‘Gergedan; hırpalanmış, aklı karışmış, yolunu kaybetmiş insanın hikayesi.’

 

“Madem barbarız, madem böyle iyi, madem hayat bu. Öyleyse kutsal çocuk anneyi de öldürsün, babayı da. Kendini de öldürsün, bizi de…” Mine Söğüt bu kitabında okuyanları derinden sarsıp, yitirilen değerleri yüzlerine vuruyor. Mine Söğüt ile Gergedan’ı konuştuk.

“Barbar olunmaz, barbar doğulur. Barbar doğulmaz, barbar olunur.” Nereden geliyor bu içimizdeki barbarlık? Nedir bu içimizdeki vahşet sevicilik?
Doğamızda var. Ama doğamızda bilinçli olmak da var. Tercih kavramı da var. Etik algısı da var. Bir çok konuda, doğasını olduğu gibi kabul etmeyen bir canlı türüyüz. O yüzden doğamızdan neleri eleyip neleri sahiplendiğimizi adil bir şekilde değerlendirdiğimizde elimizde kalan tek somut sonuç, “kötü” olduğumuz, daha doğrusu kötü olmayı tercih ettiğimiz.

Öykülerde insan zihninin derinliklerinde mezarlara gömülmüş canilik ve sadistlik örneklerine sıkça rastlıyoruz. Bazıları bu mezarları kazıp dışa dönük bir barbarlık ile insanlığa zarar veriyor. Peki biz neden bu mezarların üzerine toprak atıp hayatımıza daha uysal biçimde devam ediyoruz? Nedir bu bizdeki tek tasarım insan olma çabası?
Mevcut sistem kendi konforunu ancak uysal kalabalıkların ortak hevesleri ve ortak korkularıyla sürdürebilir. O yüzden biz önce sistemin mükemmelliğine ikna ederiz kendimizi sonra da, bize aslen ne yaptığına aldırmadan, ölümüne koruruz onu. Bu kısır döngüde biz uysallaştıkça uysallaşırız, sistem vahşileştikçe vahşileşir.

Öykülerde yer alan ve kitaba ismini veren “Gergedan” vahşi duyguların sembolü mü? Gergedan sıradan bir imge olmaktan çıkıp bahsi geçen her öyküde karşımıza farklı bir his yahut varlık olarak çıkıyor, Mine Söğüt’ün gergedanı neden var edildi?
Ionesco’nun Gergedanlar oyununda yarattığı “idealist insan” karakterinin çağımızdaki karşılığı olarak yaratıldı Gergedan. 1950’lerin sonunda bambaşka politik tartışmaların yaşandığı bir çağda yazılan bu oyun her şeye rağmen inancı ve umudu kutsayan bir sonla biter. Aradan geçen süreçte politik kutuplaşmalardaki buzların erimesi, görece başarılı kapitalizm ve görece başarısız komünizm deneyimlerinin sol ideolojiler üzerinde yarattığı afallamalar, dolayısıyla ortaya çıkan kutupsuzluk ve kafa karışıklığı Ionesco’nun idealist insanını çok hırpaladı.  Gergedan, bu hırpalanmış, aklı karışmış, yolunu kaybetmiş insanın hikayesi.


“Tanrı dünyayı altı günde yarattı. Yedinci gün utandı.” Ne demeye utandırdık?  Bazı şeyler dile geldikçe normalleşir; utancımızı dile getirip onlardan bizi arındırmak için mi yazdınız bunca öyküyü?
İnsanın tanrı fikrini kendisinden yola çıkarak geliştirdiğini düşünen biri olarak tabii ki aslen kendisinden utanması gerektiğini öneren öyküler bunlar. İnsanı sert bir yüzleşmeye davet eden ve sahip çıktığı temel değerlerini yeniden gözden geçirmesi için onu tedirgin etmeyi hedefleyen öyküler.

“Sokakta” öykünüzde teker teker suçlarımız yüzümüze vurulmuş, öfkeli misiniz insanlığa?
Oradaki benim şahsi öfkem değil. İnsanın kendi öfkesi. Aslında herkes o hikayede yazılanların yani “suçlarının”  farkında. O farkındalığı değerlendirebileceğimiz bir hayat inşa etmiyoruz kendimize. Farkındalığımızın bize zarar vereceğini zannediyoruz ve o yüzden aslen fark ettiğimiz bir çok şeyi algılamayı ısrarla reddediyoruz.

Kitaptaki görsellerde bir gergedanın türlü görüntülerine; yaralanışına, ölüşüne ve çürüyüşüne şahit oluyoruz. Gergedanın yok oluşu neye işaret?
Ona bir yok oluş değil dönüşüm demeyi tercih ederim. Gergedanın varlığında ve yokluğunda aslında insan zihni dönüşüyor. Doğadaki her şey gibi. Bu zihin kendi dönüşme rotasını belirleme ayrıcalığına sahip bir zihin. O yüzden Gergedan’ın yokluğu da varlığı da her an başka anlamlar taşıyabilir. Bu onun tercihlerine bağlı olacaktır.

Şiirsel bir dil ile yazıyorsunuz ancak akıcı bir şekilde ilerliyor öyküler. Bu şekilde bir üslupla eser oluşturmak zordur. Gergedan’ın üretim aşamasında neler yaşandı? Bu süreçte nasıl bir değişim seyrettiniz kendinizde?
Yaşarken olduğu gibi yazarken de aklımı ve duygularımı olabildiğince özgür bırakmaya çalışırım. Yazdıklarımın “şiirsel” algılanması hoşuma gider. Ama bu benim özellikle tercih ettiğim bir üslup değil. Öfkeli bir bilinç akışının doğal ritmi o şekilde geçiyor yazıya. Düşüncelerin hızı ve yönü o sese kendiliğinden dönüşüyor.


Lağımların Aleksandırası adlı öykünüzde Deli’den kaçıp şehrin lağımlarına  sığınmış halkı anlatıyorsunuz. Aleksandıra saçlarını kestiğinde Deli gücünü kaybedip düşecekti. Tüm umudu bir kadının saç tellerine bağlı olan bu halkın bu umuda kapılmasına sebep olan düşünceyi açıklar mısınız?

O hikayedeki halk, harekete geçmeyen, sinmiş, korkulara teslim olmuş bir halk. Hurafelere bağlı bir kurtuluş umuduyla, eyleme geçmeden, kendisi bir şey yapmadan, içinde bulunduğu rezil duruma katlanmayı seçmiş. Bu tanıdık bir psikoloji değil mi?

Kadınların Derisini Yüzen Adamların En Yakışıklısı öykünüzde “O adamlar… Keserler. Saçlarınızı keserler. Yüzerler. Derilerinizi yüzerler. Severler. Sizi bir severler, ölürsünüz.” demiştiniz. Sizce sevgi kötülük getirir mi?
Kötülüğü aslen mülkiyet ve mahremiyet getirir. Bizim aşk sandığımız, sevgi diye tanımladığımız duygularımız özünde ciddi bir bir mülkiyet ve mahremiyet yüceltmesidir. Gerçek aşkı, gerçek sevgiyi mevcut ahlak kodlarımızla “ayıp” olarak bellediğimiz ve sevmekle yakından uzaktan ilişkisi olamayan ikili ilişkilere de yapay bir kutsallık yüklediğimiz için evet, bu şartlarda sevgi sadece kötülük getirir.

Peki Mine hanım sizce biz Altın Post’u ne yapacağız?
Bazı şeyleri hayal etmek, o şeyin gerçekleşmesinden daha etkilidir. Altın Post’a sahip olma hırsı bize içinde bulunduğumuz korkunç sistemi inşa ettirdi. Ona sahip olduğumuz anda, böyle giderse, kendimize eskisinden daha da tehlikeli yepyeni başka değerler belirleyeceğiz. Ve daha da vahşileşeceğiz. Altın Postu aklımızdan çıkarmadıkça, mülkiyet kavramını, ahlaken tehlikeli kavramlar arasına katmadıkça,  kendi yarattığımız tanrıyı utandırmaktan kurtulmamız mümkün değil.

Gergedan / Yazar: Mine Söğüt /  Öykü / Yapı Kredi Yayınları / Resimler: Bahadır Baruter / Editör: Kerem Oğuz Evrandır / Düzelti: Filiz Özkan / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / Sayfa Tasarımı: Mehmet Ulusel / Grafik Uygulama: Arzu Yaraş / 1.Baskı:Şubat 2019 / 114 sayfa

Mine Söğüt; 1968’de İstanbul’da doğdu, ortaöğrenimini Kadıköy Kız Lisesi’nde tamamladı (1985). Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı. 1989’da mezun olduktan sonra, aynı bölümde yüksek lisans yaptı. 1990 yılında “Güneş” gazetesinde muhabirliğe başladı. Daha sonra “Tempo” dergisi ve “Yeniyüzyıl” gazetesinde çalıştı. 1993 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada Haber dalında mansiyon aldı. 1996-2000 yılları arasında “Haberci” adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. “Öküz” dergisinde yazılar yazdı (1999-2001). “Deli Kadın Hikâyeleri”nden yazıp yönettiği “Sinekler Sevişirken”i Merve Engin oynadı.

(Kitabın iç görselleri Bahadır Baruter’e aittir)

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.