliştirmenize yol açıyor. Bu göz doğuştan değil koşullarınız gereği edinilen bir göz, dolayısıyla sadece emek vermek gerekiyor edinmek için. Kitabınızı kısa bir tanımla nasıl özetlersiniz deseniz “görmeye niyetli göz” diye tanımlarım. Yakın bir arkadaşımın ninesi ” gören göz güzeldir” dermiş. ben bunu şöyle geliştirmiştim: “gözün güzel gördüğü kişi daha da güzelleşir.”

Mustafa Sütlaş ile birlikte çalıştığınız “kadın sesi” ya da “dip ses” diye tanımladığınız bir projeniz var. Bu projeden de söz eder misiniz?
Projeden çok bir arayış, ya da birlikte iz sürüş diyelim. Kadınların ayrıntıyı görme ve bunu bağırmadan ifade etme biçimine ilişkin geliştirdikleri anlatımın kısa adı. Ki araştırdıkça bulduk ki bu sesi bazı erkekler de çıkarıyor. Ses dediğimiz illâ reel bir ses olmak zorunda değil.  Bir filmde,  bir yazıda, bir şiirde, bir romanda da mümkün bu sesi duymak. Bu bir aktarma biçimi. Direterek, kendini dayatarak ya da öğretme odaklı bir tonla söylemek değil; sızdırarak, sezdirerek, bir sinüzoidal eğri şeklinde verilmesi olarak özetlenebilir. Bu şekilde anlatıma uyan seslerle, harflerle verilmesi, hatta örneğin bu bir filmse anlatım biçimi olarak bunu seçmesi… Ki Füruğ da “dip sesle” yazan bir kadındır. Bu anlamda da iki iz sürüş birbiriyle kesişti zaten çalışmalarımda. Füruğ’un şiirlerini çalışmam buradan bakıldığında tesadüf değil.

au5

“Yazdığım şey ister şiir olsun, ister yazı; biliyordum ki hep kimsesiz mektuplar yazıyorum aslında” diyorsunuz. “Kimsesiz Mektuplar” dan da söz etmesek olmaz sanki.
Yazarken okuyan kişinin algı aralığı bizi kısıtlar, işte bu aralığı yok sayan, bu anlamda her okuyana onun için yazılmış gibi okunacak mektuplardan söz ediyorum. Belki kendinize bile yazmadığınız… Ben bu dili özellikle mektup olarak yaşıyorum içimde. Çünkü mektup yazarken kendimizizdir. Hesabı kitabı yoktur benim algımdaki mektubun. O yüzden yazmak değil yaşamak diyorum. Ve düşünsenize rüyalarınızdaki kadar rahat yazdığınızı; nasıl muhteşem bir tattır bu. İşte ben böylesi özgür bir dille yazılmış şeffaf mektupların düşünü kuruyorum, düşünü yazıyorum her satırımda. Ve sevgili Nesrin bana bunları anlatma imkânı verdiğiniz için teşekkür ediyorum size. Yoluma yol arkadaşı olduğunuz için en çok.

Az Gittim Çok Döndüm / Aynur Uluç /  Kibele Yayınları / Gezi / Editör: Ahmet İmran / Kapak Tasarımı & Sayfa Düzeni: Ahmet İmran / 1. Baskı  Kasım 2013  / 357 sayfa

Aynur Uluç; 1964 doğumlu. Eczacılık Fakültesi Mezunu. 1989- 1992 yılları arasında “Kadıköy Sanat Topluluğu”nda farklı illerde düzenledikleri gösteri ve festivallerle emekten yana tavır alan tiyatro gösterilerine katıldı. 2000-2003 yılları arasında psikodrama ve yaratıcı drama atölyelerinde çalıştı.  2003’ten bu yana Radikal, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel gibi gazetelerde gezi yazıları, sinema ve kitap eleştirileri yazdı. Evrensel Kültür, Mahsus Mahal, Duvar, Çevirmenin notu, Yeni yazı, Karşın, Esmer, Lacivert, Hayal ve benzeri kültür sanat dergilerinde şiirleri, edebiyat ve film eleştirisi yazıları yayımlandı.  2007-2013 yılları arasında Sezai Sarıoğlu’nun hazırladığı, sinema, belgesel sinema, müzik, edebiyat, şiir, masal, tarih, fotoğraf, mizah, tarih alanlarından konukların, sanatçıların katıldığı nehir muhabbetler başlıklı etkinliklerde “muhabbet ehli” olarak adlandırdıkları bir grup arkadaşıyla birlikte çalıştı ve düzenledikleri etkinliklerde yer aldı.  2012 Aralıkta Caddebostan Kültür Merkezi’nde Sumru Ağıryürüyen, Sezai Sarıoğlu, Merih Aşkın, Ahmet İmran, Onur Şentürk ve Mehmet Tekirdağ ile birlikte organize ettikleri “Ses ve anlam kapıları” isimli etkinlikte yer aldı. Kasım 2013’te Gezi-anı- öykü- şiir ve deneme türlerinin karmasında melez olarak kurduğu ” az gittim çok döndüm” isimli kitabı Kibele Yayınları’ndan çıktı.

Ocak 2014 ‘te Danimarka Yazarlar Birliği ve Hüseyin Duygu tarafından Kopenhag’ta yirmincisi düzenlenen “Aynı Gökyüzü Altında” isimli Danca-Türkçe şiir etkinliğine Niels Hav, Peter Poulsen, Gerd Laugesen ve Sezai Sarıoğlu ile birlikte katılarak iki dilli şiirlerde yer aldı. Kadının aşk duygusunun rehberliğinde kendine yabancılaşan bedeni ve içselliği ile tanışmasını konu edinen şiir kitabını yayına hazırlıyor. Bastırılmış ve dipte kalmış ses temasını işleyen ikinci şiir kitabı hazırlık aşamasında… İranlı kadın şair Füruğ Ferruhzad’ın şiirlerini Türkçe yorumlayacağı bir kitap hazırlıyor. Şimdilerde ise “Az Gittim Çok Döndüm” kitabı ile birlikte kurduğu etkinliklerle yoluna devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.