‘Toz-lar yağar ve biz altında kalırız.’

 

“Nebiye, temizlik takıntısı olan bir edebiyat öğretmeni. Her yerde toz görüyor, sildikçe çoğalıyor toz, peşini bırakmıyor. Tozdan kaçarken tozla kaplanıyor Nebiye. Müge İplikçi Sil Baştan’da silinip yeniden yazılan kaderlerin diyarından bir kesit sunuyor bize. O kaderlerde hepimize ait bir ses ve o sese dair sözcükler var. O sese yazılmış falların bile zaman zaman çaresiz kaldığı bir gerçekliğe sarsıcı diliyle katılıyor İplikçi. Hüzünlü bir hikâye… bir o kadar da muzip.” Müge İplikçi ile Sil Baştan’ı konuştuk.

Nebiye sanki bir antikahraman. Geçmişin yükünü sırtlanmışken, gelecekten çok beklentisi ve fakat bunu gerçekleştirmeye yetecek enerjisi yok gibi. Nebiye kendisini hep üstte, toplumsal açıdan üst konumda mı görmeye çalışıyor? Çabası bunun için mi?
Nebiye’nin çabası yaşamak için. Hemen hepimizdeki o arkaik dürtü onda da mevcut. Ancak farklı bir biçimde tezahür ediyor. Ona kızıyor muyuz? Ben şahsen kızmıyorum. Bu verilerle hayata tutunması zaruri bir insandan başka bir şey bekleyebilir miydik, emin değilim. Üstelik kitabın sonuna doğru kendince göze aldığı yollara da saygı duyuyorum. Keşke herkes onun gibi olsa… Geçmişin yükünü bu kadar sırtlanmış bir karakter gelecekten ne kadar emin olabilir? Nebiye bunu bile üstlenmeye niyetleniyor…

“Geç kalmaktan her zaman nefret ederdi. Tıpkı genç kalmaktan nefret ettiği gibi. İkisi de çaresizlik demekti,” deniliyor romanın bir yerinde, Nebiye için. Romanın sonuna yaklaşırken biraz aydınlatılıyor olsa da sormak isterim: Nebiye, gençken yaşadıkları sebebiyle mi herkese ve her şeye karşı bu kadar sert davranıyor? Nebiye ilk ne zaman kırıldı ve ilk ne zaman kırmaya başladı dersiniz?
Nebiye, kanımca, 0-3 yaş arasında hırpalandı, 3-8 arasında ise çok daha fazla hırpalandı. Sonrasında o hırpalandıklarını kapamaya çalışarak yaşadı, yaşıyor. Gençliği bir işe yaramadı, hızla tükendi. Zamanı yakalamak telaşı ise aslında bir geç kalıştan ibaretti. Ancak o bunu da çok geç fark etti. Neden bu kadar tahammülsüz diye soracak olursanız, bir insana gösterilen yolun tam zıddı bir yol, ona ‘gerçek’ olarak sunulmuşsa o insan haksızlığa uğramış demektir diyebilirim size. Bu haksızlıktan ne kadar kaçarsanız kaçın. Bir gün yakalanırsınız…  Nebiye’nin kaçışlarını takip ettim roman boyunca. Ve her defasında onu kendinden başka herkesi suçlarken buldum. Çaresizce herkesi suçlarken… İçler acısı bir kısır döngü…

Nebiye çıkışlarında, bağırışlarında ve karşılaştığı birçok olay karşısında nefret gösteren, bunu bir de karşı tarafa yükleyen bir karakter. Nebiye için, psikolojideki tam yansıtma gibi, kendisinin bütün kötü yan ve düşüncelerini belirlediği hedeflere aitmiş gibi davranarak kendince geçmişte kaybettiklerinin intikamını aldığını söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz elbette. Hatta daha ötesini de söyleyebiliriz. Bu intikam duygusuyla kendini bir yere aitmiş gibi hissediyor da olabilir! O ait hissettiği yerin bir damlası bile aslında ona ait değil -o ayrı bir konu… Öte yandan geldiği yoksul çevre, içine düştüğü sınıf düşünüldüğünde o sınıfın gözlükleriyle değerlendirilmeye tabii tutulduğunda da Nebiye sınıfta kalıyor aslında.

Teyellendiğini düşündüğü ‘yere’ bakacak olursak… Bir orta sınıf söylemi içerisinden yere göğe koyamadığı sıfatların yüzde kaçı kendine ait aslında? O sınıfa ait tuvalde mevcut mu? Hiç sanmıyorum. Ait olma telaşı içerisinde yaptığı seçimlerin tümü havada kalıyor. Aslında samimiyetle yüzleşse eleştirip durduğu dünyanın ona çok daha yakın olduğunu anlayacak. Ancak buna ne zamanı var ne de mekânı.


Her kahve falında, umutsuz gördüğü geleceğine dair yeni bir umut ışığı mı arıyor Nebiye? Telveler üzerinden düşünülenler ve söylenenler, nereye kadar Nebiye’nin bilinçaltına dair işaretleri ortaya seriyor?
Kanımca o fallarda gördüğü bilinçaltında gezinen kendisinin asıl sesine yakın ve yatkın bir perspektif sunuyor ona. Fallara düşkünlüğünün nedeni de bu zaten. Belki de toplum olarak fallara düşkünlüğümüzün nedeni de bu. Bir tür bilinçaltı yüzleşmesi diyelim mi? Ya gerçekler? Onlar hep bir sonraki baharın konusu. O bahar gelecek mi? Böyle giderse geleceği yok.

Nebiye romanda belki de ilk kez otobüs bileti alacağı gişedeki görevliyle “samimi” bir iletişim kuruyor. Bir anda ona yakınlık duyması ya da yakınlık duymuş izlenimi vermesi, Nebiye’nin değişmeye başladığının ilk işareti mi?
Kendisi gibi birini görüyor karşısında. Kendi erkek halini! Ona kendini yakın hissetmesinin nedeni bu.

Sil Baştan’ın bir yerinde olaylar o kadar hızlanıyor, o kadar acıya bulanıyor ki, gerçekleştiğini bildiğimiz bir olayın gerçekleşmemesini diliyoruz. Hemen ardından gelen boş sayfa, okura nefes alması ve iç titremesini durdurabilmesi için verilmiş bir izin mi?
Her yer toz demek için. Her yer toza bulandı ve göz gözü görmüyor demek için. Bana kalsa beş altı sayfa daha bırakırdım. Hepimiz o tozun altında kaldık… Demek için.

Tam da burada biraz da Serin’den bahsetmek gerekiyor sanırım. Romanda çok görünmese de büyük bir yükü sırtlandığını düşünüyorum Serin’in, siz ne düşünürsünüz?
Evet. Serin gibiler böyledir. Fazla görünmezler ama kendilerini aşan bir yükün altında kalmışlardır. Gençtirler; hevesli, idealist, iyimser ve devrimcidirler. Hayatı göze almanın adıdır devrimciden kastettiğim. Hayatı göze alabilecek, onu sorgulayabilecek denli gerçekçi ve bir o kadar da romantik insanlardır. Ve onlar erkenden gider… Hızla. Arkalarına bakmadan. İçimizde hep keşkelerle dolaştırdığımız o mucizeler… Erkenden giderler.

Nebiye için toz yalnızca bilindik anlamda bir toz değil, birçok gerçeği tozla kamufle ediyor veya toz üzerinden yeni bir yorum getiriyor her şeye. “Dünya tozlu bir yer artık,” diyor romanın bir yerinde de. Nebiye tozla, Dünya’nın tozlu oluşuyla ne anlatmak istiyor? Tozlanmak, kirlenmenin başka bir yorumu mu Nebiye için?
Tozlanmak, kirlenmekten daha beter bence. Tozlanmak başka bir tanım. Yaşamadan eskimek, yaşamadan yaşlanmak, duyumsamadan yerinde saymak ve hiçbir şey anlamadan bunamak demek. Toza bulanmış hayatlar, hiçbir şeyi görmeyen, anlamak istemeyen, düşünmeyen hayatların da bir yansıması zihnimde. Herkese olabilecek bir hadise bu. Toz-lar yağar ve hepimiz onun altında kalırız.

Belki de romanın en önemli sorusu: “Bu toz o kadar kolay temizlenir mi?” Siz ne dersiniz, bu toz o kadar kolay temizlenir mi? Dahası kolaylıkla veya güçlükle temizlenir mi bu toz?
Lafı dolandırmadan çok net bir cevap vereyim size: Böyle giderse temizlenmez. Deminki sorunuza verdiğim yanıtı burada da yineleyeyim. Toz-lar yağar ve biz altında kalırız. Hareket etmenin ön koşulu ise tozlar altında kaldığımızı görmekten geçiyor bence.

Sil Baştan / Yazar: Müge İplikçi / Can Yayınları / Roman / Dizi Editörü: Cem Alpan / Editör: Cem Akaş / Düzelti: Aylin Samancı Elmasdağ / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek  / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Mayıs 2019 / 128 Sayfa

Müge İplikçi,İstanbul’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları ve Araştırma Bölümü ile The Ohio State University’deki yüksek lisans derecelerinin ardından öğretmenlik yaptı. Önce öyküleriyle tanındı. PerendeColumbus’un Kadınları, Arkası Yarın, Transit Yolcular, Kısa Ömürlü Açelyalar veTezcanlı Hayalet Avcıları adlı altı öykü kitabı var. Ardından beş romanı yayımlandı: Kül ve Yel, Cemre, Kafdağı, Civan ve Babamın Ardından. Yıkık Kentli Kadınlar ve Cımbızın Çektikleri (Ümran Kartal’la birlikte) adlı inceleme kitapları da bulunan Müge İplikçi, 1996’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü ve 1997’de Haldun Ta­ner Öykü Ödülü üçüncülüğünü kazandı. Yazdığı ilkgençlik romanı olan Yalancı Şahit ÇGYD tarafından Yılın En İyi Gençlik Romanı Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Yazar, bunun ardından bir diğer gençlik romanı olan Saklambaç’ı yazdı. İplikçi’nin dört çocuk kitabı daha var. Uçan Salı, Acayip Bir Deniz Yolculuğu, Kömür Karası Çocuk ve Dondurmam Tılsım. Gezi direnişine katılan gençlerle Biz Orada Mutluyduk adlı bir de röportaj kitabı bulunuyor. Yazar en çok, yaşadığımız yeni zamanları, günümüz insanlarını ve o ilişkilerin parçaları olan kadınların konumunu anlatmayı tercih ediyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki yarı zamanlı öğretmenliğini ve Vatan gazetesindeki köşe yazarlığını sürdüren İplikçi’nin eserleri başta İngilizce, Almanca ve Arapça olmak üzere birçok dile çevrildi. Türkiye PEN Kadın Yazarlar Komitesi başkanlığını aralıklı olarak 2004-2005 ve 2007-2009 yılları arasında yapan yazar aynı zamanda Medyascope.tv’de Nazan Haydari’yle birlikte Zeytin Dalı programını hazırlayıp sunuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.