‘Şefkatli bir omuz arayabiliriz evet, ama bu şefkat bizi sarıp sarmalarken esir de edebilir.’

 

“Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne? Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa. Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.Ateşin başına oturur gibi dizildik. Sonra tekrar tekrar. Küller biriktirdim közler, çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.” Şengül Can bu kitabında insanın içine ayna tutan, yüzleşmelere yol açan öykülerini tane tane diziyor. Şengül Can ile Devamsız’ı konuştuk.

“Bahçede” öykünüzde, bir şeyler yapmak isteyip de içsel sebeplerden dolayı yapamayan bir karakteri anlatıyorsunuz. Bu tip insanlar birçok şey yapmak istese de bunlar hayal olmaktan öteye geçemez, yani devamsız olarak niteleyebiliriz  onları. Bu bağlamda baktığımızda kitabınızın adıyla bir bağlantı kurabilir miyiz?
‘Bahçede’ öyküsü, uzun süre yaşadığı yerden, bağlarından kopmak isteyip de kopamayan bir kadını anlatıyor. Sonunda gitmeyi tercih eder. Çünkü aslında ayakları bedenine sahiptir. Ama tabii bununla da bitmez hiçbir şey. Varoluş bütünsel bir durumdur. Lakin kendisine bir yoldaş olarak Bedia’yı bulur. Bedia, temizliği ve yemeği fazla umursamayan, sigarasının yakıp keyfine bakan ama ayın zamanda tavukları için gözyaşı döken duygusal bir kadındır. İkisinin yolu kesişir ve bir kadın dostluğu ortaya çıkar. Devamsız ise her anlamıyla öykü karakterlerine sızmış bir varoluş halidir.


“Ağabeyim Bir Fesleğen mi?” öykünüzde Didem Madak’tan alıntılarda bulunmuşsunuz. Didem Madak üslubu ile okuyanı oldukça etkileyen bir şairdi. Bu düşüncemden yola çıkarak alıntıları sadece öykünün ruhuna uygun bulduğunuz için mi kullandınız yoksa Didem Madak’a yoğun bir sevgi beslediğinizi söyleyebilir miyiz?

Söylediğiniz her iki şey için de geçerli. Didem Madak’ı severim. Aynı zamanda öykü kişisi evdeki aile ile dışardaki patriarki arasında kalıp deliren bir kadındır. Ah’lar Ağacı bana ilham oldu öykü sürecinde.

“Leopar ve Antilop” öykünüzde bir aile dramını başka bir hikaye ile destekleyerek kuvvetlendirmişsiniz. Bunu daha güçlü bir üslup için mi yoksa öykü içerisindeki çeşitlilik ve zenginliği sevdiğiniz için mi yapıyorsunuz?
Öyküde üslûp arıyorum, bir de derinlik. Bir olayı çok basit de anlatabilirsin, ben bunu yapamıyorum. Tercih de etmiyorum. Tercih etsem bir üçüncü sayfa haberini yazmış gibi olurum. Ama bir Afrika hikâyesidir Leoparla Antilop. Bu hikâye şiddeti, yazgıyı daha eskilere dayandırır. Hikâyeni aslında tüm insanlığa mâl eder. Evrensel bir boyut katar.

Yüzümde Fotoğraf Korkusu öykünüzde, “Oysa dört duvar iyidir, beni korur, tüm iyilerden kötülerden, dışarıda ve içeride.” diyen bir kahramanı anlatıyorsunuz ancak bu kahraman kendi kalesinde bile huzurlu değil. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor? İnsandaki bu tutarsız huzursuzluğun sebebi nedir?
Bu bir insani çelişki aslında. Bunun dışında  taşrada aile ve toplumun kadın üzerindeki baskısını da konu ediniyor. Lakin kadın tüm iç hesaplaşmalarına rağmen güçlü. Boşanmış ve sorun yaşamayan bir kadının nasıl aile ve toplumda tarafından güçsüzleştirilip o mağdur kadın rolüne sokulmak istenmesi. Zaman zaman şefkatli bir omuz arayabiliriz evet, ama bu şefkat bizi sarıp sarmalarken esir de edebilir. Çoğu ilişkilerde de böyledir. Tahakküm kurma arzusu. Öyküde kadın ne olursa olsun, o evden çıkar.

Kitabınızın ismi “Devamsız” ancak bu isimde bir öykü bulunmuyor kitabın içinde. Daha ziyade öykülerdeki anların, hislerin ve huzurun devamının olmaması vurgulanıyor gibi, öykülerin yazım aşamasında mı bu şekilde bir birlik oluşturmak istediniz yoksa tüm öyküler domino etkisiyle birbirine mi etkide bulundu?
Öykülerimdeki dilin ve karakterlerin ‘devamsız’ kelimesi ile buluşması kitabın adını ortaya çıkarttı. Ama devamsız çok anlamlı bir kelime. Okudukça çoğalmasını istediğim öykülerime de uygundu. Çokça ve münasebetsizce konuşan, dik sözlü anlamındaki kullanımı, parçalı kopuk anlamı, hayattaki devamsızlıklarınız, tutunamama hallerimiz. Devamlı devamsızlıklar hepsi birleşti.

Öykülere uzaktan baktığımızda çoğunda Türk evlerinde sıkça yaşanan dert tasaları anlatmışsınız ve aslında bu sorunların çoğunu normalleştirip sokaklarda gezmelerine izin vermişiz. Kötülüğün bu kadar normal sayılıp çoğaltılmasının sebebi nedir sizce?
‘Kötülüğün Sıradanlığı’ tabii ki göz ardı edilemeyecek bir durum. Bu her birimizin içinde insan ile ilişkili olarak var zaten. İnsanın tamamen kötücül olduğuna da inanmıyorum ama bu potansiyeli ne ile beslediğimiz önemli. Öte yandan günümüzde, teknoloji, vahşi bir kapitalizm ve yabancılaşma da bütün bunlara sebep olabilir.


“Hayatımdaki Kurabiye” öykünüzde kendi yarattığı bir canavarın esiri olan bir kadının hikayesini anlatıyorsunuz. Aslında hepimiz kendi yarattığımız hislerin, olayların bağımlısı ve sonrasında da onların esiri oluyoruz. Öykünüzü yazarken bu düşünceyi sembolize etmek mi istediniz?
Öyküde, yaptığı kurabiye tarafından ele geçirilmeye çalışılan bir kadını anlattım. Kurabiye aslında kadının içinde bulunduğu toplum ve aileyi de temsil ediyor. Kendisinden, şefkat isteyen, et pişirmesini isteyen, bedenini isteyen, parasını, emeğini kısacası hayatını isteyen bir varlıktır bu. Kadını kuşatan her şey bunun içerisindedir. Burada pes etmek üzere olan bir kadın var. Ya kabuğunu kıracak ya da teslim olacak. O kendisini ele geçiren kurabiyeden kurtuluyor. Tekinsiz de olsa sokağa çıkmayı tercih ediyor.

Öykülerinizde yoğun bir şekilde yüzleşme ve içe bakışa yer vermişsiniz. Bu sizin okuyucunuza “yüzleşme okutarak içe bakış, kendini sorgulatma” tekniğiniz olabilir mi? Ayna tutmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?
Bu sorunun tek bir cevabı yok bence. Yani sanırım, okur satırlarda kendini yakalıyor, yakaladığında bu okur bakışı kendine dönüyor. İçsel bir bakışa dönüşme ihtimali de var. Ama yüzleşmeler zordur. Bu anları ne kadar görmezden geliriz, ne kadarını kabulleniriz. Belki de edebiyat bunun içindir bir bakıma. Bunun bir nedeni de psikoloji okumalarına olan ilgim olabilir.


Biz okurlar, sunulan eser kadar yazarın beslendiği kaynakları da merak ediyoruz, siz kimleri okursunuz?
Ben şiir seviyorum daha çok. 50 Kuşağı edebiyatımızda bir dönüm noktasıydı, şimdi yazılanlara ve yazılmışlara verilen tepkileri baktığımda acaba 50 kuşağı yeterince okunup anlaşıldı mı diye sorasım geliyor? Benim başucu yazarlarım arasında Sevim Burak, Leyla Erbil, Feyyaz Kayacan, Tomris Uyar ve Bekir Yıldız vardır.

Sizin için “edebiyatı sevdiren hoca” gibi birçok yorum okuduk, mesleki hayatınızdan bahseder misiniz?
Uzun süre edebiyat dersleri verdim. Dergiler, fanzinler çıkarttık. Dersleri hiç sevdirmeye çalışmadım. Kitapları sevdirmeye çalıştım. Onları anlamaya ve arkadaş olmaya çalıştım daha çok. Hiyerarşik  bir ilişki kurmadan hayatı edebiyat ile anlamaya, anlamlandırmaya ya da anlamamaya çalıştık. Birbirimizin yazdıklarını büyük bir coşkuyla okuduk. Hepsi bu.

Devamsız / Yazar: Şengül Can / Can Yayınları / Dizi­ editörü:­ Cem ­Alpan / Editör:­Özgür­ Batur / Düzelti:­Mert­ Tokur / Mizanpaj:­ Bahar ­Kuru­ Yerek / Sanat ­yönetmeni:­ Utku ­Lomlu­/­ Kap­ak­ tasarımı:­ Alper­ Zeki­

Şengül Can,­ 1985’te­ Zara’da­ doğdu.­ Sakarya­ Üniversitesi­ Türk­ Dili ­ve ­Edebiyatı ­Bölümü’nden ­mezun ­oldu.­“Sarkaç”­adlı dosyası ­Varlık ­dergisinin ­düzenlediği ­2013­ Yaşar ­Nabi ­Nayır ­Öykü ­Ödülü’ne ­değer­ görüldü.­ Sarkaç­ adıyla ­Varlık ­Yayınları”nca ­ kitaplaştırıldı.­ Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin? ­adlı­ oyunu ­Galata ­Perform ­tarafından­ düzenlenen­“Yeni­ Metin ­Yeni  Tiyatro­ Festivali­” ­kapsamında­ okuma­ tiyatrosu­ olarak­ seyirciyle ­buluştu ­(2018).­

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.