‘Hikâyeyi dosdoğru anlatmak olan biteni değil, “trajik gerçeği” olduğu gibi dile getirmek demektir.’

 

“Aşağıda ezilenlerin haykırışları bulutların rutubetine karışıp ileride yağması hayal edilen ama asla yağmayacak yağmurun damlalarını şimdiden kirletiyor.” Faruk Turinay bu kitabında kimin girip çıkacağı hiç belli olmayan öykülerini anlatıyor. Faruk Turinay ile Şapkamın İçindeki Kıraathane’yi konuştuk.

“Olağanüstü Bir Gün” öykünüzde anlatıcı, kendisini etkileyen bir metin üzerine şöyle diyor; (…) Süryani manastırlarının kubbesinin kesme taş tuğlaları gibi birbirini harçsız olduğu halde sıkı sıkı kavrayan cümleler bunlar. Kalakaldım. Ne itiraz edebiliyor, ne de kağıdı buruşturup atabiliyordum.” Muhteşem benzetmeniz bir yana, bu sizin de iyi metin anlayışınız mı? Bunu kendi yazarlığınızın ipucu olarak görebilir miyiz?
Teşekkür ederim iltifatınız için. En doğru sözcük. Ne fazla ne eksik. İyi yazının kriteri deyince aklıma bu geliyor önce. “Olağanüstü Bir Gün” adlı öykümde kullandığım o ifade, aslında, öykünün kendi dünyasında mektubu yazanın içtenliğini, mektubun anlatıcıda yarattığı güçlü etkiyi ima ediyor. Ama dediğiniz gibi iyi metnin tarifi olarak da görülebilir. Ben de yazı yazarken sadece « en doğru sözcük » lerle cümlelerimi kurmak istiyorum, « en doğru cümle » lerle de öykümü, romanımı, her ne yazıyorsam onu. Benzetmenin üzerinden gidecek olursak, edebiyatta harç yoktur, eğer varsa bu, yazarın kendi yazdıklarına karşı acımasızlığından başka bir şey değildir. Gereksiz bir tuğla kubbenin göçmesine yol açar, eksik bir tuğla da. Ama yazarın handikabı da yazdıklarını traşlarken elinin fazla titremesidir. Edebiyat tanrıları böyle ihmalleri pek affetmez.


Bu kelimelerin mimarisiyle ilgili kurduğunuz kurgudan sonra, öykü yazarlık vicdanıyla ilgili de müthiş bir konuyla gelişip, bitiyor. Bir çocuğun bakışındaki masum sorgu ve güven arayışını boşa çıkarmamak, çocuğun hikayenin dosdoğru anlatılmasını yakıcı bir duyguyla arzulaması… Hikaye anlatıcısı olarak yazarlık, sizin için de bu denli iç gerilimleriyle yaşanan bir duygu mu?
Güle oynaya yazdığımı söyleyemem. Yazmadan hemen önce heyecan, telaş, kırılgan bir sevinç ve karın ağrısı, yazarken görevimi yerine getirmeye başlamış olmamın sağladığı mutluluğun tamamen ortadan kaldıramadığı gerginlik, yazdıktan sonra da bir parça avuntu ama yine o eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu. En mutlu olduğum an yazacağım konunun aklıma geldiği ilk an. “Tamam” dersiniz, “bu harika bir fikir”. Fakat işler her zaman yolunda gitmez. Voltaire’in Memnon ya da Beşeri Bilgelik öyküsünün başında okurunu uyarırken söylediği gibi: “Her sabah planlar yaparım / Ama gün boyu saçmalarım”

Sizin yazarlık serüveninizde bu sorumluluk mekanizması nasıl çalışıyor, nasıl başa çıkıyorsunuz?
Hikâyeyi dosdoğru anlatmak olan biteni değil, “trajik gerçeği” olduğu gibi dile getirmek demektir. Yöntem, üslup, biçim, konu absürt, gerçeküstü, yenilikçi olabilir; önemli olan eserin bir bütün olarak uyumu. Ne kadar başa çıkabildiğimi bilmiyorum, ama bunun için uğraşıyorum. Mekanizma aslında iyi yazmanın kriteriyle örtüşüyor: yazdıklarını gerekirse silebilmek. Ama bu kolay bir şey olmadığından, hikâyeyi en başında kurarken tutumlu davranmaya çalışıyorum. Yazmaya başladıktan sonra sorumluluğun gereğini yerine getirmek ise bence biraz içgüdüsel bir şey. Kararlılık. Sabır.

Yine “Olağanüstü Bir Gün” öykünüzde “Özgürlüğü kirleten hakikatlere dayanmaya kimin gücü yetebilir ki?” diyorsunuz. Öykünün kahramanı aldığı mektubun etkisinden çıkamamış durumda aynı zamanda. Kafanızda tasarladığınız bu mektup “özgürlüğü kirleten hakikatler” den mi oluşuyor?

Evet. Öykümün kahramanı gibi hepimiz çok ya da az tutsağız gibime geliyor. Çevremiz, işimiz, ailemiz, sevdiklerimiz, hatta nefret ettiklerimiz, alışkanlıklarımız, geçmişimiz bizi kuşatmış. Herkes Nietzsche gibi odasına kapanıp dünyayı unutamaz. Mutlak özgürlük herkesin bildiği gibi imkânsız. Ancak tutsak olduğumuzu unuttuğumuz, bilmediğimiz, bilmezlikten geldiğimiz, kendimizi kandırdığımız zamanlarda özgürüz. Kahramanım mektubu okurken çok acı çekiyor belli ki, öğrendikleri yüzünden özgürlük duygusu geri dönülmez şekilde kirleniyor mektubun sonuna geldiğinde.

İnceleme – araştırma alanında kitaplarınız var. Edebiyatın yaşamınızdaki yeri nasıl gelişti? Bu kitaba giden yolu biraz anlatmanızı rica ediyorum.
Roman yazmaya Bilgi Üniversitesi’nin hazırlık sınıfını bitirdikten sonraki yaz başladım. (Bu alçakgönüllü romanı ancak on bir sene sonra tamamladım). İlk yazım fakültenin 1. sınıfındayken Radikal İki’de yayımladığım « Yüzyıllık Yalnızlık: Haydarpaşa »’dır. 29 Nisan 2007. On iki yıl geçmiş. Onunla başlayan gezi yazılarımı 2015’te yayımlanan Zamanın Üzerinde Seyahat adlı kitabımda bir araya getirdim. Bu kitapta dikkatli okuyucu gezi yazılarıma büyük bir istekle sızmış hayal ürünlerini, öykü parçalarını fark edecektir. Edebiyat-hukuk ilişkisine dair yazılarımı topladığım 2016’da yayımlanan Hukuk Komedyası adlı kitabımda da böyle kurgu parçaları yok değildir, mesela « Rus Steplerinde İki Perdelik Bir Oyun » ve « Don Kişot İyi Bir Hukukçudur » başlıklı yazılarda. Şapkamın İçindeki Kıraathanekitabıma adını da veren ilk öyküm, Kasım 2014’te Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nde yayımlanmıştı. 2016’nın sonuna doğru Zamanın Üzerinde Seyahat’in yayıncısı Özlem Özdemir Pulbiber Dergisi’nde düzenli yazmamı önerdi. Kabul ettim. Orada öyküler yayımladım. (Burada kendisine teşekkür etmeme izin veriniz, çünkü bir edebi eserin belli bir zamanda oluşması bazen bunun gibi davetlerin, tesadüflerin katkısına bağlıdır). 2017’de doktora tez araştırması için gittiğim Fransa’da aklıma bir öykü kitabı yayımlama düşüncesi geldi, yazmayı planladığım birkaç öyküyü de yazıp ekleyerek. Şapkamın İçindeki Kıraathane işte bu düşüncenin ürünü.


Kitapta yoğun bir şekilde tarihsel birikime rastlıyoruz, neredeyse tüm öyküler yirminci yüzyılda geçiyor. Verilen tarihlere bu denli oturmuş öyküleri nasıl bir çalışmayla yazdınız?

İlk sevgilimin edebiyat değil, tarih olduğunu bu noktada itiraf etmem lazım. Tarih bana  her zaman aşırı ilgi çekici gelmiştir. Çocukken ilk okuduğum kitaplar arasında Zuhuri Danışman’ın (14 ciltlik. Dedemin kitaplığında ilk beş cildi vardı) Osmanlı İmparatorluğu Tarihi var mesela, koyu eflatun kapaklı. Çoğu üstten bitişik sayfalarını kendim keserek açtığımı hatırlıyorum. On yaşındaki çocuğun ne işi olur İskitler’le, Tumanbay’la, Hunyadi Yanoş’la? Hammer İstanbul’un fethindeki asker sayısını kaç vermiş? Gibbon ne diyor? Ya Âşıkpaşazâde? Keyfime göre bazen sayfalarını atlaya atlaya, bazen başa dönerek defalarca okuyordum. Çöller, stepler, üzerine geçici köprüler kurulan nehirler, kaleler, şatolar, korsanlar, sancaktarlar, papalık sikkeleri, susuzluktan kırılan askerler…  Milliyet’in verdiği Dünya Tarihi Ansiklopedisi mesela, basit, resimsiz, renksiz kapak tasarımına rağmen çekici bir kitaptı bana göre. Öykülerimdeki tarihe dönersek, bunlarda şimdiye kadar okuduklarımın önemli bir payı var. Bir de tabii öykümün konusu her ne ise o dönemle ilgili araştırmamı yapıyorum. Hatta şunu da söylemem gerek: Bazen kendimi o dönemin tarihine öyle kaptırıyorum ki öyküye geri dönerken kendimi ikna etmeye çalışıyorum: « hadi bakalım, yeter bu kadar; öykünü yaz. »

Kitabınızdaki öykülerde gerçekten çok farklı yaşamlar ve ciddi bilgi birikimi ile ifade edilebilecek deneyimler görüyoruz. Bu yüzden edebiyatınızı besleyen kaynakları, başucu kitaplarınızı ve yazarlarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Okumak yazmaktan çoğu zaman daha zevkli. Borges’in dediğine bakılırsa daha entelektüel bir etkinlik. Haklı olabilir. Yazmadan durabilsem iyi olurdu…

Okumakla ilgili bir soruyu yanıtlamak da yazmakla ilgili soruyu yanıtlamaktan daha keyifli. Sorunuz üç kategori kitap düşündürdü bana:

  1. Edebiyatımı besleyen kitaplar
  2. Edebiyatımı beslemesini istediğim kitaplar (Bunlar kendi içinde iki türe ayrılabilir:
  3. a) Herkesin bildiği iyi kitaplar (Kim –mesela- Beckett’tan etkilenmek istemez ki)
  4. b) Kıyıda köşede kalmış iyi kitaplar (Bu büyük ölçüde tesadüfün cömertçe yardımına bağlıdır)
  5. Edebiyatımı beslemesini istemediğim kitaplar (bunlardan okumamak yöntemiyle kurtulabilirim. Ama ya okumuş bulunduysam ve artık çok geçse!)

İlk maddeyi izninizle biraz açayım. Sürekli başucumda duran kitaplar olmasa da arada bir elime alıp karıştırmaktan çok haz aldığım, heyecanlandığım kitaplar var. Kitab-ı Mukaddes örneğin, özellikle Genesis, Exodus, Ezgiler Ezgisi, Yeni Ahit’ten de Yuhanna’nın Vahyi. Homeros’un Odysseia’sı, Cervantes’in muhteşem Don Quijote’si, Lord Byron, Dante, Petrarca, Baudelaire, Shakespeare, Nazım Hikmet, Attila İlhan ve beni tiyatro oyunu yazmaya zorlayan ve sonunda başaran Puşkin yekpare, ikinci kez okuduğum Ulysses’iyle kısa süre önce beni tuhaf bir öykü-anlatı-parodi yazmak zorunda bırakan Joyce’un özellikle Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (Zamanın Üzerinde Seyahat kitabıma önsöz yazan Murat Belge’nin güzel çevirisinden), her okuyuşumda giderek artan bir zevk aldığım Nikos Kazancakis’in Aleksi Zorba’sı, Orhan Pamuk’un Öteki Renkler’i ve öteki kitapları, Gombrich’in Sanatın Öyküsü… Bir de yeniden okumak için bilerek özlemini çektiğim kitaplar, yazarlar var: Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Boccaccio’nun alaycı, eğlenceli, cesur Decameron’u, Tanpınar’ın müthiş mizahçılığını konuşturduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Don Quijote’ye benzetirim biraz), Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz’i (Bunda da biraz Don Quijote tadı vardır, zekice mizah, iyimserliğe karşı şefkat), bir bütün olarak ve Bitmemiş Senfoni’siyle Sait Faik, Falih Rıfkı’nın Zeytin Dağı, İhsan Oktay Anar’ın bizim eski kaynaklardan süzülüp gelen, zengin, ahenkli Türkçesiyle yazdığı Suskunlar’ı ya da diğer herhangi bir kitabı, Nedim Gürsel’in Sevgilim İstanbul’u (ve defterime elyazımla yazdığım roman parçalarını okuyan bizzat kendisi), Pascal’ın Düşünceler’i (ona da yazdıklarımı okutabilmek isterdim), Sofokles’in bana çok dokunan Antigone’si, Euripides’in Bakkhalar’ı, Zweig’ın Karmaşık Duygular’ı ve biyografileri, beni sanat-hayat zıtlığı, zaman, estetiğin gücü, anlamı, anlamsızlığı üzerine çokça düşündüren Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi, Spinoza’nın Etika’sı, Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ü, Nietzsche’nin konyak gibi iki kez damıtılmış Putların Alacakaranlığı, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı, Çehov’un, Gogol’ün öyküleri…

“Tek Tesellim Bu” öykünüzde kahramanınız karşımıza köpeğe dönüşen biri olarak çıkıyor. “Ama benim farkım şu ki hikayemi Gregor Samsa gibi başka birine anlattırmıyorum.” diyerek atıfta bulunmuşsunuz. Bu kadar bilindik bir bir temayı yazmanın olası endişelerini yaşadınız mı? Sizin bu dönüşüm metaforundan yazar olarak beklentiniz ne idi?
Yazmaya başlamadan önce endişe duymadım, belki tam o cümleyi yazdığım an, biraz. Sonra hiç. Çünkü Dönüşüm ile « Tek Tesellim Bu » öykümün merkezleri birbirinden çok farklı. Kafka’nın kahramanı yabancılaşıyor, benim kahramanım ise özgür olamayışını kabulleniyor. Dönüşüm süreci sonunda artık onun içiyle dışı bir hale geliyor.


Kitapta yer alan öykülerin çoğunu bir anlatıcı anlatıyor, bu canlı -öyküyü bir fareden yahut bir köpekten de dinleyebiliyoruz- hem olayların içinde hem de dışında tutulmuş. Bu anlatım şeklini benimseme sebebinize, olayların yorumlanarak anlatılmasını sebep gösterebilir miyiz?
Böyle öykülerde bazen bilerek bazen de kendiliğinden, bilinçaltımın etkisiyle böyle bir yol izlediğimi düşünüyorum. Bir yandan anlatıcıyı öykünün merkezine uzak olmayan bir yerde tutmak isterken, bir yandan da onu merkeze çok yaklaştığında (kimi zaman anlatıcı durduğu yerde durmaz) kenara doğru çekiyorum. Bu, yazar olarak bana öykümü daha rahat anlatma imkanı veriyor. Kaçamayacak ama kendini serbest sanan anlatıcıları seviyorum.

“Bir Kuantum Hikayesi” ve “Karşı Hikaye” öykülerinizde bir toplantıyı o ortamda bulunan iki kişiyi kullanarak anlatıp bir bütünlük katmışsınız kitaba. Diğer öyküleri de baz alarak, anlatılan olayın doğru bir şekilde aktarılması ve anlatıcının öneminin altını çizdiğinizi söyleyebilir miyiz?
Asıl amacım çatışmayı, düşünsel gerilimi artırmak, bir de sanatla bilim arasındaki çatışmayı temel alan bu tartışmanın bir oyun olmadığını, böyle sorunları kafasına takan kanlı canlı insanların var olduğunu da ima eden bir edebi manevra imkânı kazanmaktı. Tabii, günün birinde bir kafede bir tartışma yaşanmışsa o tartışmaya tanık olan kaç kişi varsa o kadar çok hikâye anlatmak mümkündür.

Okurlarınız için gelecekte ne gibi edebiyat ürünleri ya da incelemeler tasarlıyorsunuz?
Yazmaya başladıktan çok sonra tamamlayabildiğimden söz ettiğim o romanımı yayımlamayı planlıyorum ve ikinci bir öykü kitabım olacak gibi görünüyor. Bir tiyatro oyunu yazmıştım, o da bu listede. Yeni bir roman yazma düşüncem var, Künstlerroman, Bildungsroman tarzında. Tasarıların, taslakların sonu gelmez.

Şapkamın İçindeki Kıraathane / Yazar: Faruk Turinay / Can Yayınları / Öykü / Dizi Editör: Cem Alpan / Düzelti: Aylin Samancı Elmasdağ / Mizanpaj: Atahan Sıralar / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1.Baskı Aralık 2019 / 143 sayfa

Faruk Turinay; 1988’de ­Ankara’da­ doğdu.­ Bilgi­ Üniversitesi­ Hukuk­ Fakültesi’nden ­mezun oldu. Galatasaray Üniversitesi’nde­ Kamu­ Hukuku­ doktorasını­ tamamladı.­ Öykü,­ çeviri,­ deneme­ ve­ gezi­ yazıları Varlık, Kitap-lık, Sözcükler, Lacivert, Öykü Gazetesi, Pulbiber, Güncel Hukuk, Hürriyet ve Radikal’de ­yer­ aldı. ­Zamanın Üzerinde Seyahat (2015)­ ve­ Hukuk Komedyası (2016)­ adlı­ kitapları­ yayımlandı.­ Şapkamın İçindeki Kıraathane ilk­ öykü ­kitabıdır.­

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.