‘Durmadan kalbimizi sıkıştıracak, bizi paniğe sevk edecek haberler alıyoruz.’

 

“Manyakça sırıtanlar, meraktan delirenler, kıymetli yalnızlıkları arayanlar, hayallerinden çok uzağa düşenler… MP3 arşivi ile Spotify arasında sıkışan şaşkın müzikseverler. Beton ve metal istilasından kaçıp mezarlıklarda nefes alan endişeli kentliler. Gecenin köründe asansöre binen eli cımbızlı adamlar. Yaşadığımız dünya yeterince ürkütücü değilmiş gibi yeni nesil korku konseptli kaçış evlerine gidenler. AVM görünümlü şehir yaratıkları balmumu heykeller, ölü kediler, tatsız perşembeler paranoya panayırları uykuları kaçıran kâbuslar… Hakan Bıçakcı, kendine özgü yalın üslubuyla, modern zamanları ve faillerinin dehşetli monotonluklarını anlatıyor. Normal Nefes Almaya Devam Edin, gittikçe karmaşıklaşan öykülerin kitabı. Çarpıp kaçan, derin tesirli, paranoyakça gerçekçi.” Hakan Bıçakcı ile Normal Nefes Almaya Devam Edin’i konuştuk.

 

Kitabın adı bir çeşit hayatta kalma sinyali gibi: Normal Nefes Almaya Devam Edin. Bu anlamda kitap, kitaptaki öyküler bir delirmişlik çağından geçerken okura bu günlerin çok sürmeyeceği bilgisini yeniden mi hatırlatıyor?
Kitabın adını uçak güvenlik anonsundan ödünç aldım tahmin edeceğiniz üzere. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki normal nefes almak bile bir tür mucize olabiliyor. Çünkü durmadan kalbimizi sıkıştıracak, soluğumuzu kesecek, bizi paniğe sevk edecek haberler alıyoruz. Sosyal medya çağının yan etkisi biraz da bu. Hem bu düşüncenin ışığında hem de öykülerdeki paranoya dozu nedeniyle bu ismi yakıştırdım.

Kitabın kapağında Mickey Mouse’u hatırlatan bir çerçeve içerisinde gerçek bir fare görseli var. Okur henüz kitabın kapağını görmüşken dahi gerçek ve gerçek dışının birbiri içine geçtiği bir oyuna mı çağırılıyor? Bu geçişkenlik nasıl yorumlanabilir?
Kapaktaki bu görsel sadece bu kitabı değil, 2002 yılından beri yazdığım hemen her şeyi iyi özetliyor bence. Görünenin altındakiler. Yüzeyde her şey sevimli, şirin, medeni. Ancak biraz yakından baktığımızda iş değişiyor. Edebiyatın en iyi yaptığı şeylerden biri de yakından bakmak zaten. Mickey Mause’a bayılıp fareden tiksinmek bir yandan basit bir çelişki gibi görünüyor ama bir yanıyla da çok derin bir mevzu. Fare olmasaydı Mickey Mause da olmazdı. Kültür endüstrisi, popüler kültür, yaşadığımız hayat bazen bize bunu bile unutturabiliyor.

Kitaptaki birçok öyküde kediler, kedileri hatırlatan eşyalar var. Bu anlamda kedilerin öykülerde kurduğunuz tekinsiz atmosferi beslediğinden söz edebilir miyiz?
Özel olarak kedileri ön planda tutmaya çalışmadım aslında ama evet genel olarak hayvanlara sıkça rastlanıyor öykülerimde. Kedi şahsen en sevdiğim hayvan hatta en sevdiğim canlı türü sanırım. Ancak öykülerde çoğu unsur gibi onları da tekinsizlik vesilesi olarak kullandığım oluyor. 

Kitabın ilk bölümü Nöbet’te şehirli insanın iş yaşamının kelimenin bütün anlamlarıyla bir çeşit nöbete dönüştüğü öyküler yer alıyor. Kapitalist düzen ve şehir, insanı sevmediği bir işi yaparken orada köklenerek nöbet tutmaya veya sinir krizi nöbetlerinden kalıcı bir paranoyaya mı sürüklüyor dersiniz?
Evet buradaki çift anlamı iyi yakalamışsınız. Nöbet içinde nöbet. Durup beklemek üzerine kurulu mesailer belki de en zor mesleklerden. Ayrıca bu tip mesailerin her biri kendiliğinden durum öykülerine dönüşebiliyor. İşi öylece durup beklemek olan insanların başrolde olduğu, olay örgüsünden çok atmosfere odaklanmaya çalıştığım öyküler var bu bölümde.


Kitabın bölüm isimleri de kendi içinde bir öykü, belki tıpkı arka kapakta söylendiği gibi büyükçe bir sarmal oluşturuyor kanımca. Son öyküye ulaştığımızda ise muğlaklık, karmaşa arttığı için tekinsizlik de daha hissedilir oluyor ve aslında öykülerin de küçük birer sarmal olduğunu fark ediyoruz. Yanılıyor muyum?
Çok sevindim bu yoruma. Öyle olması için epey uğraştım gerçekten. Bazı öykülerimi sevmeme rağmen kitaba dahil etmememin nedeni de bu sarmalı bozacak olmalarıydı. Yani kitap tek tek öykülerden oluşuşa da, bütününe de özen gösterdim diyebilirim. Bir romanda olduğu kadar olmasa bile, epey dikkat ettim bu bütünlük meselesine.

“Bir süre sonra her şeye duyarsızlaşıyor insan,” deniliyor bir öyküde. Bu cümlenin kitaptaki diğer öykülerle de bağ kurduğuna inanıyorum. Normal Nefes Almaya Devam Edin’deki öyküler duyarsızlaşmayan, en azından buna direnç gösteren insanları mı anlatıyor?
Merkezde yabancılaşma var sanırım. Duyarsızlaşma da bunun yan etkilerinden. Bazen içinde bulunduğu duruma yabancılaşan karakterler var karşımızda, bazen de içinde bulunduğu absürt durumu doğal karşılayarak bizi yabancılaştıran karakterler.

Görmezden Geliş’in anlatıcısı, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla insanların duygularının da zımparalandığına dair, bir ölüm haberi paylaşımına yapılan beğeniler üzerinden eleştiri getiriyor. Duygular ve gösterilen veya gösterilmeyen tepkiler gün geçtikçe aşınıyor mu dersiniz?
Sosyal medya düşmanı değilim kesinlikle. Hatta ülkemiz gibi haber alma ve haberleşme konularındaki özgürlüklerin git gide kısıtlandığı yerlerde sosyal medyanın hayati önemi olduğunu düşünüyorum. Ancak bir yandan da sosyal medya herkesi yavaş yavaş delirtiyor. Bunun sonuçlarını ilerde daha net göreceğiz. Ya da biz de delirmiş olduğumuz için göremeyeceğiz. Ölüm haberi “beğen”mek sadece küçük bir örnek.

“Karşıki dairenin aralık kapısından geliyordu kavga sesleri. Belli ki bir kadının yardıma ihtiyacı vardı. Böyle durumlarda hep kaçardım. Kaça kaça hem ben hem de memleket bu hale gelmişti,” diyor Cımbız’ın anlatıcısı. Bir şiddet olayının tanığıyken kaçmak, kaçmamak veya yalnızca seyirci olarak izlemek nerede başlıyor sizce? Ve öykünün anlatıcısı, olaya dahil olduğunda karşılaştığı tepkiden hangi sonuca ulaşıyor?
Haksızlık karşısında sesini çıkarmak ya da sinip bir köşenden sessizce izlemek. Bu ikilemle her karşılaştığında sessiz kalmayı seçmiş birinin sonunda epey absürt bir şekilde de olsa sesini çıkardığını görüyoruz. Ve yanlış gidenler o kadar kemikleşmiştir ki bir şeyleri değiştirmek tahmin ettiğinden daha zordur. Mantıksız olan, ters giden şeyler istikrarlı olursa doğrusu normali onlarmış gibi olabiliyor çünkü bir noktadan sonra.

Normal Nefes Almaya Devam Edin / Yazar: Hakan Bıçakcı / İletişim Yayınları / Roman / Editör: Levent Cantek – Duygu Çayırcıoğlu / Kapak: Koray Ekremoğlu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Nebiye Çavuş / 1. Baskı Ekim 2019 / 187 Sayfa

Hakan Bıçakcı, 1978’de İstanbul’da doğdu. 1996 yılında üniversite eğitimi için Ankara’ya gitti. 2001’de Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirerek İstanbul’a döndü. İlk romanı Romantik Korku 2002’de yayımlandı. Çeşitli dergilerde edebiyat eleştirileri, sinema yazıları ve öyküleri yer aldı. Yazarın tüm kitapları: Rüya Günlüğü (roman, 2003), Boş Zaman (roman, 2004), Apartman Boşluğu (roman, 2008), Karanlık Oda (roman, 2010), Ben Tek Siz Hepiniz (öykü, 2011), Doğa Tarihi (roman, 2014), Hikâyede Büyük Boşluklar Var (öykü, 2015), Otel Paranoya (grafik hikâye, 2017), Uyku Sersemi (roman, 2017), İki Rüya Dokuz Gerçek (resimli novella, 2019), Normal Nefes Almaya Devam Edin (öykü, 2019). Apartman Boşluğu altı, Karanlık Oda ve Boş Zaman birer yabancı dile çevrildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.