‘Tüketim toplumunda, her şey gibi, dostluklar da sahtedir.’

 

“Neslihan Acu, Neydik N’olduk Ailesi’nde zor zamanlarda birbirine tutunan bir aileyi eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Kentteki lüks yaşamı geride bırakan ailenin doğaya yolculuğunu gerçekçi karakterlerle işliyor. Günümüz Türkiye’sine ilişkin incelikli ayrıntıları ele alırken, güncel bir fotoğraf çekiyor ve toplumsal eleştiri dozunu mizahla yükseltiyor. Yazar, kitabında tüketim, kırsal yaşam ve varlık-yokluk üzerine düşündürürken, arkadaşlığa, yaşama ve dayanışmaya dair ölmez tohumlar ekiyor.” Neslihan Acu ile Neydik N’olduk Ailesi romanını konuştuk.


Roman, şehirden kırsala ‘sığınan’, orada kazandıkları yeni deneyimlerle kendilerini yeniden tanıyan ve tanımlayan bir aileyi anlatıyor. Gümüşsoy Ailesi’nin kırsalda geçirdikleri zaman boyunca yaşanan her yeni olayda bildikleri/alıştıkları gerçekliği yeniden gözden geçirdiğinden söz edebilir miyiz?

Elbette. Kırsaldaki hayatta, ezberleri bozuluyor. Özellikle İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde, hayatlarını tamamen AVM’lerde geçiren insanlar var. Kadınlar “gün”lerini oralarda yapıyorlar, doğum günleri oralarda kutlanıyor, yemek oralarda yeniyor… Üretimden tamamen uzak, her şeyin vitrin ve raflarda olduğu, fazla ışıklandırılmış mekânlar bunlar. Aile, küçücük bir köye gitmek zorunda kalınca, hayatla/mutlu olmakla/üretmekle/tüketmekle ilgili tüm bilgilerini gözden geçirmek zorunda kalıyor.

Aynı eksende romanda geçen bir soruyu size yöneltmek isterim izninizle: “Sahte şeyler gerçek olanlardan daha mı güzel, daha mı gösterişli olur hep?” Bu konuda siz ne düşünürsünüz?
Evet, sahte şeyler gerçek şeylerden daha “güzel” oluyor. Tırnak içinde “daha güzel” tabii! Yani bizlere çeşitli şekillerde pompalanan bir güzellik/estetik anlayışı var. Neye güzel, neye çirkin dediğimizi medya, moda vb belirliyor. Bu, sadece vitrinden (görünüşten) ibaret bir güzellik anlayışı elbette! Gerçekten güzel şeyler, dışarıdan bakıldığında öyle kusursuz görünmezler.

Mutsuzluğu bulaştırmak isteyen insanların yoğun olduğu bir dönemde Elfin, nasıl oluyor da annesi ve ablasının aksine başkalarının mutluluğunu da önemser halde kalabiliyor? Yalnızca çocuklukla açıklanabilir mi bu?
Elfin duyarlı bir çocuk karakter. Mutsuzluğun da mutluluğun da bulaşıcı olduğunu, sezgisel olarak anlayabiliyor. Kendisi mutlu olmak istediği için, başkalarının da mutlu olmasını istiyor. Yani, mutsuz insanlarla dolu ortamlarda kendisinin de mutlu olamayacağının farkında.

Romanın omurgasında hakikat ve plastik gerçeklik arasında iki uçta gidip gelen bir sarkaç bulunuyor. Bu açıdan bakarsak, Seval Hanım gibi şehir insanları yeni tanışmalarda kendilerini topluluklara, insanlara, sadece geçmişlerini makyajlayarak ‘kabul ettirebileceğini’ düşünüyor diyebilir miyiz?
Seval’i “şehir insanı” olarak tanımlamak bence eksik kalır. Seval gibileri tanımlamak için, “Tüketiyorum, o halde varım!” mottosuyla yaşadıklarını belirtmek gerek. Çok uzun zamandır, bir tüketim toplumuyuz. Ortalık marka giyinen, saçına başına kıyafetine inanılmaz özen gösteren, ama bunun dışında kendilerine hiç yatırım yapmayan (bilgi, kültür, görgü anlamında) insanlarla dolu. Bu insanlar “bilgi”yi bile, mağazadan alışveriş yaparcasına, sosyal medya tezgâhlarından topluyorlar. Canlarının istediği gibi ve hoşlarına giden bilgileri… Bilginin, kültürün bile, sadece “vitrin” amacıyla kullanıldığı günlerde yaşıyoruz. Her şey imaj günümüzde. Dolayısıyla Seval, ancak bunlarla (giyimle kuşamla) var olabiliyor. Ama tüketim toplumunun her elemanı gibi, kendi bomboşluğu bilinçaltında onu yiyip bitiriyor. Mutsuzluğu, temizlik-titizlik takıntıları ve sürekli para harcama eğilimi şeklinde ortaya çıkıyor.

Seval Hanım, Burcu ve Elfin’in bazı sözleri eski alışkanlıklara bağlılık değil de, daha çok yeni ve zor düzenin gerçekliğini reddetmeye çalışmak gibi görünüyor ilk günlerde; yanılıyor muyum?
Yeni düzen “zor” değil aslında. Sadece tüketim toplumuna ters olduğu için zor geliyor. Yani, anlamlı bir hayat için insanın tükettiğinden daha fazlasını üretmesi gerekir diye düşünüyorum. Üretmek ise çalışmak, bir şeyler için çabalamak, ter dökmek anlamına geliyor. Günümüz insanı ise hiçbir şekilde çabalamak istemiyor. Her şeyi market raflarından hazır almak istiyor. Bilgiyi bile, paketlenmiş ve hap şeklinde istiyor. Yaşamla ilgili rehber kitapların bu kadar çok satmasının, hayatın her safhasında “koç”lara ihtiyaç duyulmasının nedeni bu. Köyde ise hazır hiçbir şey yok. Yemeğin bile pişirilmesi lazım. Bir de satın alma duygusunun verdiği o “tatmin” duygusu da yok tabii köyde. Aile üyeleri bundan da yoksun kalıyor. Bunun yerine koyacak bir şey lazım. Onun ne olduğunu ise, günler geçtikçe yavaş yavaş öğreniyorlar.


Seval Hanım hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği biriyle dertleşerek aralarındaki duvardan bir tuğlayı çekip alıyor. Bu açıdan dertleşen iki kişi de yarasını diğerine apaçık gösterdiğinde mi Seval Hanım’ın hayatındaki ilk önemli kırılma yaşanıyor?
Tüketim toplumunun en belirgin özelliklerinden biri, her şey gibi, dostlukların da sahte olmasıdır. Bu ise, insanı çok yalnızlaştıran, mutsuz eden bir şey. Otuz yıl önce böyle değildi. İnsanlar dayanışmak, yardımlaşmak, birbirlerine kol kanat germek durumundaydılar. Çünkü daha gerçek, üretmenin tüketmekten daha önemli olduğu, aza kanaat etmenin, tutumluluğun özendirildiği bir düzen vardı ülkede. Şimdi durum tam tersine dönmüş durumda. Para, arabalar, eşyalar ve giysiler insan sıcaklığının yerini almış görünüyor. Tabii, bu bir aldatmaca. İnsan sıcaklığı olmadığında toplum hasta olur. Şu anda olan da o zaten. İnsan sıcaklığının ve dostluğun yerini hiçbir şey tutamadığı için, insanlar gittikçe daha fazla şey satın alıyorlar. Bu anlamda, Seval’in karşısına çıkan bu komşu, yani içi dışı bir ve dürüst bir kadın olan Rana, Seval’e eski günleri, toplum olarak ve kişisel olarak yitirdiklerimizi hatırlatıyor. Muhabbet, sevgi, yardımlaşma, merhamet gibi duyguları. Ve evet, orada bir kırılma yaşadığı doğru.

Rana, Sezen, Bulut, Semih Bey, Cevdet… Romanın kahramanları tarifsiz bir biçimde renkli, eğlenceli ve şaşırtıcı. Bu anlamda kırsalda yaşayan insan profiline dair sabit bir fikri yeniden masaya yatırıyorsunuz, yanılıyor muyum?
Yok, genellemelerden kaçınmak lazım. Kırsalda yaşayan insan şöyle olur, şehirdekiler böyle olur diye bir durum yok. Ama bazı gerçekler var. Şehirdeki manasız temponun, kargaşanın, koşturmacanın, gürültünün insanları daha gergin ve tahammülsüz yaptığı bir gerçek mesela. Kırsalda yaşayanların zamanları daha bol. En azından trafikte zaman harcamıyorlar. Küçük yerlerde insanlar birbirlerini iyi kötü tanıyorlar. Ama toplumsal bozulma, şehir ya da kırsal dinlemiyor. Sonuçta cep telefonları, internet, televizyon ve marketler her yerde var. Yani, kırsalda da üretimden tamamen uzak, ekran başında ömür tüketilebilir. Ben romanda, hayatın çeşitli şekillerde yaraladığı insan portreleri oluşturdum. Bu insanlar başlarına gelenlere rağmen, bir şeyler yapmayı ve çabalamayı sürdürüyorlar. Roman farkı diyelim.

Roman boyunca Gümüşsoy Ailesi’nin ‘sığındığı’ köyün de şehre benzeyerek yok olmasıyla ilgili bir dönüşümün sesleri duyuluyor. Bu anlamda şehrin beton yapısı ve gerçekliği plastikleştirme hali, kırsalı da mı yutmaya veya belki dönüştürmeye başladı günümüzde?
Elbette. Betonlaşma sınır tanımıyor. Tüketim toplumu tıpkı bir virüs gibi her yere nüfuz edebiliyor. Bizimki gibi, kültürel altyapısını tam oluşturmadan , betonla ve asfaltla modernite arayan toplumlara has bir yapı bu. Eğitim sistemine önem veren toplumlar, böyle değil. Gelişmiş ülkelerde üretim toplumuna geri dönüş formülleri aranıyor. Sürekli bir şeyler satın alarak yaşamaya çalışmanın, aslında kendimizi tüketmek demek olduğunu onlar anladılar. Bir gün hepimiz anlayacağız. Ama o zamana dek yaşanabilir bir dünya kalacak mı geriye, orası şüpheli. Ülkemiz doğası son yirmi yıldır resmen tahrip edildi. Toprak bozuluyor. Ağaçlar katlediliyor. Çok yakın bir gelecekte temiz su ve temiz yiyecek bulmak, gerçek bir sorun olacak. Ve kimse bunun farkında görünmüyor. Tüm bu yıkımlar, bu doğa nefreti insanları hem ruhsal olarak hem de fiziksel olarak hasta ediyor.

Neydik N’olduk Ailesi / Yazar: Neslihan Acu / Günışığı Kitaplığı / Roman / Editör: Müren Beykan / Editör Asistanı: Merve Özcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / 1. Basım Ekim 2019 / 283 Sayfa

Neslihan Acu, İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden 1982 yılında mezun oldu. Yazmaya üniversite yıllarında başladı. Yaptığı çevirilerden bazıları dönemin edebiyat ve çeviri dergilerinde yayımlandı. İzmir Life dergisinde röportajcı olarak çalıştı. Çeşitli internet sitelerinde ve gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. 2011 yılında, TV8’de Kitap Kulübü adlı kültür sanat programı hazırladı ve sundu, pek çok yazarı konuk etti. İlk romanı Meltem K’yı Kim Öldürdü?’yü (2004) Kadından Donkişot Olmaz (2005), Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk (2006), Kuzgunun Şarkısı (2007), Artık Ayrılsak Diyorum (2010) ve İyi Tanrının Çocukları (2015) izledi. Kadından Donkişot Olmaz ve Kuzgunun Şarkısı adlı romanları Bulgarca’ya, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk ise Bulgarca ve Rumence’ye çevrildi. Journo adlı internet sitesinde köşe yazarlığına devam eden Acu’nun ilk gençlik romanı, Z Yalnızlığı 2016). Gerçek bir sinema tutkunu ve çizgi roman koleksiyoncusu olan yazar, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyor.

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.