‘Gülüzar, korumaya alıştığı mahremiyetini kendi elleriyle ortaya döküyor.’

 

 “Hepimizi kıskıvrak yakalayan her şeyden kaçmak istiyor aslında Gülüzar. Mahallelerden, ailelerden, şarkılardan, türkülerden, hatta bazen kadınlığından bile. Batı’ya olan acemi hayranlığıyla, özgürlüğe olan düşkünlüğüyle, kendi kendine, muzipçe sesleniyor: Run Gülüzar Run… Koş Gülüzar koş! Biz de arkasından bağırıyoruz: Aç kanatlarını Gülüzar, kolay olmasa da aç! Uç Gülüzar uç!” Ayşegül Kocabıçak ile Run Gülüzar Run’ı konuştuk.

Run Gülüzar Run, Forrest Gump’a bir göndermeyle geliyor. Forrest Gump’ın Gülüzar’ın seyrettiği ilk film olmasından ziyade onun hayatındaki yeri nedir? Gülüzar nasıl bir yakınlık kuruyor Forrest Gump’la?
Forrest Gump benim üniversite yıllarıma denk gelen ve izlediğim dönemdeki ruh halim için çığır açıcı bir filmdi. O günü hiç unutamam. İzledikten sonra sizi düşündüren ve aklınızda sorular bırakan sanat eserlerini unutamazsınız. Forrest Gump da benim için öyle ve ne zamandır ara ara aklıma düşüyordu. Gülüzar’a kısmet oldu. Gülüzar için başlıca önemi hayatındaki ilk sinema deneyimi olması ve üstelik Gökhan’la beraber izlemiş olması tabii ki. Benim Forrest Gump’ı Gülüzar’la bütünleştirme nedenlerimden ilk aklıma gelen, ikisinin de ait oldukları yaşamın dışında bir beyne ve kalbe sahip olmaları. İkincisi ise Forrest Gump da, Run Gülüzar Run da dönem anlatan eserler. Forrest Gump daha geniş bir zamanı anlatıyor ama dönem filmi olması da Gülüzar’a yakışmasında bir etken.

Kitabın içerisinde günlüklere yeni bir boyut katmak için Gülüzar’ın bunları size (yazara) nasıl ulaştırdığını anlatan, kendinizi de kurguya dahil ettiğiniz bir giriş yazısı var. Gülüzar’ı, hayatını ve başından geçenleri bir de böylesi bir sahicilik damarıyla mı bağlamak istediniz metine?
Şimdi düşündüğümde bunu yaptığım için biraz pişmanlık duyuyorum aslında. Çünkü yazarı ve önsözü kurguya dâhil etmek benim için denenmemişi deneyip kendimce yeni bir oyun oynamak gibiydi ama öyle sahici olmuş ki okuyanların çoğu Gülüzar’ın varlığından emin bir şekilde mesajlar, mail’ler attılar bana ve onunla tanışmak isteyenler, Gökhan’ı ve babaanneyi soranlar oldu. Evet, amacım hikâyeyi ve kahramanı sahici kılmak ve parçalanmış günlüklere bir açıklama getirmekti ama çok inandırıcı olmak da beni tedirgin etti açıkçası.

Aynı giriş yazısında Run Gülüzar Run’ın devamının gelebileceğinin işareti de veriliyor. Bu açıdan baktığımızda, sonda sormam gerekeni başlangıçta sormak pahasına, şimdiden yazılmış veya yazılmakta olan bir devam kitabından söz edebilir miyiz?
Henüz öyle bir başlangıç yapmadım. Önsöze devamı gelebileceğini yazarken gerçekten devamını yazmak niyetindeydim, hâlâ da istiyorum. Hatta gelen tepkilere göre yazmam şart sanki ama şu an bitmeye yakın bir roman üzerinde çalışıyorum. Gülüzar’ı yayınevine gönderince başlamıştım. Onun içinden çıkabilirsem neden olmasın.

Run Gülüzar Run günlük sayfalarının yer yer sıçraya sıçraya akıp gittiği bir roman. Gülüzar kız çocuğu ve ardından bir genç kadın kimliğiyle günlük tutarak (belki yazarak da) birilerine veya bir şeylere karşı direniş mi gösteriyor?
Kesinlikle! Gülüzar’ın en büyük özelliği “farkında ve öteki” olması. Ne istediğini biliyor. Otorite olarak gördüğü her türlü engele tepkili. Sert çıkışları yok ama ironik bir dille, bazen pasif direnerek, bazen ne pahasına olursa olsun tepkisini göstererek direniyor. Olması gerekeni değil, kendi düşüncelerine göre yaşamak istediklerini yapmak için çabalıyor.

Bulunduğu aile, yaşadığı çevre, sevdiği erkek bile onunla aynı düşüncede değil. Buradan bakınca o ortamda böyle bir kız çocuğunun kendini var etmesi çok ütopik gibi görünebilir ama aslında gerçek hayatta da Türkiye’de Gülüzar’la aynı şartlarda yaşayıp direnmeyi başarmış çok fazla kadın örneği var –ki bana gelen geri bildirimlerin yüzde sekseni de “ben de buna benzer şeyler yaşadım…” yönünde.


Gülüzar yaş aldıkça kendi hislerini tarif etme kabiliyeti de gelişiyor ve roman sona yaklaşırken “Düşündüklerimi, hissettiklerimi, -mış gibi yaparak yaşamak, aslımı inkâr etmek, aslıma ters düşmek. Bir türlü anneme layık kız, babaannemin gönlündeki torun olamamak,” diyor. Gülüzar, başkalarının kendine biçtiği roller arasında sıkıştığı için mi neticede hep mutsuz oluyor?
Evet. –mış gibi yaşamak zorunda kalmak hayvanlar için bile çok zordur. Hani kedileri, köpekleri, kuşları ilginç şekillere sokup sıkıcı kıyafetlere aksesuarlara boğan insanlar vardır. O hayvanların gözlerine baktığınızda hissettikleri bunaltıyı görmemek için kör olmak gerekir. Gülüzar da öyle. Giydiği kıyafete, yaşadığı eve, okuduğu kitaplara sığmıyor. Başka bir dünya olduğunu düşünüyor ama öyle küçük ki çaresizlikten kabul ediyor-muş gibi davranıyor. Farkında ve öteki olmanın net sonucu olarak da genelde yalnız ve mutsuz hissediyor ama ümitsiz değil. Bu çok önemli.

Gülüzar’ın babasıyla arasında mesafe annesiyle arasındaki mesafeden hep daha fazla. Gülüzar’ın toplumla, sosyal sınıf farkıyla ilk tanışması babası üzerinden mi oluyor?
Babasından önce babaannesiyle arasında bir sınıf farkı olduğunu düşünüyorum. Aynı ev içinde yaşayan iki farklı sınıf. Biri güç, yönetim, otorite diğeri emekçi, çalışan, köle. Sonra okulda görüyor farkı. Öğretmenin kızı ve kendisi arasındaki farklar onu rahatsız ediyor. Aynı yaşlarda iki çocuğun eşit şartlarda yaşaması gerektiğinin “farkında”. Hem kıskanıyor hem de kıskandığı için üzülüyor ama babasından çok babaanne ve okul onun sosyal sınıf farkını görmesinde etkili oluyor.

Gülüzar’ın çocukluğundan başlayarak dinin bireyi nasıl yoğurduğuna da şahitlik ediyoruz. Gülüzar, dinden ne öğreniyor ya da ne öğrenemiyor?
Galiba öğrenemiyor. Yaşadığı evde ve okulda öğretilen kuralcı dinle Gülüzar’ın analitik çalışan beyni aynı noktada buluşamıyor. Korkutan, ezen ve sürekli cezalandıran bir dini ve onun getirdiklerini aklı almıyor. Çünkü ona gösterilen hep bu. Bunu yapmazsan günaha girersin, şunu yapmazsan cehennemde yanarsın gibi kalıplaşmış, korkutan ve hizaya sokmaya çalışan yalan yanlış, gerçekle bağı olmayan, kulaktan dolma dini kurallara aklı yatmıyor. Aklı yatmadıkça sorguluyor, çelişiyor ve en sonunda işi Tanrı’ya mektup yazmaya kadar uzatıyor.


Gülüzar hayatına müdahale ettiğini hissettiği, onun özgür alanını kısıtlama yoluna giden kişilerin ölmesini istediğini de yazıyor isim isim günlüğüne. Ama şu kısım oldukça dikkat çekiyor: “Keşke, dedim, elindeki şişleri batırıverse o an babama. Kan çıksa. Sonra tekrar tekrar soksa çıkarsa. Gömsek babamı. Devlet bize maaş da verir.” Bu alıntının, Gülüzar’ın bunu yazdığındaki yaşı itibariyle de bir noktada ölüm ve para ilişkisi açısından korkutucu olduğu hissini taşıyorum, yanılıyor muyum?
Fakir evlerde para hep konuşulan, tartışılan ve çocuklardan saklanmayan bir konudur, şiddet de öyle. Kimse de şimdilerde bizlerin yaptığı gibi, “Bunu çocukların yanında konuşmayalım, etkilenmesinler” demez. Baba anneyi döver, anne babadan para aşırmaya çalışır, babaannelerin hep bir çıkını vardır ve onlar da baba otoriter olsun, eve geldiğinde fırtınalar estirsin ister. Mahallede sürekli kavgalar olur, kahvede millet birbirini yumruklar, minibüs durağında bıçaklar, mahalle düğününde namus meselesi yüzünden silahlar konuşur. Dönemi ve ortamı düşündüğümüzde korkutucu ama gerçek. Sokaklarda yaşayan çocuklar da böyle değil mi? Gülüzar onlardan daha yumuşak bir gerçeklikle anlatıyor ama akşamları yanınızdan geçerken gözbebeğinize bakan çocuk-adam bakışları içinizi ürpertirken o gözbebeklerinde para ve şiddet kol kola değil mi?

Gülüzar’ın yazdıklarına bakınca ve günlüklerini bir yazara emanet ettiğini düşününce şu soru geliyor akla: Gülüzar mahremiyetin sınır çizgilerini kırmak, eğip bükmek için mi veriyor günlüklerini yazara? Mahremiyet Gülüzar için ne anlam ifade ediyor?
Gizem seviyor Gülüzar. Sürekli kurallara ve baskılara boğulduğu bir hayatı olduğu için sırlar, planlar önemli onun için, başka yolu yok istediklerini yapabilmesinin. Gülüzar’ın mahremiyeti yaşamı boyunca ihlal ediliyor. Asla bir odası olamıyor mesela. Yazdıklarına, yaşadıklarına, kararlarına hep başkaları ortak. Kiminle evleneceğine, hangi okula gideceğine, ne giyeceğine başkaları karar veriyor. Onun kendine ayırabildiği yegâne sırrı ve sınırlı alanı günlüğü. O da saklayabildiği oranda işte. En sonunda yıllar geçip yetişkin bir Gülüzar’a dönüşünce (o Gülüzar istediği hayata ulaşabildi mi, yoksa aynı sınırların içinde kaybolmak zorunda mı kaldı bunu da devamında göreceğiz) tam da kendine yakışır şekilde yıllardır gizlediği ne varsa ayan etmek istiyor. Mahremiyetinden vazgeçip en gizliyi ortaya dökmek, en büyük başkaldırı ve karşı çıkış değil midir?

Yıllarca edinmeye, korumaya alıştığı mahremiyetini kendi elleriyle ortaya döküyor.


Run Gülüzar Run
/ Yazar: Ayşegül Kocabıçak / hep kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Yetkin Başarır / 1. Basım: Eylül 2017 / 144 Sayfa

Ayşegül Kocabıçak 1977 yılında Ankara’da doğdu. Öykü ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. Ölüm Vardiyası, Kadın Sesi Kâğıda Düşerse, Pati Öyküleri, Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor isimli seçkilerde öyküleriyle yer aldı. Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları’nda yer alan “Olmaz mı?” isimli öyküsü Soma Mekânsızlar Tiyatrosu tarafından Para ile Satılmaz adlı tiyatro oyununun yazımında kullanıldı. Halen Ankara’da yaşayan yazar Aybüke ve Ahmet Berk’in annesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.