‘Gidenler, geleceklerini bu sıradanlaşmış kötülüğün içinde kurmak istemiyor.’


Boğaz havası mıydı içime çektiğim, İstanbul’un kiri pası mıydı yoksa? Ya da o kentte attığım tüm kahkahalar mıydı? Belki de üniversiteye gittiğimden beri o devasa kentte geçirdiğim 17 yılımdı an an? Hâlâ bilmiyorum. Yaşam kadar ağır bir şeyi içime çektim; sonra da topografik olarak yedi tepeli değilse bile yedi bela olduğunu herkese binlerce kez ispatlamış olan o kente son kez baktım. Ve düştüm yola. 35 yaşımda ve henüz iki yaşına bile girmemiş çocuğumla. 2016’nın Ekim’iydi. Ekim’in başı. Mutluluktan havalara uçmuyordum ama ölesiye mutsuz da değildim. Heyecanlıydım biraz. İçimdeki ürperti klimadan değildi, sanmıyorum. Ben bahar bahçe düşlüyordum lakin ille de bir yanım yaprak döküyordu. Sanki kavlimi yerine getirmemişim gibi bir his… kalbimi dişliyordu. Nabzımın hızlanması ve kulaklarımdaki basınç uçağın inişinden değildi, işte tam da bundandı. Ah ben ki göklere sığamamıştım, yerlere nasıl sığacaktım!” Filiz Yavuz ile Göçmek Ne Garip Şey Anne!’den hareketle göçmenliği, göçmeye karar vermeyi, bunların sebeplerini konuştuk.

“…kitap, gidenlerin ve kalanların birbirini anlayabileceği bir zemin yaratmayı önceliyor. Gidenler ve kalanlar olmak üzere iki tarafın olmadığını; gidenler ve kalanların, ülkedeki bu göç dalgasını yaratanlara karşı aslında aynı tarafta olduğunu söylüyor,” deniliyor önsözde. Hal böyleyken, gidenler ve kalanlar neden ayrışıyor, dahası kalanlar tarafından gidenlere karşı öfkeli cümleler neden kuruluyor?
Bu öfkeli cümleler tek bir nedenden dolayı kurulmuyor. Yurtdışına gitmenin çözüm olmadığına, yurtta kalarak mücadele etmenin kıymetine inanan insanlar var ve onlar bu yangın yerinde yaşamayı görev saydıklarından her gidenin kendilerini yalnız, güçsüz bıraktığını düşünüyorlar. Dolayısıyla onların kızgınlığı/kırgınlığı bence bundan kaynaklanıyor. Bazıları tarafından ise yurtdışına gitmek sınıfsal bir ayrıcalık olarak görülüyor, dolayısıyla bazılarının öfkesi sınıfsal bir nitelik de taşıyor. “Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin”cilerin tutumunu ise mantık çerçevesinde izah etmek pek mümkün değil, çünkü hem gitmeyi önerip hem de gidenlere “hain” diyebiliyorlar.


Kitabın ilk bölümünde Hannah Arendt’tan alıntıyla “kötülük sıradanlaştı” deniliyor. Sahiden Arendt’tan alıntıyla kötülüğün sistematik bir şekilde sıradanlaşmasından söz edebilir miyiz bu topraklarda? Kötülüğün yüzey alanının genişlemesi, başka ülkede hayat kurma mecburiyetini mi arttırıyor?
Elbette, sistematik bir biçimde kendisinden olmayana kendi ideolojisini, yaşam tarzını açıktan ya da kapalı olarak dayatan bir siyasetin/rejimin toplumdaki yansıması kötülüğün sıradanlaşması şeklinde vuku buluyor. “Mecburiyet” biraz iddialı bir tanım olur ama şu açık ki; bu sıradanlaşma, kötülüğün içinde var olmama, bu kötülüğe maruz kalmama ve bu kötülükten kurtulma arzusunu arttırıyor. Giden ya da gitmeyi kafasına koyan insanlar geleceklerini ya da çocuklarının geleceğini bu sıradanlaşmış kötülüğün içinde kurmak istemiyor.

Gidenlerin geri dönmesi üzerine üretilen politikalardan çok yeni gidişlerin yaşanmaması için uygun koşulların oluşturulması gerektiğinden de söz ediyorsunuz. Bu açıdan göç koşullarının ortadan kaldırılması, tersine göçün sağlanmasından daha mı kolay?
Şimdiye dek yaşanan göç deneyimleri bize gidenlerin büyük kısmının gittikleri yerlerde kaldığını gösteriyor. Hal böyleyken gidenleri geri getirmeye harcanacak çaba yerine yeni gidişlerin yaşanmaması için uygun koşulların yaratılmasını daha işlevsel buluyorum. Ama kabul etmek gerek ki ikisi de çok zor ve ikisi de siyasi zeminle ilgili. Bakmayın siz yurt dışındaki Türkiyeli bilim insanlarını döndürme projelerine. Gidenlerin dönmesi için gerçekçi politikaların üretildiğini düşünmüyorum ben. Bu projelerle iyi koşullarda yurda dönen akademisyenlerin 3 sene sonra Türkiye’deki siyasal ve akademik ortam nedeniyle yeniden gitmeyeceklerinin garantisini bize kim verebilir? Tam da bu yüzden göçe neden olan zemini değiştirmeyi önceliyorum.

Son aylarda göçmenlik, göçmen politikası ve bilhassa göçmenliğin göçenler tarafından anlatıldığı pek çok kitap yayınlandı. Neredeyse tümü de yeni bir bilgiyi, yeni bir yöntemle anlatmayı başarıyor. Bu açıdan, göçmenliğin konuşulmamış tarihinin bu dönemde çokça konuşulması mı gerekiyor? Söylenmemiş sözler mi birikti bu konuda?
Aslında 1960’larda başlayan işçi göçünden bu yana çok ciddi bir göç yazınımız var. Ama bu dönemde yaşanan göç olgusu diğer dönemlerden biraz farklı, doğrudan ekonomik sebeplerden kaynaklanmıyor. Elbette 1980’lerde yaşanan göçler gibi doğrudan politik nedenlerle gidenler de var bu dönemde ama sözünü ettiğimiz dalgayı bunlar değil, dolaylı olarak politik zeminden etkilenen insanlar oluşturuyor. Yani okumuş, genellikle beyaz yakalı insanların bir biçimde kendilerine dayatılan yaşam tarzını ve geleceği kabul etmemelerinden kaynaklanan bir göç dalgası bu ve ülkedeki siyasi iklimle paralel bir seyir izliyor. Bu yeni durum da elbette üzerinde kalem oynatmayı hak ediyor.

2016’da Atatürk Havalimanı’ndaki saldırı olduğunda yurtdışındaydım, ne kadar büyük bir sarsılma yaşadığımı hiç unutamıyorum. Bu noktada, ülken dışında olmanın, ülkendeki olayları algılayışında ve hissedişinde de büyük bir fark yarattığına inanıyorum. “Oradan” bakıldığında, “buradaki” her üzüntü veya sevinç ruhta daha mı büyük kırılma yaratıyor?
Kesinlikle evet. 15 Temmuz’un hemen ertesi günü, ki ben daha İstanbul’daydım o zaman, ABD’de yaşayan kardeşim yeni uyanıp gördüğü darbe girişiminin haberleri karşısında dehşete düşmüş, büyük bir panikle bizi aramıştı. İlk sorusu “İyi misiniz?” olmuştu. Ben “İyiyiz iyiyiz. Evdeyiz, çay içiyoruz” demiştim ve sükunet içinde verdiğim bu cevaba ve bizim “o durumda” oturup çay içiyor oluşumuza çok şaşırmıştı. İspanya’dayken ben de istemsizce gece uykumdan saat başı uyanıp sosyal medyayı kontrol ediyordum aynı panikle. Bomba patlamış mı, herhangi bir gazeteci arkadaşımın evi basılmış mı… Hastalıklı bir ruh hali. Örneğin bir gazeteci arkadaşınız göz altına alındığında, fiziksel mesafeden dolayı onunla dayanışma içinde olamamak, ona destek vermek için kimseyle yan yana duramıyor olmak beni kötü etkiliyordu. Dayanışma duygum zedeleniyordu. Sürekli üzülmeyeyim diye bir şeylerin benden gizlendiği paranoyasına kapılıyordum.

Aynı eksende, gitmek, ruhtaki bu kırılmaların büyümesini de göze almayı mı gerektiriyor?
Elbette ama kimse, gitmeden, başına bu ruhsal kırılmalar gelmeden ya da burnuna o sızı gelip çöreklenmeden bunun farkında olmuyor. Göç bir umut yolculuğu neticede. Tabi ki neyle karşılaşacağını bilmemenin tedirginliğiyle, sevdiklerini geride bırakıyor olmanın hüznüyle, kurulu bir düzeni bozmuş olmanın belki burukluğuyla… ama aslen heyecanla, umutla ve daha özgür bir ortama gidiyor olmanın verdiği gülümsemeyle çıkılıyor genellikle bu yolculuğa. Dolayısıyla insan önceden bunları okusa da, duysa da, bilse de, başına gelmeden kavrayamıyor sanki. İlla o beton zemine düşecek yani, göçmenliğin şanından bu düşüş.

Kitap boyunca göçenlerin, “göçmek zorunda bırakılmasından” bahsediliyor ama bunun yanında sistematik olarak nasıl yalnızlaştırıldıklarından da söz ediliyor. Bütünsel bir bakışla, güç sahiplerinin, bir biçimde yalnızlaştırdıkları bireylerin dünyanın birçok yerine dağılarak iyice görünmez hale gelmelerinden memnuniyet duyduklarından da bahsedebilir miyiz?
Bu soruya 31 Mart 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasındaki bir bölümle yanıt vereyim: “Bazılarının burayı yaşanmaz bulup yurtdışına gitmeyi söylediğini duyuyorum. Eğer Türkiye’de yaşamayı kendine yük sayanlar varsa aradıkları dünya burası da değil (…) Bunların bilet paralarını verip göndermek lazım. Çünkü bunlar ülkemize yük.”

Bütün bunların yanında artan ırkçılığı da konuşmak gerekiyor. Dünya gittikçe küçülüp herkes birbirini biraz daha tanırken aslında gittikçe artan bu ırkçılık, nefret söylemlerinin kaynağı yalnızca politikalar mı dersiniz?
Nefret zemininin oluşmasındaki önemli iki etken politikacılar ve onların uyguladığı politikalar bence. Uygulanan göçmen politikasının toplumdaki yansıması artan, normalleşen ırkçılık ve göçmen düşmanlığı olarak karşımıza çıkıyor. Sadece bu da değil, tüm politikalarda bir göçmen düşmanlığı görüyoruz. Ülkeye uyuşturucu girişini önleme bahanesiyle Trump’un Meksika sınırına yapmaya kalktığı duvar bunun bir örneği ya da ekonomik krizin yarattığı işsizlikten göçmenleri sorumlu tutan, “Benim ülkemin insanı işsiz çünkü göçmenleri işe aldılar” şeklindeki  söylemler…

Göçmek Ne Garip Şey Anne! isminden başlayarak her noktasında sancılı, sızılı ve ince bir mizah da içeriyor. Gülmek veya gülmemek noktasında bir an kalakalıyor okur. Göçmek Ne Garip Şey Anne!’deki mizahtan, mizahın göçmenlikteki konumundan da bahsetmek gerekiyor, yanılıyor muyum?
“Bazı yerlerde kahkaha attım”, “Gülümseyerek okudum”, “Gülmekle gülmemek arasında kaldım” yorumları açıkçası çok hoşuma gidiyor. Şunu söylemeliyim ki; bu konuyu biraz mizahi bir dille anlatayım, diye bir karar almadım ben kitaba başlarken. Ama hayatın en zor anlarda dahi mizahi unsurlar içerdiğini düşünüyorum ve yaşamı bu mizahi unsurlarla birlikte algılıyorum. Bunları aktarabilmiş olmak benim için büyük mutluluk. Öte yandan bir yere adapte olma çabası ayrıca mizahi bir durum bence, hem göçmenler hem de yerliler açısından. İki kültürün kaynaşması, kesişmesi ve bazen oluşturduğu amorf durumlar yaşanan tüm zorluklara rağmen keyifli. Benim en çok güldüğüm şeyler arasında şaraplı, peynirli pikniklere ille de kısır ve börek yapıp götürmemiz vardır mesela.

Göçmek Ne Garip Şey Anne! / Yazar: Filiz Yavuz / Mundi Kitap / Anlatı / Yönetici Editör: Özlem Alkan K / Düzelti: Aylin Samancı Elmasdağ, Melis Oflas / Mizanpaj: Atahan Sıralar / Sanat Yönetmeni: Utku Lomlu / Kapak Tasarımı: Bilal Sarıteke / 1.Baskı: Mart 2020 / 151 sayfa

Filiz Yavuz, 1981’de Eskişehir’de doğdu. Nükleerin ne demek olduğunu 1999’da girdiği İstanbul Üniversitesi’nde öğrendi ve nükleer karşıtı oldu. Kuvvetle muhtemel bu yüzden ekoloji alanında çalışmayı seçti; çeşitli dergi, gazete ve televizyon kanallarında muhabirlik ve editörlük yaptı. Gazetecilik yüksek lisansını Marmara Üniversitesi’nde İstanbul ve Madrid örnekleri üzerinden kent kültürü ve gazetecilik ilişkisini incelediği teziyle 2011’de, gazetecilik doktorasını yine Marmara Üniversitesi’nde Türkiye ve İspanya örnekleri üzerinden nükleer karşıtı hareketin basındaki temsiliyetine odaklanan teziyle 2018’de tamamladı. 2016’dan beri yaşadığı İspanya’dan Türkiye’ye yeni döndü. Şimdilerde İzmir’e ve sabah 8:30’da başlayan mesaiye alışmaya çalışıyor. Halen Nükleer Alaturka belgesel film projesinin araştırmacılığını ve danışmanlığını yürütüyor. Can Yayınları’ndan çıkan Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın adlı bir kitabı bulunuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.