“Evladını yitirmiş bir asker ailesi, ‘Kürtlerle sorunumuz yok’ diyorsa bu bize umut vermeli.”

 

Türkiye’de, çocuklarını silahlı çatışmalarda kaybetmiş aileler başına hangi tanımlamayı koyarsanız koyun benzer acılardan geçiyor. Ölen asker ve gerillaların yakınları aslında kocaman bir aileyi oluşturuyorlar ama onları bir araya getirebilecek barış dilinden ne yazık ki yoksunuz. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans çalışması yapan akademisyen Burcu Şentürk, iki taraftan ailelerle yüz yüze görüşerek bir çalışma yaptı. Bu çalışmasını, İki Tarafta Evlat Acısı adlı kitapta yorumluyor, asker ve gerilla ailelerinin kayıplarından sonraki ruh hallerini, siyasal bakışlarını ve ayakta kalma çabalarını ortaya koyuyor.

Asker ve militanların aileleleriyle görüştünüz, ilk elden en çıplak haliyle ocaklara düşen ateşleri hissettiniz. Çalışmanızın sonuçlarını konuşacağız ama, öncelikle bu deneyim sizi nasıl etkiledi?
Bu çalışmada nelerle karşılaşacağımı çok merak ediyordum. Aslında birtakım tahminlerim, önyargılarım vardı, olmaması mümkün değil zaten. Klasik sosyal bilimler metodolojisi araştırmacılara istediği kadar önyargılardan, kabullerden ve değerlerden sıyrılması gerektiğini söylesin, bu ne mümkündür ne de olması gereken. Zira araştırmacı olarak algılarımız, gündemimiz, yaşadığımız toplumun sorunlarıyla, içinde yetiştiğimiz toplumsal kesimin özellikleriyle şekilleniyor. İlkönce, bu çalışmanın bana öğrettiği, kendi özel hayatıma da sirayet eden şey, gösterilen ve tek tipleştirilen kimliklerin aslında ne kadar çeşitli olduğu ve o tek tipin egemen olanın ağzından çıkarak yansıtılmış olduğuydu. Yine hem Kürt sorununa ve diğer toplumsal sorunlara bakışımı hem de kendi hayatımda karşılaştığım birtakım olaylar karşısında aldığım tutumları değiştiren şey, en anlaşılmaz durumları bile, o durumun çelişkileri içinde yeniden sentez ederek yeniden anlamaya çalışmayı öğrenmek oldu, çünkü insana dair hiçbir şey anlaşılmaz değildir.

Kaç aileyle görüştünüz?
15 asker 15 gerilla ailesi olmak üzere 30 aileyle görüşme gerçekleştirdim. Bu görüşmeler dışında, başka birçok aileyle de sohbet etme, vakit geçirme imkânı buldum.

TSK kayıtları ve “şehit yakınları dernekleri” size tam bir kılavuzluk yapabilmiş. Ama militan ailelerine ulaşmakta zorluk çektiğinizi anlatıyorsunuz. Tek kelime Kürtçe bilmeden giriştiğiniz bu süreçte neler yaşadınız?
TSK kayıtlarından yararlanmadım. Yalnızca çalışmanın bazı kısımlarında kullanabilmek için Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesindeki basın mesajlarını sık sık taradım. TSK’nin kayıtlarına ulaşabilmek zorlanabileceğim bir bürokratik süreci gerektirebilirdi. Bundan da öte benim asıl istediğim çatışmayı bire bir yaşayan insanlarla konuşmaktı, bu sebeple bu tür kayıtlara başvurmadım.

Militan ailelerine ulaşmakta tahmin ettiğimden daha az zorluk çektiğimi söyleyebilirim. Gerek bu aile grubuna ulaşırken gerek de iletişim kurarken çok daha zorlanacağımı düşünüyordum, zira bu toplumsal kesimden bireylerle-ailelerle daha önce hiç yan yana gelmemiştim. Bununla birlikte, asker aileleriyle görüşürken işimi bir nebze olsun kolaylaştıran Türk kimliğimin, PKK militanlarının aileleriyle yan yana gelmemde bir bariyer teşkil edebileceğini, Kürtçe bilmiyor olmanın da bu bariyeri iyice yükselteceğini düşünmüştüm. Bir araştırmacı olarak tüm bu kaygılar benim önyargılarımdan ibaretmiş. Ne etnik kimliğim ne de dil bilmiyor oluşum ailelerle aramda bir engel yarattı. Birincisi, Türkiye’deki Kürtlerin Türkiye’de yüzyıllardır beraber yaşadıkları Türklerin Kürtçe bilmemesine alışık olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki, belki de Kürtçe biliyor olsaydım bu dikkat çeken bir nokta olacaktı aileler için. Ailelerin bu Kürtçe bilmeme durumuna bile alışkın olması aslında ne kadar dışlandıklarının bir göstergesiydi benim için. İkinci olarak siyasal hareketlere katılmış ya da başlarından büyük şiddet olayları geçmiş bireyler dertlerini anlatmak istiyorlardı ve dertlerini Kürtçe veya Türkçe anlatmaya çok alışkınlardı. Her görüşmeye tercümanımla beraber gittim, görüşmeye başlamadan önce hangi dilde görüşme yapmak istediklerini sordum. Siyasal harekette uzun süre bulunan bireyler, daha önce okula gitmemiş olsalar bile, Türkçe konuşmayı istediler. Birçoğu için hayat hikâyelerini benimle paylaşmak dertlerini anlatmaktan da öteydi. Neredeyse hepsi, “Git bu yaşadıklarımızı herkese anlat, herkes bilirse bizi mutlaka anlarlar, hak verirler” dedi. Aslında, dışarıdan biri olarak beni bir mesajcı, kendi duyulmayan seslerini belki duyurabilecek biri olarak görüyorlardı.

BURCUŞENTÜRK4 BURCUŞENTÜRK2

Evlatlarını kaybetmiş asker ve PKK yakınları arasında kocaman bir ayrılığı resmetmiş olduğunu düşünüyorum kitabınızın… Zaman zaman, Barış Anneleri İnisiyitafi gibi oluşumlarda öte tarafı anlamaya çalışan sesleri duyuyorduk ama sizin çalışmanızı okuyunca bunun küçük istisnalar olduğunu görüyoruz. Böyle mi gerçekten?
“Barış Anneleri”nin asker anneleriyle görüşmek için attıkları adımların önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı savaşta çocuğunuz ölmüş ve siz karşı taraf olarak gördüğünüz, belki çocuğunuza ateş eden bir kişinin ailesiyle barış umuduyla görüşmek istiyorsunuz. Bu hem şiddetten bıkmışlığın hem de siyasal duruş olgunluğunun en önemli göstergesidir bence. Ancak, Barış Anneleri’nin asker annelerini sadece medyadan tanıdığını da hesaba katmak gerekiyor. Görüşmelerimde de ortaya çıkan şey buydu. Barış Anneleri gerçekten asker aileleriyle bir temasta bulunmak istiyorlar, ancak onların “Vatan sağ olsun diyemiyoruz” seslerini duyamıyorlar. Bu elbette ki Barış Anneleri’nin suçu değil. Bu sesi duyacak bir araçları yok. Barış Anneleri’nin görüşme adımları olumlu sonuçlansaydı, belki bu sesi duyacaklardı. Bu görüşme adımları başarıya ulaşmadı demek istemiyorum, zira Barış Anneleri’nin böyle bir adım atmış olması bile bu durumu bizim siyasi tarihimize yerleştirdi. Bu adımın atılmış olması, sonucundan bağımsız olarak barışa yönelik önemli bir gelişmedir. Öte yandan bu görüşmeyi kabul etmeyen asker ailelerini de anlamamız gerekiyor. Asker ailelerinin evlatlarını yitirmelerinden önceki siyasetten uzak hayatı, bu acılı olaydan sonra devlet kurumları ve orduyla girdikleri yakın temaslar, üzerine medyayla da desteklenen “şehit ailesi” kimliği ve “düşman terörist” yakınları anlatısıyla birleşince asker ailelerinin Barış Anneleri’nin görüşme talebini kabul etmeleri gibi bir seçenek zaten olamazdı.

Evlatlarının ölümlerini adlandırma biçimleri bile bir ayrışmanın konusu gibi görünüyor. Mesela, iki taraf da karşı tarafın yaşamını yitirmiş çocuğunu “şehit” olarak görmüyor kendi Müslümanlık algısında…
Elbette öyle, zira şehitlik ister İslam içinden, ister başka dinler üzerinden anlamlandırılsın, isterse de daha seküler olarak milliyetçilik ve diğer farklı ideolojilerin çerçevesinden anlaşılsın, bu kavramın en önemli işlevi meşrulaştırmaktır. Yani, ortada bir savaş, çatışma durumu varsa, kimin kayıplarına “şehit” diyorsanız, o tarafı haklı görüyorsunuz ve o tarafın çatışmadaki pozisyonunu “kaçınılmaz” ve gerekli görüyorsunuz demektir. Bu sadece Türkiye’deki çatışmada ortaya çıkan bir durum değil. İlk aklıma gelen, Afganistan ve Irak’taki çatışma haberlerinin İngiltere ve Amerika’daki TV kanalları ve gazetelerde “Kâbil’deki şehitlerimiz” gibi ifadelerle verilmesi; yine İngiltere’de bazı zamanlar “Afganistan ve Irak’taki şehitler” için askeri geçit törenlerinin yapılması ve anıtlara çiçekler bırakılması… Afganistan ve Irak halklarının ne düşündükleri bir yana, Türkiye’deki birçok kişinin bile o coğrafyalarda hayatını yitiren İngiliz ve Amerikan askerlerini ilk düşünmede “şehit” olarak adlandıracaklarına pek ihtimal vermiyorum.

En genel anlamda bu işlevin yüklendiği şehitlik, siyasal konjonktüre göre ilmek ilmek işleniyor. Bizim tarih ve coğrafyamızın koşullarında ise İslam, şehitlik kurgusu için önemli bir ayağı teşkil ediyor. Halkın, hele ki asker ailelerinin ölümleri anlamlandırma biçimlerininin siyasal duruma göre işlenen şehitlik kurgusundan azade olduğunu düşünemeyiz. Ancak asker aileleri için İslami zemin yeterli olmuyor, devlet-ordu ve vatana sadakatla birleşiyor. Bu melez kurgu içinde birçok çelişkiyi barındırmakta, asker aileleri bu çelişkilerle karşılaştıkça şehitlik kurgularını yeniden kurmakta. Örneğin bir görüşmede “Adam öldüren şehit olamaz” diyerek söze başlayan görüşmeci, TSK askerlerinin de insan öldürdüğü konuşulunca “Devletin adamına kurşun sıkan şehit olamaz” diyerek tanımını değiştirebiliyor. Asker ailelerinin, PKK mensupları hakkında duydukları “Ermeni, sünnetsiz, Yahudi” gibi özellikler onlara gerillaların birçoğunun Müslüman olmadığını düşündürtüyor ve bu kişilerin şehit olamayacaklarına dair bir bilgi sunuyor. İslam ve devlet-ordu-vatana bağlılık durumunun iç içe geçmesinde törenlerin, resmi söylemlerin de büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Örneğin, 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü’ndeki etkinliklerin bir kısmında şehit mezarlıklarında TSK mensubu yüksek rütbeli subayların katılımıyla kimi konuşmalar yapılıyor, Anıtkabir ziyareti gerçekleştiriliyor ve yine TSK’ye ait mekânlarda yemek yeniliyor. Özet olarak, İslam şehitlik için genel bir çerçeve sunsa bile Türkiye’deki şehitlik algısının daha önemli bir ayağını Türk milliyetçiliğiyle şekillenmiş, devlete, vatana ve orduya sorgusuz sualsiz bağlılık oluşturuyor. Bu bağlılık çerçevesinde asker aileleri için PKK mensuplarının şehitliği ne resmi-kamusal düzeydeki söylemlerinde ne de kendi aralarındaki iç dökmelerinde mümkün oluyor.

PKK mensuplarının aileleri için “dağa çıkanlar” öldükleri anda şehittir, bu sorgulanamaz bile. Asker ailelerinden farklı olarak, PKK’lıların aileleri için bu şehitlik kurgusunun genel çerçevesinde İslam o kadar yer edinmiyor. Daha çok “zulüm altında olmak”, “ezilmek” gibi toplumsal durumlarla bu kavram şekilleniyor. İslam, zulüm altında olmanın şehitlik için bir referans kabul edilmesi gerektiğini belirtirken başvurulan bir çerçeve. Bu aile grubunun anlatılarında İslami referanslara şöyle başvuruluyor: “İslam’da da yeri var, kim ezilirse o şehittir.” Şehitlik kavramı, öznesi, coğrafyası ve tarihi olmayan bir zulüm altında olma durumu üzerinden kurulduğu için militan aileleri için TSK askerlerinin şehitliği de illa ki imkânsız bir şey değil. Örneğin, bazı aileler çatışmaya katılan askerlerin de zulüm altında olduğunu belirtiyorlar. Zira askerler de birtakım militan aile yakınına göre isteyerek çatışmaya gitmiyor, devlet onları zorla gönderiyor, çünkü Türkiye’de zorunlu askerlik diye bir şey var ve bu askerlerin zulüm altında olduklarına işaret ediyor. Ancak isteyerek, bilerek gelen askerler PKK militanlarının aile üyeleri için asla ve asla şehit olarak görülemiyor. Şehitlik üzerine konuşurken İslam’a referanslar verseler de gerilla aileleri için kimin şehit olup olmayacağını belirleyen kriter sadece ve sadece “zulüm altında olmak”, bu kriterin sınırlarına Müslüman olup olmamak dahil değil. Bu noktada TSK askerlerinin şehit olup olamayacağını tartışırken onların dinle olan ilişkilerinden hiç bahsetmiyorlar.

BURCUŞENTÜRK5

Asker ailelerinin oğullarının ölümünün ardından kendi kimliklerini “şehit ailesi” olarak baştan inşa ettiklerini söylüyorsunuz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Bir tür dayanışma mı, dinsel bir avunma mı yoksa uğruna evlat verdikleri devlet karşısında bir konumlanma çabası mı?
Hepsi birden. Ama tüm bunlardan öte böyle bir kimliğin sahiplenilmesi biraz da kaçınılmaz. Ne olabilir ki? Bu aileler başka hangi türlü bir kimliğe bürünebilir ki? Bir görüşmecimin kafasındaki sorular beni çok etkilemişti. Yozgat’ın köyünde yaşayan bir çiftçi ailesi, oğullarının ölümünden yıllar sonra Ankara’ya göç etmişler. Oğulları köyde nişanlanmış, evlenmeden önce askerliğini yapıp gelmek isteyen gencecik bir insan. Askere gitmeden bu gencin ve ailesinin gündeminde Kürt sorunu yok, Türkiye’deki çatışma, PKK’lı ailelerde olduğu gibi ne gündelik hayatın ne de gündelik tartışmaların bir parçası. Bir gereklilik olarak askere giden bu genç çatışmada hayatını kaybediyor. Ailesi çok şaşkın. Annesi bana “Kızım, paylaşamadığımız ne var, Türkiye’de esirlik mi var, bu çatışma neden var? Ne oldu da teröristler var?” diye soruyor. Çocuğu “vatanı düşmanlardan korurken” ölmüş ama bu anne baba bu düşmanı hiç görmemiş, o “tehdidi” köylerinde hissetmemiş ki! Bu çatışma ve bu ölüm televizyonlardan yansıyan “şehit haberlerinin” ve sonrasında devlet kurumları ve kendi ifadeleriyle “askeriye”yle girdikleri yakın temasların doldurduğu bir küme onlar için. Toplumsal ve siyasal anlamda bir kaçınılmazlık. Diğer bir kaçınılmazlık durumu da ölümü anlamlandırma noktasında karşımıza çıkmakta. Az önceki aileyi düşünürsek, –diğer birçok ailenin de durumu bu örnekteki aileden farklı değil– bu ölümü anlamlandırmaları lazım öyle değil mi? Benim çocuğum neden öldü? Hiç görmediğimiz, ne istediğini bilmediğimiz düşmandan bizi korumak için mi öldürüldü? Ailelerin ölümü algılaması hiçlik duygusunu ortaya çıkartacak bu tür sorulara dayanamaz, illa ki bir çerçeve içine oturmalı. Bu noktada ben hem İslam hem de egemen olan devlet-vatan ve orduya sadakat anlatısının bu hiçliğin üzerine örtebilecek güçlü bir bağlam olduğunu gördüm. Bu kaçınılmazlığın diğer bir ayağını daha önce bahsettiğim bu acı ölüm haberiyle başlayan süreçte ailelerin kimlerle yakın ilişki geliştirdiği. Adım adım gidersek, bu haber TSK tarafından ya telefonla ya da eve bir asker gönderilerek veriliyor. TSK cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştiriyor. Sonra aileye, aile yakınının hayatını kaybetme biçimi ve rütbesine göre maaş bağlanabiliyor ya da çeşitli sosyal haklar tanınıyor. Bayramlarda, özel günlerde TSK mensupları evlerini ziyaret ediyor, samimi bir şekilde ilgileniyorlar. Şehit mezarlıklarını yüksek rütbeli subaylar ziyaret ediyor. Kendi ziyaretlerim sırasında da tanık olduğum üzere, subayların asker aileleriyle çok kibar ve samimi bir şekilde ilgilendiklerini söyleyebilirim. Asker aileleri için TSK’nin düzenlediği etkinliklere katılmak da bir ayrıcalık, zira hayatlarında görmedikleri itinayı, saygıyı bu etkinliklerde gördüklerini düşünüyorlar. Çünkü TSK ailelere bir “şehit ailesi” olduğunu ve bu yüzden saygıya mazhar olduklarını sürekli, kibar bir şekilde hissettiriyor. Diğer bir yandan, asker aileleri hem şehit mezarlığı ziyaretlerinde diğer ailelerle tanışıyorlar hem de bu tür ailelerle tanışmak, sosyalleşmek istiyorlar. Çünkü kendilerinin derdini bir tek onların anladıklarını düşünüyorlar. Şimdi bu ilişkilerin toplamı da bu kurguyla kendi kimliklerini yeniden şekillendirmenin önemli bir parçasını teşkil ediyor.

Şehit yakınları, ordu mensuplarının, komutanların sıcak ilgisini, desteğini hissettiklerini söylüyorlar araştırmanızda. Ancak siyasilere öfke bitmiyor. Sivil siyasetten talebi ne şehit yakınlarının?
Aynı soruyu ben kendilerine sorduğum zaman “Saygı bekliyoruz” ya da “Bizim üzerimizden rant elde etmesinler yeter” şeklinde kısa cevaplar almıştım. Burada aslında TSK’nin kendilerine gösterdiği yakınlık ile sivil bürokrasinin ya da siyasetçilerin kendileriyle ilişkilenme biçimlerini kıyaslıyorlar diyebiliriz. Öte yandan şehitlik konusunun siyasi duygu sömürü alanına dönüşmesinden büyük rahatsızlık duyduklarını gösteriyor bu öfkeleri ve sorulara verdikleri cevaplar. Bu genel cevapları ise “Bizim için bir şey yapacaklarsa bunun reklamını yapmasınlar, sadece yapsınlar” sitemi takip ediyor.

Asker ailelerinin siyasilere olan öfke ve taleplerinin şekillendiği birinci mevzu aslında Abdullah Öcalan davası. Abdullah Öcalan yakalandığı zaman asker ailelerinin politik olarak en aktif olduğu dönemdir. Kendi anlatılarında da yer verdikleri üzere bu davayı izlediler, yürüyüşler yaptılar, birçok kez Meclis’i ziyaret ettiler. Abdullah Öcalan’ın ölmesi çözüm olmayacaktı belki onlar için, zira anlatılarında “Bu sorun biter sandık ama, bak yakalandı bitmiyor” gibi ifadelere yer verdiler. Asker aileleri “Abdullah Öcalan öldürülseydi en azından şehit ailelerinin yüreği soğuyacaktı” demekte, böyle bir ölümün gerçekleşmeyişini ise “devletin âcizliği” olarak yorumlamaktadır. Bu zemin üzerinde kurulan, devlete olan güvensizliği besleyen başka birçok kanal var kuşkusuz. Bu zemini besleyen iki ana durumdan bahsedebiliriz. Bir tanesi, özellikle bedelli askerliğin tartışıldığı zamanlarda daha da artan “yoksulların çocukları çatışmada ölüyor” söylemi. Asker aileleri, devletin çatışma alanına asker gönderirken büyük bir adaletsizlik yaptığını düşünmekteler. Diğer bir durum ise asker ailelerinin sosyal haklar mücadelesi. Abdullah Öcalan davasının ardından şehit derneklerinin, Barış Anneleri ya da gerilla ailelerinin katıldıkları çeşitli dernek-parti faaliyetleri gibi siyaset üretmek, siyasi taleplerde bulunmaktan öte yakınlarının ölümünden kaynaklı sosyal haklar mücadelesi çerçevesinde bir araya gelmektedirler. Bu noktada, bir askerin ölümünün ardından ailesine tanınacak sosyal haklar o askerin ölüm sebebine ve rütbesine göre belirlenebiliyor. Görüşmelerin gerçekleştiği sırada aileler arasında en çok tartışılan konu buydu. Hepsi evladını askerlik görevi sırasında kaybetmiş ancak ölüm sebebi farklı olduğu için hakları farklılaşıyor. Bu sosyal haklar mücadelesinde pek çok bürokratik sıkıntı yaşayan asker ailelerinde “Devlete kalsa elimizdeki hakları da geri alacak” düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Kendisi de asker olan ve çocuğunun ölümünün ardından yaşadığı bazı sosyal hak sıkıntıları nedeniyle, kendi komutanlarının da desteğiyle devlete dava açmış asker babalarına rastladım mesela. Devletin âciz olduğunu düşündüren, siyasetçilere olan öfkelerini ve onlardan beklentilerini şekillendiren zemin kaba hatlarıyla bu dinamiklerle şekillenmektedir. Ancak bu öfke ve güvensizlikle birlikte, asker aileleri bire bir kendi çocuklarının ölümleriyle ilgili olmayan olayları da bir şehit ailesi kimliğiyle algılayıp tepki verebilmektedir. Örneğin haberlerde duydukları bir yolsuzluk olayı, bir kamu kuruluşunun özelleştirilmesi asker ailelerinde “Devleti sattılar, benim çocuğum da bu devlet için öldü” algısını yaratabilmektedir. Aynı şekilde Kürt hareketine mensup kişilerin milletvekili ve belediye başkanı olması da benzer bir tepkiyle karşılanmaktadır.

BURCUŞENTÜRK8 BURCUŞENTÜRK3

Bütün asker aileleri, “imtiyazlı konumda gördükleri milletvekilleri, yüksek rütbeli askerler, işadamları ve zenginlerin çocuklarının asla çatışmada ölmediğini, şehit olmadığını” belirtmişler. Bu farkındalık, onlarda devlet, vatan ve orduya itaat kurgularını etkilemiyor mu?
Elbette ki etkiliyor. Mesela bu noktada neredeyse hepsinin verdiği örnek Tansu Çiller’in oğlu Mert Çiller’in askerlik dönemi. Asker aileleri üzerinden birçok siyasi söz üreten bir başbakanın oğlunun askerlik döneminin, kendi ifadeleriyle, “tatil gibi geçmesi” asker ailelerinin kimlik kurgularının dayandığı zemindeki çatlakları derinleştiriyor. Bu çatlaklar ise az önce de bahsettiğimiz dinamiklerle şekillenmekte. Bu hissiyatın yarattığı öfke, devlete, yani onların anlatılarından çıkardığım üzere siyasetçiler ile bürokratlara yöneliyor ve askeriyeyi dışarıda tutuyor. Ne olursa olsun TSK asker aileleri için “terörü” samimi bir şekilde bitirmeye çalışan ve Türkiye’yi koruyan, ancak, son süreçte zayıflamış bir kurum. Son yıllarda özellikle Ergenekon davalarıyla gündeme gelen yüksek rütbeli subayların tutuklanmalarını ise “askeriyenin içinde de oluyor, ama onları kendisi temizliyor” şeklinde yorumluyorlar. Türkiye’deki çatışmayı bana anlatmaya çalışırken, doğru söylediklerini ispat etmek için sık sık Osman Pamukoğlu, İlker Başbuğ gibi bilinen komutanlara referans veriyorlar, yani onlar söylüyorsa asker aileleri için bu tartışmasız doğrudur. Vatanın kutsallığına olan inançları, daha önce bahsettiğimiz nedenlerden ötürü zayıflıyor ve yeni bir çatlak doğuruyor, “Vatan sağ olsun diyemiyoruz ancak vatansız da yaşanmaz ki” gibi bir ifadeyle anlatıyorlar kendi çelişkilerini. Özet olarak söylersek, her kurguda olduğu gibi şehitlik kurgusunda da birçok çatlak bulunmakta. Bu çatlakların asker aileleri üzerindeki yansımaları, duygusal ve zihinsel karışıklıklar olarak ve bir yandan yüceltirken bir yandan derinden sorguladıkları kavramlar olarak karşımıza çıkmakta.

Bu çıldırtıcı gerçekle, bütün savaşlarda yoksul çocuklarının öldüğü bilgisiyle nasıl başa çıkıyorlar?
Bireysel düzlemde düşündüğümüz zaman kader ve İslam’da şehitliğin kutsanması en büyük yardımcıları oluyor asker ailelerinin. Yoksulun çocuğu ölüyor ancak buna isyan etmek, kadere karşı çıkmak, dinden çıkmak anlamına geliyor asker aileleri için. Bu anlatıya da “Allah sevdiği kulunu yanına alır” ya da “Allah ona şehitlik, bize şehit anneliği/babalığı mertebesini nasip etmiş” gibi anlatılar eşlik ediyor. Ancak bu söylemler, ailelerin, şehitliğin toplumsal hayata yansıması bağlamında, yoksulun çocuğunun daha çok öldüğünü düşünmelerini değiştirmiyor. Yani, İslam’a, kader inancına ve İslam’daki şehitliğin kutsanmasına olan bağlılık ve yakınlık zenginlerin çocuklarının çatışma bölgelerine gitmemelerini normalleştiren, meşrulaştıran bir mekanizma olarak değil, sadece bireysel acıları hafifleten bir araç olarak işliyor asker aileleri için.

Peki görüştüğünüz PKK’lı yakınları arasında üst sınıf, orta sınıf sayılabilecek bir Kürt ailesi var mıydı? PKK militanları da, çoğunlukla yoksul ailelerin çocukları mı?
Daha önce söylediğim gibi 15 asker ve 15 militan ailesiyle görüştüm ve nitel bir çalışma gerçekleştirdim, 30 kişilik bir örneklemle Türkiye’deki asker ve PKK’lıların ailelerinin sosyoekonomik durumlarına dair bir genelleme yapılamaz. Asker aileleri için, gerek benim kısıtlı sayıdaki görüşmelerim, gerek şehit derneklerinin aktif üyelerinin bu konudaki derin ve detaylı bilgileri gerekse de Türkiye’deki askerlik sistemine dair bilgilerimiz en genel anlamıyla sosyoekonomik olarak alt gelir grubuna ait ailelere mensup gençlerin çatışmada hayatlarını kaybettiklerini gösteriyor. Görüşme yaptığım militan aileleri arasında üst sınıf demeyeyim ancak orta sınıf diyebileceğim aileler vardı. Hatta çocuğunu yüksek lisans için yurtdışına göndermeyi planlayan bir memur ailesi vardı. Ancak bir de çatışmanın yoksullaştırdığı aileler vardı. PKK militanlarının çatışmadan en çok zarar görmüş ailelerden çıktığını söyleyebiliriz. Bu çatışmanın aileler üzerinde birçok yoksullaştırıcı etkisi olabiliyor. Hem görüşme yaptığım hem de görüşme yapmadığım fakat tanışma imkânı bulduğum militan aileleri arasında, memleketinde hali vakti yerinde olan ancak zorunlu göç mağduru olup büyük şehre göç etmek zorunda kalan ve yoksullaşan aileler vardı. Bunun yanı sıra, eve ekmek getiren kişilerin siyasi sebeplerle cezaevine girmesi, faili meçhule kurban gitmesi de ailelerin ekonomik durumlarında çöküşler getirebiliyor. Özet olarak, görüşme yaptığım ailelerin birçoğu daha alt gelir grubuna aitti, ancak bu yoksulluk durumunda çatışmanın da büyük payı olduğunu gördüm. Bunun yanında görüşme yapmadığım, ancak alan araştırmam sırasında tanıştığım, büyük şehir merkezinde oturan, kendi işini kurmuş, çocuklarına özel ders aldıracak kadar ekonomik durumu iyi, ailede beyaz yakalı bireylerin olduğu gerilla aileleri de mevcuttu.

Zaman zaman şehit yakınlarından “Vatan sağ olsun demiyorum”, “Hakkımı helal etmiyorum” gibi çıkışlar da olmuyor değil. Bu hak ettikleri saygı ve ilgiyi görmediklerinde ortaya koydukları bir tavır mı, yoksa şehit aileleri durumlarını sorguluyor mu?
Aslında ikisi de. Asker aileleri ilk anda evlatlarının ölüm haberini aldığında derin bir şaşkınlık ve üzüntü yaşıyorlar. Kendisi de astsubay olan, teğmen oğlunu çatışmada yitirmiş bir baba şöyle demişti bana: “O anda insanın haletiruhiyesini düşünün, ne dediğinizi ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Ancak biraz zaman geçince düşünüyorsunuz. Şu an kolay kolay ben vatan sağ olsun diyemem.” Bu bahsettiğiniz iki durum asker ailelerinin ilk şaşkınlıkları ve krizleri geçtikten sonra içine girdikleri sürecin birbirinden ayrılmayan iki parçası. Türkiye’de, dünyanın diğer pek çok yerinde olduğu gibi şehitlik üzerinden işlenen güçlü bir siyasi dil var. Durum böyle olunca asker ailelerinin beklentileri de artıyor. Beklentilerinin karşılanmaması bir yana, gündelik hayattaki her şey onlar için rahatsızlık verici olabiliyor; duydukları, gördükleri bir şeyleri çocuklarının ölümleriyle ilişkilendirebilip yeniden yorumlayabiliyorlar. Örneğin otobüste kendilerine yer verilmemesini, hastanede sıra beklemelerini, kendileri zar zor kira öderken “Abdullah Öcalan’ın sıcak bir konutta tek başına devlet tarafından bakılması”nı asker ailelerine saygı gösterilmemesinin yansımaları olarak görüyorlar. Bu yaşananların yanı sıra, bedelli askerlik tartışmaları, yoksul kesimin çocuklarının çatışma bölgelerine daha çok gönderildiğini düşünmeleri, özelleştirmeler, yolsuzluk haberleriyle devletin satıldığını, Kürt hareketiyle ilişkili kimselerin Meclis’te yer almalarıyla devletin âciz olduğunu ya da devletin terörden yana olduğunu düşünmeleri de bu sorgulamanın içini doldurmakta.

BURCUŞENTÜRK6

Şehit yakınlarının tamamı, “vatan sağ olsun” diyor mu? Aykırı bir ses çıkaran şehit asker ailesini ne bekliyor?
Demiyor, hatta benim görüşme yaptığım hiçbir asker ailesi tereddütsüzce “vatan sağ olsun” diyemediğini söyledi. Özellikle annelerden birkaçı, benim “Vatan sağ olsun der misiniz?” soruma bile büyük bir kızgınlıkla tepki veriyor, “Neden vatan sağ olsun diyecek mişim, vatan benimle bir oldu mu?” diyorlar. Bu tepkilerin kamusal bir ifadeye dönüşmediğini söylememe gerek bile yok sanırım.

Kitapta andığınız Asteğmen Burak Okay’ın annesi “Benim oğlum silah tutmasını bile bilmez, nasıl savaşacak?”, babası da “Oğlum pisi pisine öldü” dediği için, başbakandan taziye telefonu almamışlar. Tomris Özden örneği de hatırımızda.
Yıllar önce evlatlarını yitiren Okay ailesinin samimi ve yürekli ifadeleri dikkat çekmiş, bu ifadeler üzerine aile birtakım söylemlerini tekrar yumuşatarak söylemek zorunda kalmış, daha da önemlisi başbakan aynı gün hayatını yitiren başka bir askerin ailesine taziye telefonu açarken, bu aileye böyle bir yaklaşımda bulunmamıştı. Aykırı ses çıkaran bir aileyle karşılaşmadığım için, tahminimce bu tür aileler benim asker aileleriyle tek ilişkilenebilme noktam olan şehit mezarlıklarında ve şehit aileleri derneklerinde diğer asker aileleriyle yakın ilişki kurmamaktadırlar.

Sizce şehit yakınları içinden geçenleri söyleyebiliyor mu?
Ben söylediklerini düşünmüyorum. Asker aileleri görüşmelerde böyle bir durumdan bahsetmediler, onların böyle bir durumdan yakındıklarına tanık olmadım. Ancak, medyadan izlediğimiz tek tip “şehit ailesinin” söylemleri ile benim bire bir görüştüğüm asker ailelerinin ssöylemleri arasında birçok fark vardı. Aynı şekilde Türkiye’nin birçok yerindeki yerel şehit ailesi derneklerinin kendi sayfalarında ya da Şehit Dernekleri Federasyonu’nun web sayfasındaki asker ailesi sunumu da resmi söylemin sınırlarını çizdiği şehit ailesi kimliğine çok yakın. Sunulan ve gerçekte yaşayan bu kimlikler arasındaki farklar, bu öznelerin aslında yüreklerinden geçenleri kamusal olarak dillendiremediklerine delalet.

Sohbetinizin daha ilk aşamasında, Türklerin hikâyesi, çocuklarının ölümüyle başlarken Kürt aileler, çocukluklarından başlayarak yaşadıkları baskılardan söze başlıyormuş.
Evet. Önce şunu belirtmekle başlamak istiyorum, bu çalışma özelinde Türklerin-Kürtlerin demektense asker aileleri-gerilla aileleri demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü çalışmam Türkiye’deki Kürtlerin ve Türklerin kimliklerinin oluşumuna değil, bu çatışmadan doğrudan yara almış asker ve militan yakınlarının kimliklerini ve bu çatışmaya bakışlarını anlamaya yönelikti. Bu amacın yanı sıra, asker ailelerinin arasında Kürt ailelere rastladım. Benim görüşmecilerimin içinde yer almasalar da PKK mensuplarının içinde, kurucuları da dahil olmak üzere birçok Türk’ün bulunduğunu biliyoruz. Bu durum da aileleri etnik gruplardan ziyade ailelerin yakınlarının bu çatışmadaki konumlarına göre gruplandırılmasının bu çalışma kapsamında daha anlamlı olduğunu göstermektedir.

İki aile grubunda da görüşmelerin, görüşmecilerin konuşmayı seçtiği bir yönde akabilsin diye görüşmelere “Hayat hikâyenizden bahseder misiniz?” diye başlamayı tercih ettim. Görüşmelerin ardından, bireylerin kendilerinin yönlendirerek anlattıkları hayat hikâyelerinin, bu çatışmayı nasıl anlamlandırdıklarını, hayatlarının bu çalışmadan nasıl etkilendiğini anlamak için ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Çok kısa bir şekilde bahsedersek, asker ailelerinin, kendi hayatlarını anlatmaya başladıkları nokta evlatlarının ölümüyle alakalıydı. Bu bazen çocuklarına hamile oldukları sırada şehitlikle ilgili gördükleri bir rüya, bazen bu acı ölümün ardından çocuklarının kapılarını çalması gibi mistik hikâyeler olabildiği gibi, çocuklarının cenaze töreni ya da çocukluk yılları da olabilmekteydi. PKK mensubu kişilerin ailelerinden hayat hikâyelerinden bahsetmelerini istediğim zaman asker ailelerinin tam tersine, hayat hikâyelerini dağa giden yakınlarıyla bire bir bağlantı kurarak anlatmadılar. Bizzat kendi hayat hikâyelerine dönerek, köy boşaltmaları, askerlerin çeşitli sebeplerle evlere ve köylere baskınlar yapmaları, evlerinden bomba seslerinin duyulması gibi çeşitli şiddet olaylarıyla şekillenmiş olaylardan bahsettiler. Hatta bazen kimi görüşmeciler, bu hayat hikâyeleri boyunca çocuğunun neden ve nasıl PKK’ya katıldığını söylemeyi bile unuttu. Hikâyeye başlama noktaları belirttiğim gibi aslında hayatlarının çatışmayla nasıl şekillendiğini gösteriyor bizlere. Asker ailelerinin gündemi, tabii olarak, evlatlarının ölümüne kadar Kürt sorunu ve çatışmayla şekillenmiyor. Kürt sorunu, silahlı çatışma, terör, asker, şehitlik, PKK gibi kavramlar çocuklarının ani gelen ölümlerinin ardından bu ailelerin diline, hayatına yerleşiyor. Bu ölümler sonrasında derin bir sarsıntı yaşayıp, konuştuğumuz gibi bir şehit ailesi kimliğine bürünüyorlar, bu anlamda hayat hikâyelerini anlatırken seçtikleri ana noktaların çocuklarının ölümüyle şekillenmesi çok anlaşılır. Öte yandan, PKK mensuplarının aile yakınlarının hayatı, çocuklarının dağa gitmesinden bağımsız olarak zaten bu çatışma ortamının, Kürt sorununun dinamikleriyle şekillenmiş durumda. Bir gerilla ailesinin hayat hikâyesini dinlediğinizde, zorunlu göçten Kürtçe’nin yasak dil oluşuna, Kürtlerin yoğun yaşadıkları bölgelerin iktisadi azgelişmişliğinden, insan hakları ihlallerine kadar Kürt sorununun birçok ayağını oluşturan durumları görebilirsiniz. İşte gerilla ailesi için çocuğunun dağa çıkması da Kürt sorununun bir parçası ve kendi yaşadıklarından bağımsız değil. Yani gerilla ailesi, Kürt sorununun, çatışmayı, sadece yakınının dağa çıkmasıyla değil, en başından, bizatihi kendi hikâyesiyle deneyimliyor, bu sebeple hayat hikâyesinde çocuğunun dağa çıkması bir referans noktası teşkil etmektense, kendi yaşadığı diğer birçok olayla beraber anlatılıyor. Kaldı ki bu dağa çıkma durumu bir kaçınılmazlık olarak algılanabiliyor. “Bizim başımıza bunlar geldi, çocuğumuz da gitti” gibi…

BURCUŞENTÜRK7

Görüştüğünüz gerilla ailelerinden birinin “PKK ile halk aynı şeydir” deyişi bize yansıyandan farklı bir gerçekliği ifade ediyor. Görüştüğünüz PKK’lı militanların ailelerinin hepsi, evlatlarının PKK’lı oluşuyla gurur duyan ve PKK üzerinden siyasallaşmış insanlar mıydı?
“PKK üzerinden siyasallaşmış” ifadesini biraz daha açmakta yarar olabilir. Görüştüğüm aile yakınlarının yarısından fazlası, hayatlarının uzun bir döneminde PKK’yla ilişkilenmediklerini, hatta bir kısmı daha önce duymadığını söyledi. Ancak köylerinde, kendi gençlik yıllarında yaşadıkları birtakım olaylar neticesinde Kürt olduklarını ve Kürtlerin ezilmiş olduğunu fark ettiklerini, bunu dile getirenlerin de şiddete uğradığına tanık olduklarını söylediler. Bu anlatılara baktığımızda aslında halihazırda bir şeylerden rahatsız olan insanlar görüyoruz. Bu konuda birçok araştırmacının belirttiği gibi, PKK’nın aileleri siyasallaştırmaktan öte, o ailelerin yaşadıkları bazı rahatsızlıkları kendi diliyle kamusal ve siyasi bir söyleme tercüme ettiğini söyleyebiliriz. Eğer bu şekilde kurarsak, görüştüğüm ailelerin hepsinin PKK üzerinden siyasallaşmış olduğunu söyleyebilirim. Yani hepsi PKK’nın kendi sıkıntılarını yansıttığını, kendi hakları için mücadele ettiğini düşünüyorlar. Evlatlarının PKK’lı olmasıyla gurur da duyuyorlar. Bu gurur PKK’nın çok yüce bir yere koyulmasından kaynaklı bir durum. Yani PKK gerilla aileleri için, sadece gerilla ailelerinin değil, tüm Kürtlerin hakkını savunan, tüm dünyaya örnek olabilecek, hem siyasi hem de ahlaki olarak mutlak doğrular kümesine denk düşen bir aktör. Çocukları böyle bir örgüte “layık” olabiliyorsa, gurur duyuyorlar. Ama kendilerinin de belirttiği gibi, çocuklarının PKK’ya katılmasını istemiyorlar. Çünkü dağa çıkmak demek, çok öngörülür bir tarihte ölmek demek. Kim için, ne için olursa olsun, hangi anne baba çocuğunun ölmesini ister ki? Çelişkili bir durum, ama aynı zamanda o anne babanın gözünden çok anlaşılır bir durum.

PKK’yla ilişkilenmeyen hatta çok karşı olan ailelerin olduğuna eminim, görüşmecilerim de bana böyle ailelerin olduğundan bahsetmişti. Bu tür ailelere ulaşamamak benim çalışmamın bir kısıtlılığı, ancak her çalışmanın kısıtlılığı çalışılan konuya dair bir bilgi açığa çıkartır. PKK militanlarının ailelerinin bir listesine ulaşmak benim için pek mümkün olmadığı için, bu ailelere Barış Anneleri üzerinden, onların referanslarıyla ulaştım. Kürt hareketiyle ilişkilenmemiş ailelerin varlığından bahsedildiğinde beni onlarla tanıştıramayacaklarını zira bu ailelerin isteyerek, bilerek ve çoğu zaman da birtakım anlaşılabilir korkularından ötürü Barış Anneleri ya da Kürt hareketinin çeşitli kurumlarıyla ilişkilenmekten kaçındıklarını öğrendim. Gerilla ailelerine ulaşabileceğim tek kanadın Barış Anneleri ve onların referansları olmasından ötürü ise bu tür ailelerle görüşme fırsatı yakalayamadım. Fakat bahsettiğim gibi böyle bir sınırlılık, siyasi harekete katılmayan gerilla ailelerinin korkularını, bu hareketle aralarına koydukları derin mesafeyi göstermektedir.

Barış Anneleri girişimi, şehit yakınları dernekleriyle bir iletişim imkânı yakalayabildi mi? Bu kesimler birbirlerini anlayabilir mi?
Benim bildiğim kadarıyla yakalayamadı. Bu uzun bir toplumsal mütabakat sürecini gerektirse de bu kesimler elbette birbirlerini anlayabilirler, dünyada çatışmanın olduğu birçok yerde karşıt tarafların birbirleriyle iletişim kurma çabalarına rastlayabiliyoruz. Ancak savaş çığırtkanlığının yapıldığı, halklara birbirlerini tanıma fırsatı verilmediği, her hak talebinin terör kavramıyla anlatıldığı bu siyasi ortamda bu anlama ihtimali giderek azalıyor.

Şehit yakını aileler, “Kürtlerle hiçbir sorunumuz yok” diye ısrarla belirtmişler size… Hatta siz de kitabınızı “Çok farklı siyasi dinamiklerle kimlikleri şekillenmiş ve gerek talepleri gerek sorunu algılama biçimleriyle kutuplaşmış aile gruplarının bile bütün acılarına ve kızgınlıklarına rağmen beraber yaşama konusunda bir sıkıntı duymamaları ve sorunsuzca beraber yaşama umutlarını korumaları, bizlere Türkiye’de kalıcı barışa yönelik bu toplumsal dönüşüm için bir maya olduğunu göstermektedir” diye bitiriyorsunuz. Sizce bu maya nasıl tutacak, nasıl bir barış fikri bu yaraları dindirir?
Eğer barıştan yana konuşuyorsak, pratiği ne olursa olsun, söylem düzeyinde bile çocuğunu çatışmada kaybetmiş olan bir ailenin “Kürtlerle hiçbir sorunumuz yok” diyor olmasının üzerinden atlamamak gerekir. Zira kalıcı barış dediğimizde en genel anlamıyla, kişilerin, halkların kendi potansiyellerini gerçekleştirebildikleri bir durumu anlıyoruz. Yani kişilerin, toplulukların, halkların kaynaklara eşit ulaşabildikleri, bir çatışmaya potansiyel teşkil edecek herhangi düzeydeki bir şiddetin, eşitsizliğin olmadığı bir hali anlıyoruz. Türkiye’deki silahlı çatışma bağlamında düşündüğümüz zaman ise, halkların eşit koşullarda, eşit haklara sahip olarak beraberce yaşamaktır barış. Silahların susması çok önemli, ancak sadece bununla sınırlı bir çözüm anlayışı en iyi ihtimalle geçici bir ateşkesi getirebilir.

Bahsettiğimiz kalıcı barış için öncelikle halklar olarak bizim yan yana ama eşit haklarla yaşamaya ikna olmamız gerekiyor. Sıcak çatışmaların olduğu bu dönemde bile böylesine kutuplaştırılmış iki aile “Türklerle / Kürtlerle sorunumuz yok” diyebiliyorsa, barış isteyen yürekli insanların, siyasetçilerin, aydınların, bizlerin bu noktayı kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum. Elbette ki böyle bir ifade Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığını göstermiyor. Ancak bu yaklaşım, insanların en asgari temelde de olsa farklı bir etnik gruba mensup insanlarla beraber yaşayabileceğini gösteriyor. Bizim tarihimizde inancı, inançsızlığı, etnik kökeni yüzünden derin şiddete ve ayrımcılığa uğramış hatta öldürülmüş o kadar çok insan var ki! Bu çerçevede düşündüğümüzde, bizlere beraber yaşama umudu verebilecek her sözü bizler kamusal olarak sıklıkla tekrar etmeliyiz. Evladını yitirmiş bir asker ailesi gündelik hayatında Kürtlere nasıl davranıyor onu ölçemem, ancak onun “Benim Kürtlerle sorunum yok” sözünü ısrarla tekrarlamak barışın mayasına yapılabilecek naçizane bir katkı olabilir. Aynı şekilde zorla Türkçe öğrenen, defalarca cezaevine giren, çocuklarından birisinin faili meçhul cinayete kurban gittiği, birisinin gerilla olduğu bir ailenin Türklere karşı bir nefret söylemi yerine “Türklerle bir sorunumuz yok” ifadesi halkları birbirine yakınlaştırabilir.

Türklerin Kürtlerle sorunu yok! Kürt kimliklerini söz konusu etmedikleri, siyasallaşmadıkları sürece tabii… Bu içeriksiz bir “hoşgörü” söylemi değil mi?
Burada “iyi” Kürt ve “kötü” Kürt gibi iki kategori bulunuyor. Kötü Kürt, sorun çıkaran, şikâyet eden, bozgunculuk, bölücülük yapan olarak algılanıyor ve Kürt hareketiyle ilişkilenmiş Kürtleri kapsıyor. Bunun tam karşısındaki iyi Kürt ise, ailesinde Kürtçe konuşsa, Kürt olduğunu gizlemese bile siyasi bir talebi olmayan Kürtlere tekabül etmekte. Asker aileleri için ilk kategorideki Kürt kendi çocuklarını öldürenlerle işbirliği halinde olabilir. İçeriksiz olması bir yana, hoşgörü kavramı eşit olmayan iki taraftan daha üstte olanın diğerine yaklaşım biçimini tanımlayabilir ancak. Böyle bir kategorileştirme tam da bir “hoşgörü” olması nedeniyle eşitlik, beraberce eşit haklarla yaşama talebini barındıramıyor. Buna rağmen, bir zamanlar Kürt diye bir halkın, Kürtçe diye bir dilin varlığı inkâr edilirken, bir asker ailesinin bu şekilde de olsa “Türklerin Kürtlerle sorunu yok” demesi, bizlere yine de umut vermeli diye düşünüyorum. Zira bir etnik savaşta olabileceği gibi iki halkın birbirinden kategorik olarak nefret ettiği bir durumun olmadığını göstermektedir bu ifade.

BURCUŞENTÜRK1

Bu iki kesim, olası bir “barış”tan ne anlıyor? Bir barış söyleminin yeşerebileceği ruh haline dönüşebilir mi asker ya da militan ailelerinin dünyası?
PKK mensupları, barıştan en kaba tabirle Kürtlerin artık ezilmemesini, zulüm altında olmamasını anlıyorlar. Tabii ki kendi içlerinde muhtemel bir barış durumunun neleri getirmesi gerektiği çeşitlenebiliyor. Kürtçe’yi özgürce kullanmak, okullarda öğrenebilmek, çatışmaların sona ermesi anlamında kullandıkları operasyonların durdurulması, Kürtlerin varlığının anayasal olarak kabul edilmesi genel olarak bir barış durumunun mutlaka getirmesi gerekenler arasında bu ailelere göre. Bunun yanında, genel bir afla dağdaki gerillalar için de yeni bir yaşam hazırlanabileceğinin altını çiziyorlar. Bu aslında beklenmedik bir durum değil; kendi kardeşleri, evlatları, yakınları dağdayken olası bir barışın onları da kapsaması gerektiğini vurguluyorlar. Bir görüşmecim barıştan bahsederken “Dağdaki ne olursa olsun diyemem, benim kardeşim orada” demişti. Nasıl hepimiz siyasi süreçleri kendi bireysel hayatlarımız üzerinden anlamlandırıp siyasi taleplerimizi de yine gündelik ihtiyaçlarımızdan, bize en yakın olan sorunlarımızdan düşünerek şekillendiriyorsak, gerilla ailesinin barış talebi de buralardan şekilleniyor. PKK mensuplarının aileleri muhtemel bir barışın ancak ve ancak sadece kendilerini değil, bütün Kürtleri ezdiğini düşündükleri dinamiklerin ortadan kalkmasıyla gelebileceğini düşünmekteler. Onların dilinde çözümün ismi barış. Öte yandan, barış kelimesi asker ailelerinin sözcük dağarcağında yer almıyor. Onların kullandıkları ifadeler içerisinde “çatışmanın bitmesi”, “terörün bitmesi”, “Kürt sorununun çözülmesi” yer alıyor. Dileklerini, taleplerini anlatırken barış kelimesini kullanmak yerine bu tür ifadelere yer vermelerinin tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Zira egemenin sesinin duyulduğu, diğer kesimlerin seslerinin kısılmaya çalışıldığı bu ortamda çözümden bahsedildiği zaman bu tür ifadeleri duyuyoruz.

Herkes PKK’nın silah bırakmasından, silahların susmasından, terörün bitmesinden, çatışmaların sona erdirilmesinden bahsediyor, ancak sesini duyurabilecek kadar yüksek tondan konuşabilenler “Kürtler ile Türklerin eşit koşullarda yaşayabilmesi için ne yapılabilir?” ya da “Çatışmanın yaraları nasıl sarılır, bu çatışmadan yara alanlar nasıl rehabilite edilebilir? Halklar arasındaki eşitsizlikler nasıl giderilebilir?” diye sormuyor. Çatışma çözümü, terörün bitmesi, silahların susması değil, barış talep ettiğinizde, toplumsal bir eşitlik ve şiddetsizlik durumunu talep ettiğinizde sesiniz marjinalleşiyor. Bu sesleri asker aileleri de duyamıyor ne yazık ki. Duyamadıkları için, sorunun çözümüne ilişkin dilekleri, talepleri yine egemen olan seslerle şekilleniyor, bu barışı arzu etmedikleri anlamına gelmiyor. Öte yandan bu konuda bu ailelerin, daha önce de bahsettiğimiz gibi, Kürt sorunuyla kurdukları ilişki biçimini de düşünmemiz gerekiyor. Aileler Kürt sorununu sadece çocuklarının ansızın gelen ölüm haberiyle deneyimliyor, bu andan itibaren bu sorun üzerine düşünmeye başlıyorlar. PKK mensupları gibi tüm hayatları en başından itibaren bu çatışmayla şekillenmediği için, daha geniş ve ayrıntılı bir şekilde çözüme dair taleplerde bulunamıyorlar. “Çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün” gibi ifadelerle durumu anlatabildikleri gibi, özellikle heyecanlı oldukları anlarda “gidip bütün Kandil bombalansa, bu iş çözülse” gibi ifadelere de başvurabiliyorlar. Egemen dilin sık sık Kürt sorununu bir terör sorununa indirgemesini, asker ailelerinin çözüm hakkında konuşurken kullandıkları bu tür talepler üzerinden okumak da pekâlâ mümkündür.

İki Tarafta Evlat Acısı / Yazar: Burcu Şentürk / İletişim Yayınları / Editör: Tanıl Bora / Dizi Kapak Tasarımı: Ümit Kıvanç / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Hüsamettin Bahçe – NarPhotos / 1.Baskı / 2012 / 168 Sayfa

Burcu Şentürk; 1984 yılında Eskişehir’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009′da ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. University of York Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktora yapmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.