‘Zulüm kılık değiştirdi.’

 

“Başlarındaki dumanı kahkahalarıyla dağıtan, öfkelerini, deliliklerini madalya misali göğüslerinde taşıyan kadınlar. Bazen sokaklarda söylenen şarkılarda buluşan, bazen sadece bakışarak anlaşan, dibe vurdukları yerlerde birbirlerini anlatan kadınlar… Zeynep Uzunbay, erk dilini lügatten silen üslubuyla, yalnızca bir cins olmaya indirgenen kadına, güçlü sesini bir kez daha anımsatıyor. Kamçılanma Mesafesi’nin müstakil görünen öyküleri, tıpkı bir nehrin kolları misali birleşip bütün ayrı akışların, savruluşların nihayet birbirine değdiği noktada, derinliği kadınlarla ölçülen bir suya dönüşüyor.” Zeynep Uzunbay ile Kamçılanma Mesafesi’ndeki öykülerden yol alarak kadın hareketi ve queer harekete dokunan noktaları konuştuk.

Kitabın kapak deseninin sahibi yazar Türker Ayyıldız. Bu yazar dostluğu ve desenin öykülerle oluşturduğu organik bağ üzerine konuşarak başlamak isterim izninizle. Nasıl gelişti bu iş birliği?
Türker’in öykülerini okuyordum. Sonra, o da benim romanlarımı, öykülerimi okudu. Birbirimize yazdıklarımızı sevdiğimizi söyledik. Sevindik. Instagram’da, yaptığı resimleri görüyordum. Gıpta falan etmiyorum bildiğin kıskanıyorum, diye yorum yapmıştım. Kapağı onun yapacağını öğrendiğimde çok sevindim tabii. Çoğunluk Dersleri’ni de o çalıştı. Sonra da bir güzel çerçeveletip bana gönderdi. İnsanın kitap kapağını duvarda resim olarak görmesi çok hoş bir duygu. Nezaketine hayran kaldım.

Kamçılanma Mesafesi hem sonuncu öykünün hem de kitabın adı. Bu açıdan diğer öykülere de sızan bir hali var. Bu noktadan hareketle kitaptaki bütün öyküleri kapsayarak sormak isterim: Kimdir kamçılayan, hangi zorba? Kamçılanan itaatkar mıdır yoksa isyankar mıdır kitabın bütününde?
“Kamçılanma mesafesi” bir elektrik terimi. Duyduğumda çok heyecanlandım, öykü için çok güçlü bir metafor olduğunu düşündüm. Isınmalar, soğumalar, buzlanmalar; yüksek gerilim hatlarının o birbirine paralel görünen tellerinin birbirleriyle ve zeminle olan mesafeleri iyi hesaplanmadığında çıkacak olan yangın; buzlar koptuğunda kamçı gibi inip kalkan, ısınıp genleştiğinde lodosla salınan teller, öykülerimde insan karşılığını buldu. Özetle, tehlikeli işlerin, ilişkilerin içindeydik ve hesaplar yanlış yapılmıştı.

Bir önceki soruyla bağlantılı olarak Sesime Ses Nefesime Nefes başlıklı öyküden alıntılıyorum: “Anlat diyorsun, ne anlatayım kızım, eskiler eski zulüm, yeniler yeni zulüm.” Bu iki zulmün arasından dışarı sızacak, uzaklaşacak güç bulunabiliyor mu gerçekten de? Yoksa bir mengene gibi, söz konusu kadına uygulanan veya kadının şahit olduğu zulüm olduğunda, sıkışıyor mu insan?
Zulüm kılık değiştirdi, ‘şıklaştı’ da diyebiliriz. Başka türlü bir kaçırma ya da takas günümüzde de devam ediyor. Kadınların ellerini ayaklarını bağlayan zincirler altına, tek taşa, beş taşa dönüştü. Kapatıldıkları zindanlara, ev ya da iş yeri adı verildi. Muktedirler kadının bedenini, ruhunu, emeğini yağmalamaya devam ediyor. Bir kadının kendi adını koyup kendi imgesiyle iz bırakması için ağır bedeller ödemesi gerekiyor. Tarih yazma işi, kadını erkekle hayvan arasındaki tampon bölgede, en fazla bir çocuk aklıyla tutmak isteyen erkeklerin tekelinde olunca, kadınlar da kendi ‘geçmiş’ bilgilerini birbirlerine aktararak alternatif tarihlerini oluşturuyorlar. Bilmeyen çocuk kalır. Bu öykünün Narine’si, uzun yıllar sır olarak sakladığı o büyük zulmü, orasından burasından bir şekilde iktidara eklemlenmiş oğullarına değil, bir kadına anlatabiliyor. Dinleyen kadın öğreniyor; oradan ve çaresiz çocukluk halinden çıkıp ayağını yere vuruyor. Sonra o da kendi kızına anlatıyor. 


Kitabın hemen ilk öyküsünde sert bir duvara çarparak donakalıyor okuyucu. Hayat İki Bilet adını bilindik bir şarkıdan alıp bildiğimiz gerçekleri peş peşe çok sert bir biçimde sıralıyor. Öykünün kahramanı Lamia her zaman korkarak, üzülerek, endişelerinden espriler yaratarak mı yaşıyor dersiniz? Nasıl tutunuyor hayata?
Öyküyü esinleyen mitolojideki Lamia’ydı. Öyküdeki Lamia’yı, geçmişin şeytan, büyücü, cadı olarak suçlanan kadınlarının günümüzdeki karşılığı olarak okuyabiliriz. Bu dünyadan gelip geçerken izlerini işleyecekleri bir yurt bulamamış; köksüz, tutunmaya çalışan kadınlar bunlar. Ama bir yola çıkmışlar. Bir su içip bir havayı koklayan ürkek ceylanlar gibi, yaşayabilmek için hep tetikte olmak zorundalar. Gülmeseler acıdan boğulacaklar. Kendilerine verilen ya da takılan adları reddedecek, ‘deli kadın’ olacak kadar da cesurlar.

Yine ilk öyküde Lamia fotoğrafını gördüğü biri hakkında “…ameliyatla kadın olmuştur belki de, olmuş mudur? Olmasa keşke. Ya olduysa!” diyor. Bu cümleler kahramanın queer harekete ‘zorbaca’ bakışından değil, bir kadının toplumda yaşadığı zorlukları iyi tanımasından kaynaklanıyor sanırım. Lamia’nın bu cümlesinden ne anlamalıyız? Alt metnini nasıl okumalıyız?
Kadın olmak zor, evet ama o muhteşem ‘iktidar’ organından vazgeçenlerin durumları daha da vahim. Suçlu ve tehlikeli kabul ediliyorlar. İşledikleri bu ‘suç’un ucu, hiyerarşik iktidar yapılanmasında, sistemin ta kalbine bir tehlike olarak uzanıyor. Bu nedenle, iki kere daha dövülebilir, öldürülebilirler.

İkinci öyküdeki kahramanın “Ben ne zaman mutlu oldum ki?” sorusunu bağlamından kopararak ve biraz deforme size yöneltmek isterim izninizle: Kamçılanma Mesafesi’ndeki öykülerin kadınları mutlu oldular mı hiç? Kitaptaki öyküler, unutulmuş bir mutluluğun gizli bir beklentisi mi yoksa?
“Ne zaman?” sorusunu kadınların tarihi bağlamında düşünebiliriz. Güç, etkinlik ve hatta insan olmak erkeğe atfedilen özellikler olmuş. Öyküdeki karakter, erkek işi olarak kabul edilen bir iş yapıyor; dayıbaşılık… Emeğin sömürüsüyle kişisel çıkarları arasında, kadınlığıyla bir erkek taslağına dönüşmek arasında sıkışıp kalmış bir kadın. Soru sormadan çıkamaz oradan. Mutlulukla ilgili soru sorması, başka soruları da getirecek; annelik, eşlik, babalık, patronluk… Sormakla başlıyor her şey.

Aynı eksende kadın kahramanlar, anlatıcılar okuyucuyla bir dertleşme halinde kitap boyunca. Şikayetle değil kesinlikle, kendi olağanlıklarının yansımasıyla. Kadınlar hayat mücadelesinde şikayet edilebilir gerçeklerin üstesinden gelmek konusunda daha mı azimliler dersiniz? Ya da en azından birçok cephede aynı anda savaşabiliyorlar mı?

Her şeye rağmen, kadınlar çok şey kazandı. Kazandı diyorum, çünkü sunulmadı. Sadece kız kardeş, karı, anne olmanın; hizmetçiliğin, hasta bakıcılığın, ebe kadın olmanın; en iyi ihtimalle, sadece mektup ya da günlük yazmanın ötesine geçtiler. Azimli olmak zorundalar. Birçok cephede aynı anda savaşmaktan bir organlarının daha oluşacağını, o organın adının ne olacağını düşünüyorum bazen.

Sorsalar Ne Zaman… başlıklı öykünün bir yerinde kahraman “İnsan, bakmasa bile kendine bakıldığını bilir. Bilince de biraz olsun bildiğini belli eder,” diyor. Kitaptaki öyküler, kadınlar, diğer kahramanlar bir okuyucunun veya dinleyicinin varlığının farkında olarak mı anlatıyorlar hayatlarını dersiniz?
Benim düşündüğüm başka türlü bir farkındalıktı. Bir uçta queer, feminizm, toplumsal cinsiyet rolü, ayrımcılık gibi konular ateşli bir şekilde tartışılırken, öbür uçta, bilgiye ulaşması engellenmiş, kişisel deneyimleri, sınırlı sosyal paylaşımlarıyla var olmaya çalışan kadınlar var. Bu kadınların sözden, anlatmaktan başka pek bir şeyleri yok ellerinde. Anlatmasalar, hiç olmamış kadar yoklar. Sorun temelde aynı olduğu için, bu uçların birbirine yaklaşması gerekiyor. Bir kısım kadının sözel tarihine yazıcılık yaptım diyorum ben. 

Kamçılanma Mesafesi / Yazar: Zeynep Uzunbay / Sel Yayıncılık / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Bilge Sancı / Kapak Tasarım: Aslı Sezer / Sayfa Tasarımı: Seda Şahin / Kapak Görseli: Türker Ayyıldız / 1. Baskı Mayıs 2019 / 114 Sayfa

Zeynep Uzunbay, 1961’de Kayseri’nin Karaözü kasabasında doğdu. İki yıl hemşirelik yaptıktan sonra, Türk dili ve edebiyatı okudu. Şiir, deneme ve öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlandı. Sabahçı Su Kıyıları (1995) kitabıyla Damar-Çankaya İlkbahar Şiir Ödülü’nü, Yaşamaşk (1998) ile Arıburnu Şiir Ödülü’nü, Kim’e (2003) ile Homeros Şiir Ödülü’nü kazandı. Yara Falı (2006) ve Geri Dönüşüm (2010) diğer şiir kitaplarıdır. Aydınlığım Deliyim Rüzgârlıyım / Gülten Akın Şiirinde Temalar (2011) adlı bir deneme kitabı bulunmaktadır. Acı Bir Kuş ve Yokuş Aşağı Portakallar adlı iki kitabı daha vardır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.