‘Hiçbir yaprak yok ki ışığı zeytininki kadar güzel yansıtsın.’

 

“Zeytin ağacını kökünden sökmek barbarlık değilse neydi? Yansa da kesilse de köklerinden yeniden doğardı yedi canlı ağaç; sürgün verirdi; ne ok ne de kılıç işlerdi ona. Mücadele nedir bilirdi bu ağaçlar, yaşlı gövdelerinin yayvan kökleri derin kuytularda el ele vermişti, hem de yüzlerce yıl boyunca. Fakat şimdi her biri, ölümlü tek noktası olan topuğundan vurulmuş birer Aşil’di. Bu sabah faka basmışlardı, ama rant sırtlanlarına pabuç bırakmayacaklardı. Bu güzelliğin içinde, köklerden kaçış yoktu!” Zeynep Göğüş bu kitabında, doğaya açılan savaşa karşılık gösterilen destansı bir direnişi anlatıyor.  Zeynep Göğüş ile Zeytin Kuşu’nu konuştuk.

Zeytin dalı barışı simgeler. Bu açıdan baktığımızda Zeta’nın bulunduğu evrene barış getiren bir elçi olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir diğer deyişle Zeta’nın yaratılış hamuru barıştan mıdır?
Zeytin dalı binlerce yıldır barışı simgeliyor, ancak Zeta barışı içselleştirmiş bir karakter, elçilik gibi bir görev üstlenmemiş. zaten barışı içselleştirmiş olmasaydı yapay ve abartılı dururdu. İçselleştirmek hayatta pek çok şey için geçerli, Ben şuyum buyum diye ortalıkta dolaşanların kaçı inandırıcı? Rozet takmakla, bayrak sallamakla  olmuyor bu. En milliyetçi muhafazakar geçinenler toprağa, kente hoyratça zarar verirken hiçbir şeyi muhafaza etmiyorlar.  Zeta elçilik gibi bir görev üstlenmediği gibi yapı olarak da böyle bir misyon yüklenmeye uygun bir karakter değil, aksine, ona “Zeytin Tanrıçası” sıfatını yakıştıranlarla arası iyi değil. Zeta “sakin güç”, geri planda kalmayı tercih etmiş ama onun da bir iktidar alanı var, o da “bilgi”.


Kitabın giriş bölümünde, yıllarınızı zeytin ağacının öykülerini yazmak için adamak istediğinizi belirtmiştiniz. Peki Zeynep Göğüş için zeytin ağaçları neden bu kadar önemli, sizdeki anlamı nedir bu ağaçların?
Zeytin hayatın kendisi de ondan. Yoksa kökleri yüzünden mi desem? Kökleri en sağlam ağaç zeytin ağacı. Aşil’in topuğu benzetmesini yapmıştım romanda; kökleri zarar görmedikçe ölmez zeytin ağacı. Bir yere ait ve orada kök salıyor. Akdeniz uygarlığı kadar eski bir ağaç. Mitolojide önemli yeri var; Zeytin Kuşu’nda satır aralarında bazı mesellere yer verdim. Zeytin kendimi bildim bileli hayatımda. Ailemin bir yarısı geçmişte zeytin işinde olduğu için iyi bildiğim bir konu. Bunun ötesinde Zeta zeytinle özdeşleşmiş bir karakter, zeytin kelimesi çok eski alfabelerdeki Zeta harfinden türemiş. Ayrıca zeytinin görsel sanatların yeri var, yapraklarının ışığıyla  büyük ressamların her zaman ilgisini çekmiş. Romanda da sanat ve sanatçılar var. Sadece zeytin ağaçlarının, yapraklarının taşıdığı estetik güzellik bile ilgi çekmeye yetebilir. Hiçbir yaprak yok ki ışığı zeytininki kadar güzel yansıtsın. Kitabın karakterlerinin görsel sanatçılar olmasında kuşkusuz zeytinin payı büyük.

Zeta, Bulut ve Seda, asi ve güçlü olmalarının yanı sıra birbirlerine bağlılar da. Bunu eski zamanların derebeyliklerine benzetiyorum; güçlüler ancak devlete bağlılar. Bu beyliklerin duvarlarını yıkan yani bu üç karakteri de birbirinden kopamaz hale getiren şey sevgi midir?
Üç karakterin birbirlerinden güç almaları romanın sonuna doğru gerçekleşiyor. Bu üçünün bir tür derebeylik oluşturduğu izleniminize saygı duyarım, ancak özellikle Zeta iktidarın her türlüsüne karşı olan bir kadın. Onun tek bir iktidar alanı var, o da bilgi. Birbirlerine olan bağlılıklarında sevgi kadar zeytin ağacının ve sanatın da rolü var.


Kitabın finali gibi bizim dünyamızda da her şey bir barış ile sonlanacak mı sizce?
Dünya hızla kaosa doğru sürükleniyor, bu kaosun içinden yeni bir düzen çıkması ihtimali var. Sonunda insanlık kafa kafaya verip bu gidişata son verecek diye inanmak istiyorum. Sanatın büyüsünün de olumlu katkısı olacak, en azından romanda öyle!

Kentsel dönüşümü şehirlerin ve köylerin betona boğulmasından ziyade hepimizi sona sürükleyen bir kıyamet olarak değerlendirirsek sizce sona yaklaştık mı? Göllerimiz kurutulup gökdelenlerin güneşimizi çaldığı bir yerde daha ne kadar direnebiliriz?
Demin de söylediğim gibi kaostan barış doğabilir çünkü ekolojik kriz hepimizi etkileyecek. Anneler çocuklarına hormonlu ve katkı maddeli gıda yedirmek istemeyecek. Kadınların güçlenmesi de bu noktada önemli. Şehirlerde nefes alacak yeşil alan kalmayacak, Türkiye özelinde tarımda olan bitenler, buğday ülkesinin buğdayı ithal etmesi gibi faktörle, genelde iklim değişikliği yüzünden meydana gelen kuraklık ve susuzluk insanların isyan bayrağını çekmesine yol açacak. Gençler koltuklarına yapışan yaşını başını almışlardan farklı düşünüyor. Başkaldırı ekolojiden gelecek.

Bu yıl Kaz Dağları, Dipsiz Göl, plastik atık kıtası gibi onlarca “rant kurbanı” olaya şahit olduk. Zeytin Kuşu bunlara bir tepki mi? Kısacası kitabınıza “Zeta’nın Manifestosu” diyebilir miyiz?
Zeytin Kuşu‘nu bu olayların ayyuka çıkmasından önce yazıp bitirmiştim. Ama görünen köy kılavuz istemez ki. Roman genel anlamda çevreye yönelik katliama bir tepki. Ayrıca insanların kitabın yazıldığı dönemde suskun kalışları da beni bu konuyu ele almaya yöneltti. Uzun zamandır sosyo-politik şiddete maruz kaldık. Bu şiddetin yarattığı travmayı yüzeyde tam olarak hissetmesek de, aynen radyoaktivitenin görünmeyen ve uzun vadeli etkisi  gibi, ruhsal halimize müdahale var ve biz onun etkilerine karşı kendimizi koruma yöntemine sahip değiliz. Benim açımdan Zeytin Kuşu’nu yazmak bir tür ruhsal onarım teşebbüsüydü. Barbarlarla Beklerken’in yazarı Mehmet Mahsum Oral’ın Zeytin Kuşu hakkında doğru bir tespiti var. Diyor ki  “Dünyada zeytin ağacıyla karşılaşan Adem, sürgünlüğünün bittiğini düşünmüştür. Zeytin Kuşu romanında, dünyayı gerçek bir sürgün diyarına çevirmek isteyen kötülüğün ihtirasına karşı bir direniş var”.


Kitabınız doğanın direnişi haricinde bir de Emine adında kadına yer veriyor. Emine ve kız kardeşinin yaşadıkları günümüzde birçok kadının yaşadığı şeylere çok benziyor. Emine gibi sessiz kalan kadınlara, sessizliğin kurbanı olmuşlara neler söyleyebilirsiniz?
Tecavüz ve taciz konusunda ses yükseltmek rezil olurum korkusu bir yana, aileler de örtbas ettikleri için zordu. Yavaştan bir farkındalık oluşuyor, yasalar önemli. Lakin erkek egemen zihniyet 12-18 yaş arasındaki kız çocuklarını tecavüzcüsüyle evlendirerek affetmeyi öngören bir yasa tasarısını meclise getirdi bile. Hala kadının giyiminin tacize ve tecavüze yol açtığını söyleyebilen ilahiyatçılar var. Kadınlar ne zaman onlara biçilen rollere karşı çıksa, erkek egemen sistemi karşılarında buluyorlar. Bugün kadın örgütlerinin tepkileri eskiye kıyasla daha güçlü. Köyde olsun, şehirde olsun romandaki kadınların hiçbiri ezik tipler değil. Zeta sıra dışı bir kadın. Zaaflarına rağmen güçlü kalmayı başarıyor. Darısı bütün kadınların başına demek geliyor içimden.

Mesleki hayatınızda romancılığa ağırlık vermenizin sebebini öğrenebilir miyiz?
Roman yazmayı çok uzun zamandır düşünüyordum. Işık Ülkesini yazmayı ilk kez otuz yıl önce aklımdan geçirmiştim. Zamanı gelmiş ki yazdım. Ayrıca benim gazetecilik yaptığım dönem kapandı. Çok uzun süre “yazan kişi” idim. Gazeteci kimliğim o kadar üzerime sinmiş ki, roman yazarı kimliğine yavaş yavaş alışıyorum. Yazmak için gösterilen çaba öylesine tatmin edici ki, roman bittikten sonra sanki boşluğa düşüyorum. Yarattığınız karakterlerle veda etmek hemen olmuyor. Onun için de önümüzdeki günlerde yeni romana başlamayı düşünüyorum. Nesneler üzerinden, kuşaklararası iletimi içeren, kahramanı bir yol ayrımında olan bir romanın hazırlığındayım. İtiraf edeyim ki romanlarımı yazarken ben de dönüştüm. Şimdi yeni bir resmin içinde yeni bir ben duruyor.

Zeytin Kuşu / Yazar: Zeynep Göğüş /  Roman / Everest Yayınları / Editör:Didem Ünal / Kapak:Ahmet Doğu İpek / Sayfa Tasarımı:Muzaffer Aysu/ 1.Baskı Kasım 2019 / 224 Sayfa

Zeynep Göğüş, yaşamını doğduğu şehir olan İstanbul’da sürdürmektedir. Ankara, Fribourg ve Brüksel’de yaşadı. Hür Brüksel Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi’nin Gazetecilik ve Sosyal İletişim Bölümü’nden mezun oldu. Ekonomi Fakültesinde yüksek lisans, ülke tanıtım alanında akademik çalışma yaptı. Çocukluk hayali olan gazeteciliğe TRT’de başladı. Uzun yıllar gazetecilik yaptı. Mesleğinin her basamağında muhabir, Brüksel Temsilcisi, ekonomi servisi şefi, TV programcısı ve köşe yazarı olarak çalıştı, pek çok ödül aldı. 1991 yılında yayınlanan “Bir Avrupa Rüyası” kitabıyla günümüzdeki Avrupa Birliği tartışmalarını yıllar öncesinden gündeme taşıdı. Bilgi Üniversitesi’nde “Küreselleşme ve Dünya Meseleleri”, Okan Üniversitesi’nde “Ülke Tanıtımı ve Kent Markaları” konulu dersler verdi. Avrupa Birliği ve iletişim alanında danışmanlık yaptı. Kadın Adayları Destekleme Derneği’nin kurucu üyesi ve PEN Türkiye ve Gazeteciler Cemiyeti üyesidir. Yayınlanan kitapları; “Bir Avrupa Rüyası”, “Devekuşunun Kredi Kartı”, “Kadınlar Olmadan Asla”, “Oğluma Avrupa Mektupları”, “Işık Ülkesinden” dir. İlk Romanı “Işık Ülkesinden” ile 2019 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.