Günah – Osmanlı’da Bir Vampir

 

‘Ne zor zamanlardan geçiyoruz ama!’ dedi Helen.
‘Kim bilir bu günler ruhumuza neler yapıyordur?’
Howards End E. M. Forster 

Ölüm uykusu

Anlamıştım artık, hayat herkesin davetli olduğu bir kutlama değildi. En azından ben o davetliler arasında yer almıyordum. Ne kadar ısrar edersem edeyim, dünyanın daha iyi bir hayat vaadiyle dönmediğini görüyordum. Hayattaydım belki ama yaşamıyordum.

Yaşadıklarımı sahi ve sahici sandığım çok kısa bir dönemden sonra bedenim yine kendi mezarım olmuştu, varlığımı istenmeyen bir kiracının fuzuli işgali gibi sürdürmekte inat ediyordum.

Ne insan soyunun muteber bir örneğiymişçesine yaşamak ne de havalı bir vampir hayatı sürdürmek bana göreydi. Çocukluğumdan beri doğamı tanımlayan şey istikrardan ziyade fanilikti. Geçicilikti, vazgeçişti, kimliksizlikti. Ne yazık ki yaratıcım Beybaba beni seçmekle hata etmişti. Ölümsüzlüğe yeteri kadar hazır ve hevesli olmadığımı görememiş olabilir miydi gerçekten? Hem o değil miydi, “İnsan vampir olunca yeni biri olmaz,” diyen? “Neysen, nasıl biriysen o keskinleşir!”

Bana ölümsüzlüğü armağan ederken ne ummuştu acaba?

Sonsuzluk bir lütuf değil, ürkütücü bir cezaydı benim için. Zaman bir yüktü, tutunca durmuyor, ittirerek geçmiyordu. Dostluk, arkadaşlık, aile fazlasıyla geçiciydi, mevsimi vardı onların da. Tuzaklarla, hilelerle, ölümlerle yürüyor, neredeyse bir yaz yağmuru kadar kısa sürüyordu.

Aşk… aşk başlamadan biten, henüz doğarken ölen bir ihtimaldi daha çok.

Güneş Boğaz’ın sularına altın renkli ışıklarını bırakıp gittiğinde, yıldızlar göz kırpmaya başladığında, şehrin üstüne çöken alacakaranlığın mavi dakikalarında, özlemiyle uyanacağım hiçbir şey, uğruna koşacağım bir hayal, yanında kendimi karanlıkta hissetmeyeceğim hiç kimse kalmamıştı. Kalbim tutuşmuyordu nicedir, aklım durmuştu sanki, yorgun ruhum çoktan pes etmişti.

Dibine kadar batmış dünya ise her zamankinden daha acımasız bir arena olmuş, olacakları bildiğin ama engellemek için hiçbir şey yapamadığın bir karabasana dönmüştü. Uyutmayan, kendini yatıştırmana izin de vermeyen bir kâbustu.

İnsanın kendisi için yaşamasının ayıp ve günah, başkaları için bir şeyler yapmanın suç olduğu zamanlardı. Minarelerden, kışlalardan, dağlardan ve de toprağın altından savaş naraları yükseliyor, tüfekler doğrultuluyor, kılıçlar çekiliyor, dişler pençeler bileniyordu. Silahlar hazırlanmış, sülfür rengi ağır bir sisin kapladığı, ihanet kokan soğuk sokaklarda herkes bir diğerini sırtından veya alnının ortasından vuracağı ânı kolluyordu. İstanbul’un havası korku ve nefretle zehirlenmişti bir kez daha. Kendi rahatlığı için adaletsizliği görmezden gelenler her dönemde olduğu gibi yine vardı ama çoğunluk karşısındakine evcilleşmeyen hayvanlardaki o kör aceleyle saldırıyordu.

Dünya çalkalanırken tutunacak bir dal arıyor, belki sonu gelecek ama ucu nereye çıkacağı belirsiz bu savaşta kendime bir yer bulamıyordum. Bir savaşın hiçbir cephesiyle bağ kuramamanın sersemliği ve çaresizliğiyle acınacak haldeydim. Savaşçı da değildim, esir de. Sadece dışarıdaydım.

Her savaş biter, biliyordum; geriye insanlar kalır. Yaslar, yaralar, yıkıntılar kalır. Ama yeni bir savaşın daha başlayacak olması iflah olmaz bir yılgınlık yaratıyordu içimde. Zor tutunuyordum hayata. Dingildiyordum. Hayatın acemisiydim ben. Bezgin bir seyirci, ölmeyi reddeden bir ceset, gönülsüz bir gölge…

Bu çirkin, adaletsiz ve kirli dünyanın mecburi tanığı olmak katlanılır şey değildi. Hayat dedikleri bu baş döndüren sanata yenik düşmüştüm. İçimdeki mağduriyet hissi fazlasıyla utandırıcıydı. Bu utançtan kurtulmanın, üstümdeki ölü toprağını silkip atmanın bir tek yolu vardı; hayatıma son vermek.

Buna bir günde karar vermemiştim elbette. Şu kısa sürede yaşadıklarım, kanıma dokunan yılgınlıklarım, içimin ta derinliklerinde hazır kıta bekleyen kaçak ve mülteci ruh halimi, kepengi bir an önce kapatmaya, şapkayı alıp vakitlice gitmeye, bana müsaade demeye olan yatkınlığımı tetiklemeye yetmişti çoktan. Başıma gelenlerden değil ama kararımdan dolayı en ufak bir hüzün duymuyordum. İçimde acıdan eser yoktu hayatıma son vereceğim için. Soğukkanlılıkla, “Yeter,” diyordum sadece. “Bu kadarı yetti!”

Hayat hayata benzemeyince kana duyduğum şehvet de azaldı. Zevk listemin en başında yer alan o sihirli kırmızı sıvı, cazibesini çoktan yitirdi. İster vahşi bir iştahla ister ölümü kolaylaştıran ikna yoluyla olsun, içtiğim kan mideme oturmaya başlamıştı. Beslenmek aynı zamanda bir eğlence, bir ilişki kurma biçimi olmaktan çıkmış, zorunlu bir ihtiyaca dönüşmüştü. Öyle bir ihtiyaç ki, sevdiğinizi kaybettikten sonra bir anda beliren, yasınızı tutarken ortaya çıkıveren acıkma duygusu ve bu duygu karşısında kapıldığınız derin bir utanca benzemeye başlamıştı nicedir.

Yaşamanın da tıpkı sigara gibi, içki veya uyuşturucu gibi alışkanlık yapabildiğini biliyordum. Isınmadığın halde tüttürmeye devam edebiliyordun bacayı, dilin pas tuttuğu halde deviriyordun şişeleri birbiri ardına, için taş kesmesine rağmen inatla içine çekiyordun havayı ruhunu tazelemese de. Yaşamak da bağımlılık olabiliyordu pekâlâ.

Hülasa, beyhude bir ömürdü bu ve daha fazla sürdürmek istemiyordum!

(…)

Mehmet Bilâl;  15 Mayıs 1962’de İstanbul’da doğdu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. İlk öyküleri 1986’da Felek Yayıncılık’ın Yaşayan Öyküler Dizisi’nde yayımlandı. Beyoğlu dergisinde muhabirlik yaptı. Kapris, Şehir, Ala Carte ve Gergedan dergilerini yayımlayan Dönemli Yayıncılık’ta sayfa sekreteri ve düzeltmen olarak çalıştı. 1989-1991 yılları arasında Almanya’da yaşadı, Stuttgart Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı’nın yanı sıra Politika bölümünden dersler aldı. İlk romanı Üçüncü Tekil Şahıs 2003 yılında Tavanarası Yayıncılık, ikinci romanı Adresinde Bulunamadı ise 2005’te, Öykü Kitabı Üvey 2010’da Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Üçüncü Tekil Şahıs’ın yeni baskısı Everest Yayınları tarafından 2006’da yayımlandı. Türk pop müziği üzerine yazdığı yazılardan oluşan Türk Hafif Yazıları adlı deneme kitabı 2007’de www.altkitap.com sitesinde yayımlandı. ‘Osmanlı’da Bir Vampir’ serisinin bu ikinci kitabı Günah, birinci kitap ‘Bela’ ile birlikte Notabene Yayın tarafından basıldı. (www.mehmetbilal.com)

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.