‘Nerede yaşarsak yaşayalım, dönüp vardığımız yer kabuğumuz.’

 

Eve Dönmeyen Hayvan, tüm felaketleriyle yüzleşen, yürüyüşünü, uyumayı ve uyanmayı bizatihi kurgulayan, muzip, keskin, içekapanık, yumru yumru büyüyen öyküler toplamı… Murat Çelik, doğada adımlamanın, şehre inmenin ve eve dönmenin iniltilerini anlatıyor bize, sakince yapıyor bunu ama arka fonda gürültülü bir hüznün tedirginliği var. Öyküler parçalı: Başkalarının hikâyelerinde var olmak istemiyorlar, öyküler sesin peşinde; her şeyi kayda geçiriyorlar, öyküler görüntü görüntü arşivliyor her şeyi, kurgulanan karşılaşmaları seviyorlar. Yazar bize hakikati anlatmıyor, düpedüz bizi kendi yazgısına ortak ediyor…” Murat Çelik ile Eve Dönmeyen Hayvan’daki öykülerin izini sürdük, evi ve eve dönememeyi konuştuk. 

“filmde gördüm, yalnızlığı at oynuyordu” epigrafıyla başlıyor kitap. At eve dönebilen, belki ölmeye dahi evine giden bir hayvan olmasıyla eve dönebilmenin bütün imgesini sırtlanıyor mu dersiniz?
“At”a o kadar anlam yüklemenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Yalnızlık sahnelerinin hem mahzun hem şaha kalkan temsilcisidir bana kalırsa. Eve dahil değil, evin civarında, evdekilere yakın ama onlara da uzak bir imge. Vakti gelince onu da yılkıya bırakacaklar.

Aynı eksende, kitabın ismi bir öyküden gelse de, bütün öykülere sızıyor. Eve Dönmeyen Hayvan ismi ölmek için dahi evine gitmemeyi, evden uzaklaşmayı ve nihayetinde ‘ruhun’ bir yerinden incinmesini mı anlatıyor?
Evi, evde olma halini önemsiyorum. Nerede yaşarsak yaşayalım, dönüp vardığımız yer kabuğumuz, hücremiz. Kendimize yetebilen oyuncakların neler olduğunu keşfetmişsek evden çıkıp insana karışma arzusu çok da baskın gelmez. İncinmenin tarihinde kırıkların batışı evin kurumsallaşmasıyla ilgili.

Yumru yapısı ve anlatım dili bakımından diğerlerinden ayrılan bir öykü. Öykünün anlatıcısı, bir yumru gibi boğazına oturan hayatla mı hesaplaşıyor öykü boyunca?
Hayatla hesaplaşmak uzun uzadıya bir döküm olur. Yumru’nun anlatıcısı bir güzel neden bulup ona inanıyor ve bu doğrultuda kısa vadeli köksüz bir hayat kuruyor. Çünkü insanın otuz yıl yaşaması can sıkıcı. Ve ölmeyecekse ve arzuları, talepleri dinmeyecekse onların tutsağı olmaktansa ölüm hakkını kullanmak istiyor. Bu kurgu, doğum gibi başkalarının –anne ve baba da olsalar başkaları- kararlarıyla, iradesiyle gerçekleşmemeli.

İnsanın yalnızlığı ilkin tam da çocuklukta aile içerisinde, anne ve babasıyla kuramadığı o yakınlıkta mı hissedilir olmaya başlıyor dersiniz?
Yalnızlık, kendi haline kalabilme özgürlüğü bence, acınası bir durum değil. Aksine lüks bile denebilir. Çocuk taraf seçici olamaz, annenin ve babanın seçmediği olabilir. Bu seçilmemişlik hatırlanır belki erişkinlikte ve bunun tavrı takınılır. Çocukken zaman yavaş akıyor, gün bitmiyordu. Benim için öyleydi. Sıkıcıydı.

Söz konusu ölüm ve yalnızlık olduğunda, insan kendini ve çevresini yeniden mi keşfediyor?
Ölümün ve yalnızlığın (kısmen) doğal sonuçlar olduğunu düşünüyorum. Keşif için asıl değişkenler güç-iktidar-para ve bu üçlünün etrafında salınan ilişkiler. Kendini keşif diye bir şey yok. Var olanı zaten bilirsin, tozunu alıp görmen gerekir, buna üşenmek keşif olmamalı.

Önceki sorudan hareketle kitapta yalnızlık ve ölüm teması işleniyor olsa da ölüm bir leke gibi yayılmaya başlıyor öyküden öyküye ilerledikçe. Hatta “Bu yalnızlığı öldüremedin,” deniliyor bir öyküde. Ölmeyen bir yalnızlık çok geçmeden yalnız kalanı mı öldürmeye başlıyor dersiniz?
Yalnızlıktan şikâyet yahut onu öldürme girişimi bir klişe. İhtiyacımız olan bir klişe. Ben yalnızlığı ve kişinin yaşamak istememesini haklı görüyor ve bunları olumluyorum. Ölüm, dediğiniz gibi bir lekeyse bu sabit bir lekedir, doğum lekesi gibi. Görünmeyen yerlerimizin de lekesidir. 


Fotoğrafhane ve Geçimsiz Tarih Hakkında isimli öyküde fotoğraflara yaslanan metinler olduğu gibi, bilinç akışından ilerleyen başka tekniklerin iç içe geçtiği bir yapı da var. Bu öykü üzerinden yeni bir dil kurmak ve disiplinler arası geçişlerden bahsetmek ister misiniz biraz?
O teknikleri ben icat etmedim tabii. Hepsinin oylumlu işlendiği yapıtlar var. Biçemle de, içerikten bağımsız, gönderme yapılabilir, selam çakılabilir. Disiplenlerarasılık iddialı olur, neticede malzememiz sözcükler. Ben sadece fotoğrafların düzyazı şiiri yaşattığı, düzyazı şiirin de metni –hikâyeyi- yaşattığı bir sarmal kurmaya çalıştım. Hepsi birbirinin açıklayıcısı ve aynı zamanda hepsi birbirinden bağımsız.

“Bir rüya görüyor olabilir. Bazı rüyalar bazı uykulardan taşıyor çünkü. Seyredeni oluyorsun bir anda kendi rüyanın.” Mavi Gül Çiçek, Nişli Çiçek’ten bağlamını kopararak alıntıladığım bu kısmı soruya dönüştürmek isterim izninizle: Bir kişinin kendi rüyasının, kendi hayalinin veya kurguladığı metnin seyircisi konumuna geçmesi ne hissettiriyor?
Acı veren bir seyir bu. Başarısız olduğunu kabullenmeyip yazıya geçirerek avuntu sahibi oluyorsun belki. Ama bunu bilince de avuntun uçup gidiyor. Tatmin olamayan, huzursuz ve kendine rahatsız bir gövde gösterisi sergiliyorsun. Rol yapıyorsun, mutluyu, halinden memnunu yahut bir mesleğin rutin kurallarını oynuyorsun. Rolüne kaptırıp sürekli meşgul olacağın işler buluyor, içinde bulunduğun durumla arana mesafe koyamıyor, bu seyri ölçüp değerlendirecek fırsat tanımıyorsun.

Eve Dönmeyen Hayvan / Yazar: Murat Çelik / Everest Yayınları / Öykü / Editör: Mehmet Said Aydın / Kapak Tasarımı: Emir Tali / Sayfa Tasarımı: M. Aslıhan Özçelik / 1. Basım: Haziran 2019 / 126 Sayfa

Murat Çelik, 1989 yılında Düzce’de doğdu. Arsal Anadolu Lisesi’nden ve Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Şiirleri ve öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Habis, Sompla Ka, Evde Yoktum ve Öykülem gibi yayınları hazırladı. Kitapları: İhtimal Cüce (2013), Taşra Bitki Örtüsü ve Parseller (2015), Planlı Yapılmadık (2017), Epey (2018).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.