‘Şairin hayatının şiire dâhil olduğuna olan inancım derindir.’

 

Bâki Asiltürk’ün Hilesiz Terazi’de bir araya getirdiği modern Türk şiirine dair yazılar, bu şiiri derinliğine ve genişliğine daha iyi anlama çabasının ürünleri… Şiirin psikoloji, tarih, felsefe, estetik ve diğer sanatlarla bağlantısını ihmal etmeden, çeşitli kuramların, yöntemlerin ışığında gerçekleştirilmiş geniş soluklu çözümlemeler Hilesiz Terazi’de… Baki Asiltürk ile Hilesiz Terazi’yi konuştuk.

İçerik olarak “Birkaç Tema” “Birkaç Çözümleme” ve “Birkaç Şair” den oluşan Hilesiz Terazi için “Son sözü söyleyecek olan zamanın ruhudur.” diyorsunuz. Peki, sizce bu incelemeler zamanın içerisinde nasıl bir yere sahip?
Hilesiz Terazi’deki yazılar belli bir ölçekte benim 1990-2000 arasındaki akademin kariyerimin minimal bir kronolojisini sunuyor diyebilirim. İlk akademik yazılarımdan biri Fikret’le ilgiliydi, kitapta başka makalelerle birlikte ona da yer verdim. Benim için bir ilk adım anısı anlamı taşıyor. Aradan 30 yıla yakın bir zaman geçmiş! Bu süre içinde kitapta benim uygulamaya çalıştığım yöntemin akademi çevrelerinde de edebiyat çevrelerinde de sevilip beğenildiğini söyleyebilirim. Bazı yazılar şairler hakkında genel çerçeve çizmekle birlikte bilhassa şiir inceleme yazılarımda iddialıydım. Metin merkezli bir bakış diyelim… Oradaki şiir çözümlemelerim geniş çevrelerde yankı buldu, ders notu olarak kullanıldı, kullanılıyor. Kitap da kısa zaman içinde dördüncü baskıya geldi.


Kitabınızdan bahsederken Tanpınar’a değinmemek olmaz elbette. Tanpınar’ın “Şiirlerimde söyleyemediklerimi romanlarımda yazdım.” söyleminden yola çıkarsak “Tanpınar’ın Şiirlerinde Duyular” makaleniz çerçevesinde bu söylem hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Ben, akademik çevrelerden bir parça farklı bir görüşe sahibim. Tanpınar benim için öncelikle şairdir, hatta sadece şairdir de diyebilirim! Romancılığının biraz abartıldığını düşünüyorum. Tanpınar dendiği zaman benim aklıma Huzurgelmiyor mesela, Mahur Beste de gelmiyor. Peki, ne geliyor? “Her Şey Yerli Yerinde” (ki, Yahya Kemal’in bile kıskanacağı bir şiirdir), “Hatırlama”, “Yağmur”, “Eşik” geliyor… Belki biraz da hikâyeleri… Zaman zaman onun çeşitli tarafları öne çıkmış, şairliği genelde gölgede kalmıştır. Son yıllarda sevgili dostum Prof. Handan İnci’nin çabalarıyla Tanpınar’ın terekesi en gizli evraka varıncaya dek gözler önüne çıkarıldı, çıkarılıyor. Yeniden toparlanan bu bütünün arkasından bakılınca yeniş nesil Tanpınar deyince ne hatırlayacak onu merak ediyorum. Dediğim gibi, benim için, öncelikle “şair”dir. “Duyular” makalem de bu görüşümün sonuçlarından biridir; Tanpınar’ın duyularıyla yaşayan fakat duyuları derinlikli imgelere, sembollere dönüştürme becerisine sahip bir şair olduğunu ortaya koymaya çalıştım.

Tamamen subjektif bir soruyla devam edeceğim. Peki, sizce özellikle duyular bağlamında ele aldığımız Tanpınar, bu duyuları romanlarında mı daha başarılı kullanıyordu yoksa şiirlerinde mi?
Huzur da duyular bakımından çok zengindir ama orada teksif yoktur. Şiirlerinde ise yer yer olağanüstü bir teksif yeteneğiyle karşılaşırsınız. Henüz ortada imge tartışmaları yokken Tanpınar şiirlerinde imgeyi baş köşeye oturtmuş, bunun harika örneklerini vermiştir. Nasıl unutulur şu mısralar: “Belki rüyalarındır bu taze açmış güller”, “Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak”, “Ömrün gecesinde sükûn, aydınlık / Boşanan bir seldi avuçlarından”, “Bir ruh gülümsüyor gibi derinden”… Elbette roman ile şiir doğal olarak ayrılır birbirinden teksif söz konusu olduğunda. Orası ayrı ama biliyoruz ki Tanpınar şiirleri üzerinde daha titiz çalışır, romanları üzerinde o kadar da titizlenmediği bilinir. Eksikli, yarım, tefrikadan kitaba geçişte ciddi şekilde değişen yapıları vardır romanlarının. Şiirleri ise, özellikle kitaba aldıkları, üst düzey bir yetenek, duyuş ve ciddi bir çalışma ürünüdür.

Yine subjektif bir soruyla devam ediyorum. Başta Tanpınar olmak üzere birçok şairimiz farklı sanat dallarına oldukça ilgiliydi. Peki, sizce şiir için zengin bir malzeme çevresi yaratan bu ilgi aynı zamanda da sanatçının tek bir açıdan değerlendirilmesinin önünde bir engel, farklı dallarda kıyaslanmasına bir sebep değil midir? Bugün Tanpınar’ın şair kimliğinin yanında romancı kimliğini de konuşuyor ve şiirsellik yönünden eleştirme imkanı buluyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat söz konusu olduğunda türler arasında dağılmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Şairler, yazarlar belli bir türde yoğunlaşmalıdır. Şiirse şiir, romansa roman, tiyatroysa tiyatro. Az da olsa farklı türlerde başarılı yapıtlara imza atanlar bulunmakla birlikte, zaten, ilgi ve enerji dağılacağı için birkaç farklı türde birden üst düzey yapıt veren bir edebiyatçı yoktur. Varsa da yüzlerce, binlerce isim içinden belki birkaç tanedir. Sadece Tanpınar değil Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Oktay Rifat, Nâzım Hikmet, Melih Cevdet, Necip Fazıl, Sabahattin Kudret… pek çok imza var roman, şiir, öykü, tiyatro falan yazan. Ama dikkat ederseniz bunların neredeyse tamamı, belli bir tür üzerinden sivrilir. Kalanı fantezidir.


“Hilesiz Terazi” senelerden beri yayımladığınız deneme, eleştiri ve çözümlemelerden oluşuyor. Çeşitli sempozyumlarda bildiri olarak sunup makale haline getirdiğiniz yazılarınızı da ele alırsak “Hilesiz Terazi” aslında başlı başına bir sempozyum bildirisi olsaydı bu sempozyumun konusu ne olurdu?
Kuşkusuz “Şiir Nasıl Okunur?” olurdu çünkü kitaptaki yazıların büyük çoğunluğu şiir çözümleme üzerinden şekilleniyor. Biraz da tekniğin dışına çıkacak olsaydım “Şiir ve Hayatın Buluşması” derdim; şairin hayatının şiire dâhil olduğuna olan inancım derindir.

Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerinden yola çıkarsak birçok otobiyografik özellik gözümüze çarpıyor. Şiir adeta bir hatırlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. “Fahriye Abla” bunun en güzel örneği olsak gerek. Peki, siz şairlerin şiirlerinde otobiyografik özellikleri bu denli kullanmasını, bu özellikleri merkeze almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demin tam da oraya değinmiştim. Oradan sürdüreyim… Şiirin hayatla kopmaz bir illiyet bağı vardır çünkü şiir kurgusal bir tür değildir, hatta belki bir edebiyat türü bile değildir. Şairin, insanın hayata, kendisine, eşyaya, insana dair duyuşlarının, bulgularının, epifanilerinin bir sonucudur. Dıranas’ın sadece “Fahriye Abla”sında değil daha pek çok şiirinde deneyimlerinin belirgin izleri göze çarpar. Tabii, her zaman göze çarpmaz, biraz derinden bakmak lazım. “Ağrı, Olvido, Kar, Yaşarken, Yoldan Geçenler… böyle şiirlerdir. Dıranas örneği dışında, ben, genel olarak da şairlerin yaşam deneyimlerinin şiirlerinde görünmesini severim, isterim. Cemal Süreya, Cahit Sıtkı, Baudelaire, Nâzım Hikmet, Ziya Osman, Haşim, Attilâ İlhan hep bu nedenle severek okuduğum şairlerdir. Şiir, “ben”in ülkesidir. Bunu, masa başında tematik kitap kurgulamaya çalışan, bir oturuşta 3-4 tane akşam şiiri, 4-5 tane ayna şiiri yazan şairlere anlatmak lazım! Tanpınar’ın günlüklerinde veya mektuplarının birinde okuduğum bir cümleyi hiç unutmuyorum: “Pişmanım, şiirlerime hayatından fazla bir şey koyamadım.” Bana kalırsa o kadar pişman olmasına gerek yok çünkü derin okumalarda bazı şeyleri ele geçirebiliyoruz. Yine de elbette daha fazlasını koysa hiç fena olmazdı!


Birçok sanatçı gibi şairlerimiz de çıktıkları yola başladıkları gibi devam etmiyor. Hem yaşam tarzlarında hem de bu durumla dolaylı olarak şiirlerinde çeşitli değişimler, dönüşümler yaşayan şairlerimiz mevcut. (Necip Fazıl bu durum için güzel bir örnek olsa gerek) siz bu durumu ve bu dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz?
Necip Fazıl’ınki maalesef kötü bir örnek çünkü o değişimin ardından “sabık şair” olmuştur artık. Genel örnekler üzerinden bakıldığında ise şairin de insan olduğunu, değişmekten kaçamayacağını söylemek lazım. Ha, hem kendi şairliğim hem de diğerleri bağlamında gönül şunu istiyor: Az yazalım, az yayımlayalım, ömür süresince 15-20 şiir koyalım ortaya. Lakin bunu nedense yapamıyoruz. Ben yine Dağlarca, İlhan Berk, Oktay Rifat, Necatigil, Edip Cansever vd. ile karşılaştırıldığında az yayımlayanlardan sayılırım! Bilhassa uzun yaşayıp çok yazanlarda iki-üç kitapta bir değişim kaçınılmazdır. Aksi takdirde hep aynı şeyleri hep aynı şekilde söyleyip gitme riski vardır. Değişmenin iyi örneklerini Dağlarca, Edip Cansever, İlhan Berk, Turgut Uyar, Gülten Akın… gibi şairlerde görürüz.

Dıranas için şiirin bir “yapı sorunu” olduğunu biliyoruz. O, parça parça güzellikler yerine bir bütünü, bütün bir duyuyu hedefliyor. Peki, sizce şiirin parça parça veya bir bütün olarak ele alınması o şiirin güzelliği ve başarısı adına bir ölçüt olabilir mi?
Modern şiir, bütüne bakar, oradan yükselir. Modern insanın parçalanmışlığına karşı bir yapı ve bütünlük arayışıdır bu. Klasik şiirde, Divan şiirinde ise parça güzelliği esastır. Beş beyitlik bir gazeli bile kimi zaman bir tek beyit için, 99 beyitlik bir kasideyi üç-beş beyit için yazarlardı. Divan şairinde “yapıt” fikri yoktur ki bu ciddi bir eksikliktir. Yapıt fikriyle hareket ettiklerinde kaleme aldıkları mesneviler ise abartı üzerine, olağanüstülükler üzerine kurulmuş, eşyayı ve insanı derinden kavrayamayan hikâyelerdir. Tuhaf değil mi? İnsanın parçalandığını söylediğimiz modernitede yapıt bütünlüğü, insanın bütünlüklü yaşadığını iddia ettiğimiz gelenekte ise parça güzelliği esastır!

Yaş 35, yolun yarısı eder. Gelelim Cahit Sıtkı’ya, hem hayatın içerisine atılmak isteyecek kadar yaşama sevinciyle doluyken hem de ölüm korkusuyla yüz yüze geliyor o… Peki siz Cahit Sıtkı’daki bu tezatı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiir, esasında tezatlar sanatıdır; şairler de tezatların insanıdır. Hep şuna inandım: Romantikler olmasaydı büyük sanat olmazdı. Romantizmin temelinde de duygu karmaşası, tezatlar, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin, doğalla yapayının çatışması vardır. Cahit Sıtkı’nın sanatındaki tezatlar bir anlamda kültürel kaynaklarından ama daha çok da hayatından gelir. İyi bir aile ortamında mutlu bir çocukluk yaşamış fakat küçük yaşta çok sevdiği annesinden, ablasından ayrılmıştır. Ekonomik durumu iyi bir aileye mensup olduğu halde ilerleyen yıllarda bağımsızlık ülküsü, bekârlık, bohemlik derken zor şartlar içinde yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Burada önemli olan şudur: Cahit Sıtkı’nın şiirinden tezatı kaldırdığımızda geriye çok az şey kalır; tezatlardan beslenen bir şiirdir onunki.

Daha önce Şiir Yıllığı’nı ele aldığımız bir söyleşide yıllık için seçtiğiniz şiirlerde güzelliğin yanında “modern, iyi, farklı, nitelikli” gibi özellikleri de dikkate aldığınızı söylemiştiniz. Peki, Hilesiz Terazi için böyle bir seçki söz konusu muydu? Yani çalışmaları bütünüyle toparlamayı mı amaçladınız yoksa özel bir seçki mi söz konusu?
Kitabı hazırladığım dönemde, dergilerde yayımlanıp birikmiş pek çok makalem vardı. Onlardan bir seçme yaptım. Yeni Türk şiirinin tarihçesine ayna tutan ama daha çok Cumhuriyet dönemine odaklanan yazılara ağırlık verdim. Sembolistler, Garipçiler, İkinci Yeniler gibi kategoriler içinde okunan şairlerin poetikalarına, şiirlerinin analizine yöneldim. Bütünüyle toparlamak denemez çünkü amacım şiir okuma kültürüne akademik açıdan bir katkı sağlamaktı. Bu katkı ise şiir tarihi çerçevesine uzaktan, okuma biçimlerine yakından temas değerindeydi.

Hilesiz Terazi / Yazar: Baki Asiltürk / İnceleme / Yapı Kredi Yayınları / Kitap Editörü: Tamer Erdoğan / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / 1.Baskı Nisan 2006 / 299 Sayfa

Bâki Asiltürk; 15 Nisan 1969’da Adana’da doğdu. 1989’da MÜ Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Yeni Türk Edebiyatı alanında başladığı akademik çalışmalarında “Cenap Şahabettin’in Suriye Mektupları” araştırmasıyla yüksek lisansını, “Türk Edebiyatında Avrupa Seyahatleri” teziyle doktorasını, “Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Hastalık” adlı araştırmasıyla doçentlik aşamasını tamamladı. 1997’den beri MÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Yeni Türk Edebiyatı Tarihi, Modern Türk Şiiri, Biyografik Okuma, Yazılı Anlatım, Örneklerle Batı Edebiyatı dersleri veriyor. Araştırmalarını modern Türk şiiri üzerinde yoğunlaştırmış bulunuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.